/>

15 Kasım 2010 Pazartesi

Kurban Yerine Sadaka!..

Kurban Yerine Sadaka!..
Belli maksatlarla ortaya atılan, bir demogojiden öte kıymet ifade etmeyen ve halkın zihninde dinin emirlerine karşı şüpheler bırakmaya matuf olarak seslendirilen bu tür sözlere değinmeyi hiç istemiyorum. Aslı herkesçe malum olmasına rağmen kasdî olarak tekrar tekrar söz konusu edilen meselelerde bir yönüyle tartışmalara dahil olmanın fayda değil zarar getireceğini düşünüyorum. Çünkü, dinimizde kurbanın yeri bellidir ve zannediyorum, işin uzmanları başta olmak üzere halkımız onun kıymetini çok iyi bilmektedir.
Son günlerde çokça duyup dinlediğiniz gibi kurban, lügatlere göre “yaklaşmak” manasına gelmekte ve Allah yolunda malın, canın, her şeyin feda edilebileceğini, Allah'a teslimiyeti ve O'na karşı şükür hisleriyle dolu olmayı ifade etmektedir. Kurban kesmek, Kitap, Sünnet ve icmâ-ı ümmet ile sabittir. Kur'ân-ı Kerîm'in, "Rabbin için namaz kıl ve kurban kes" (Kevser, 108/2) mealindeki ayetle, bildiğimiz kurbanı işaret ettiği hususunda İslam ulemasının çoğunluğu aynı görüştedir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de, İbn Mâce'de ve Müsned'de geçen bir hadis-i şerifte "İmkânı olup da kurban kesmeyen bizim namazgâhımıza yaklaşmasın" buyurmuştur. Bu ve benzeri nasslardan hareket eden Hanefi fukahâsı kurban kesmenin vâcip olduğu kanaatine varmışlardır. Müsadenizle ben, kurbanı kimler kesmeli, kurbanlıkta aranan şartlar nelerdir... gibi mevzuyla alakalı hususları ilmihal kitaplarına havale ederek, sorunuz münasebetiyle, bir başka meseleyi hatırlatmak istiyorum:
Kur'an- Kerim, Mâide Suresinin 27-29. ayetlerinde bize, Hazreti Adem'in iki çocuğunun kıssasını anlatır: Cenabı Allah buyurur ki, “Onlara Âdem'in iki oğlunun gerçek olan haberini oku: Onların her ikisi birer kurban takdim etmişlerdi de birininki kabul edilmiş, öbürününki kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen, kardeşine: “Seni öldüreceğim” dedi. O da: “Allah, ancak müttakilerden kabul buyurur, dedi. Yemin ederim ki, sen beni öldürmek için el kaldırırsan da, ben seni öldürmek için sana el kaldırmam. Çünkü ben âlemlerin Rabbi Allah'tan korkarım. (Öyle bir şey yaparsan) dilerim ki sen, kendi günahınla beraber benim günahımı da yüklenesin de cehennemliklerden olasın. Zalimlerin cezası işte budur!”
Kur'an-ı Kerîm'de ve güvenilir hiçbir hadis-i şerifte, Hazreti Adem'in bu iki çocuğunun isimlerinden bahsedilmese de , Kütüb-ü sâlifede isimlerinin ?Habil ve Kabil olduğu belirtilen iki kardeş arasında bir meseleden dolayı anlaşmazlık çıkar ve neticede Kabil, ?kardeşi Habil'i kıskançlıkla, haksız yere öldürür. Kur'an, bu iki kardeş arasında meydana gelen olayın detaylarını zikretmez; çünkü meydana gelen hadise, zaman ve mekânla sınırlı değildir. Burada önemli olan da isimler değil, şahsiyetler ve temsil ettikleri zihniyetlerdir.
Tefsirlerde ve diğer İslâmî eserlerde geçtiği üzere –ki bu konudaki malumatın çoğu İsrâiliyyat'tır- Kâbil ziraatçı, Hâbil ise çobandı. Her ikisi de kurban emrine muhatap olunca, Kâbil, koyun kesmeye yanaşmamış, ürünün iyi kısmından kurban etmeye de kıyamamış ve kıymetsiz başaklardan oluşan bir demeti kurban olarak arz etmişti. Hâbil ise, beğendiği bir koyunu kurban etmişti. Hâbil'in kurbanı kabul görmüş, Kabil'inki ise adeta yüzüne çarpılmıştı. İşte, daha o dönemde, insanoğlu Allah'ın koyduğu ibadet kurallarına kendi mantığını ve tasarruflarını karıştırmaya başlamış, kurbanı kendi manasından çıkarıp onu bir uzaklık sebebi haline getirmişti.
İbadetlerde İllet ve Hikmet
Bugün de kurbana aynı mantıkla bakıldığı söylenebilir. Oysa, Allah'a yaklaşmak için bir yol olan kurban, özellikleri tesbit edilmiş bir hayvanı belli bir vakitte, ibâdet maksadıyla ve usûlüne uygun olarak kesmek demektir. Onun formatı Allah tarafından ortaya konmuştur ve insanların o ibadet yerine başka bir ibadeti ikame etmeye ya da onun şeklini değiştirmeye hakları yoktur.
Sadece kurban değil, bütün ibadetler, fıkhî deyimiyle, taabbudî alana girer ve vahye göre şekillenmiştir. Hanefi fûkahası, taabbudî olan ve illetlerinin akılla kavranması mümkün olmayan hususlarda kıyas bile yapılamayacağına kâildirler. Evet, ibadetler “taabbudî”dir; yani, onları Allah emrettiği için, O'nun istediği zamanda, O'nun gösterdiği şekilde ve O'nun rızasını kazanmak niyetiyle yaparsak ya da sırf Allah yasakladığı için bazı şeylerden sakınırsak, işte o zaman o amelimiz ibadet hükmüne geçer.. Kur'an nasıl getirmiş, Peygamberimiz nasıl göstermişse aynen öyle koruyup uyguladığımız, onlarda değişikliklere, artırma ve eksiltmelere girmediğimiz, Peygamberimiz tarafından öğretilen şekline dokunmadığımız sürece ibadetlerimiz ibadet olarak kalır.
Tabii ki, bu ilahî emir ve yasakların pek çok hikmetleri ve menfaatleri de vardır. Fakat, sadece bu hikmet ve menfaatler gözetilerek yapılan, kulluk düşüncesiyle ve Allah'ın rızasını kazanma niyetiyle yapılmayan şeyler ibadet sayılmazlar ve insana sevap da kazandırmazlar. Çünkü, o ibadetlerin teşrîi doğrudan vahye dayalıdır ve o bilinen hikmetler, bilinmeyenlere göre çok azdır. Namaz, oruç ve zekât gibi ibadetlerin emredilmesinde, içki ve kumar gibi kötülüklerin de nehyedilmesinde “illet” başkadır, “hikmetler” başkadır. Bunların yapılıp yapılmamasındaki asıl "illet" Allah'ın emretmesi veya nehyetmesidir.
Evet, ibadetlerde önemli olan Cenâb-ı Hakk'ın va'z ettiği formüllere uygun hareket etmektir. Yani, format Allah tarafından ortaya konmuş ise o bir kıymet ifade eder. Yoksa, bir ibadetin şekil olarak, kendi mantığınıza göre daha mükemmelini, daha ağırını ve daha müşkilini ortaya koysanız da onun bir değeri yoktur. Aslında, yaptığımız ibadetler bizim almak istediğimiz şeylerin karşılığı olamaz; kulluk adına ortaya koyduğumuz niyet, gayret ve ameller talip olduğumuz Allah rızasına, Cennet ve cemalullah gibi nimetlere bedel sayılamaz. Beklediğimiz netice karşısında ortaya sürdüğümüz bedel çok küçük ve yetersiz kalır. Fakat, beklentilerimizi bize lûtfedecek Allah'tır. Sahip olmak istediğimiz emtia, o mutluluk, o saray, o köşk, o villa..., her ne ise, onu satın alabilmemiz için vermek zorunda olduğumuz nakdi yaratan, o parayı basan da Allah'tır. Yani, darphane de ona aittir.
İbadetlere Biçilen Değer
İşte, teşbihde hata olmasın, o darphanede Allah çeşit çeşit paralar basıyor. Sizin namazınız bir çeşit paradır, orucunuz bir çeşit paradır, zekatınız bir çeşit paradır.. hatta tavırlarınız, davranışlarınız, hayırlı düşünceleriniz, samimi niyetleriniz birer paradır. Allah katında bunların herbirinin ayrı ayrı değeri vardır. Bütün bunlar, isteklerinizi peyleme adına, doğrudan doğruya takdiri Allah'a ait olan bir bağıştır size. Yoksa siz, size ait kıymetlerle alamazsınız istediklerinizi. Mesela, Allah'ın yüksek bir bedel takdir buyurduğu beş vakit namazla elde edeceğiniz ahiret nimetlerini, abdestinden duasına kadar o namaz sebebiyle katlandığınız meşakkatin elli bin katını ortaya koysanız yine de namazdan başka bir şeyle peyleyemezsiniz. Çünkü sizin ortaya koyduğunuz şeyler kalptır, sahtedir. İstekleriniz ise, ancak kalp (sahte) olmayan, gerçek değeri bulunan paralarla elde edilebilir. O gerçek paraların üstünde de darphane sahibinin mührü vardır; bir kağıt parçası O'nun sikkesiyle bir nakd olmaktadır.
Bir düşünün, siz kendi kendinize bir para bassanız; kullandığınız malzeme altın bile olsa, onun etrafına türlü türlü süsler de koysanız, zatî kıymeti itibariyle darphanedeki benzerinin on kat üstünde kıymeti de olsa, pazara götürdüğünüzde ona biçilecek değer sadece maden olarak ne ifade ediyorsa işte o kadar olacaktır. Siz onun üzerine kaç lira yazarsanız yazın, alacağınız bedel, onun madenî değerini geçmeyecektir. Fakat, ona benzer bir parayı darphane bassa, üzerine de “bir milyon” damgasını vursa, o para gerçekten bir milyon üzerinden değer görecektir ve insan onu verip “bir milyon” değerinde bir mal alabilecektir. Çünkü, o para kalp değildir; onu sahibi basmış ve değerini de bizzat o belirlemiştir.
Bu açıdan, ibadet ü tâatınız, Allah'ın va'z ettiği esaslara bağlı olmalıdır ki bir kıymet ifade etsin. O neye ne kadar değer biçmişse, O'nun belirlediği çerçevede siz onu ortaya koyduğunuz zaman ahiret nimetlerini ve ebedî saadeti satın alabilirsiniz. Şayet O, Sıratı geçmeyi namaza, kurbana bağlamışsa, geçiş bileti ancak bu paraya alınır demişse ve siz de geçmek istiyorsanız, o parayı vermeye mecbursunuz. Mesela, namaz değil de başka bir bedel vermek isteseniz; namaz yerine başka şeyler yapsanız; uzak doğu oyunlarına ait onlarca hareket sergileseniz, elli türlü marifet döktürseniz, olimpiyat şampiyonlarına has yüz çeşit kabiliyet gösterseniz de, ancak namaz karşılığında takdir edilen nimetleri onlarla alamazsınız. Çünkü onlar kalptır, kıymetsizdir, ortada bir fiil olması itibariyle asla benzese de sahtedir.
Öyleyse, bir ibadetin de Allah'ın darbına göre ortaya konması lazımdır. Çünkü, ona kıymet veren Allah'tır. Ameller, O'na nisbetle kıymet kazanır. Dolayısıyla, Allah o ibadetlerin herbirine ayrı ayrı değerler biçmiştir. Onların -izafî de diyemiyorum- zatî değerleri vardır. Çünkü, Allah, bir şey hakkında, “bunun bu değeri vardır” diyorsa, onun o değeri mutlaka vardır. O şey hakkında, “Sen benim şu kadar kıymet takdir ettiğim bu şeyi verirsen, onu ebedî saaadetinin bedeli sayacağım” diyorsa, ebedi saadet ancak O'nun işaret ettiği o şeyle alınabilir, başka hiçbir kıymetli şey onu satın almaya yetmez.
Bir münasebetle 29. Mektup'ta bu mevzuya misal veren Bediüzzaman Hazretleri, dini emirlerden bir kısmına "taabbüdî" denildiğini, bunların aklın muhakemesine bağlı olmadığını, emrolduğu için yapıldığını ve hakikî illetin, emir ve nehy-i İlâhî olduğunu anlatır. Taabbüdî olan şeylerde bazı hikmet ve maslahatlar var olsa bile taabbüdîlik cihetinin daha önde bulunduğunu ve bilinen o maslahatların, pek çok hikmetten sadece bazıları olduğunu söyler. Ve şöyle der: “Meselâ, biri dese, "Ezanın hikmeti, Müslümanları namaza çağırmaktır. Şu halde bir tüfek atmak kâfidir." Halbuki, o divane bilmez ki, binler maslahat-ı ezâniye içinde o bir maslahattır. Tüfek sesi o maslahatı verse de, acaba nev-i beşer namına, yahut o şehir ahalisi namına, hilkat-i kâinatın netice-i uzmâsı ve nev-i beşerin netice-i hilkati olan ilân-ı tevhid ve rububiyet-i İlâhiyeye karşı izhar-ı ubudiyete vasıta olan ezanın yerini nasıl tutacak?”
Demek ki, Allah, bir kulun Cennet'e girmesi ve ebedî saadete ermesi için ne ölçüde bir kıvam görmek istiyorsa, taabbudî ibadetlerle onu hasıl ediyor. Bunlara, avamca bir ifadeyle, insanın Allah'a yaklaşması, Cennet'e ve ebedî saadete ehil hale gelmesi için va'z edilmiş ibadetler de diyebilirsiniz. Dolayısıyla bunlarda, bir kısım dünyevî faydalar, maslahatlar ve hikmetler görülse bile esas bizim göremediğimiz, bilemediğimiz daha derin tesirler, neticeler, hikmetler vardır.. vardır; zira bunlar, fânî olan insanı, ebediyete ehil hale getiriyor. Allah'ı görmesi mümkün olmayan insanı, O'nu müşahede edebilecek bir keyfiyete yükseltiyor.. dünya adına ne kadar zengin olursa olsun, Allah'ın rızasını peyleyecek bir servete sahip olamayan insana, Allah'ın rızasını kazandırıyor.
İbadetlerin Ayrı Bir Derinliği
Bu ibadetlere en önemli derinliği katan ve aynı zamanda onları taklitlerinden ayıran husus da niyettir. İbadet niyetiyle yatıp kalkmalar, yerlere kapanmalar; aç susuz durmalar ve meşrû bir kısım arzu ve isteklerden uzak kalmalar insanı fanîliklerden kurtarır ve onun saniyelerini seneler kıymetine yükseltir. Oysaki, aynı hareketler, o samimi niyetten eksik olarak yerine getirildiği zaman, insana ızdırap ve yorgunluktan başka bir şey bırakmaz. Allah'ın hoşnutluğu gözetilmeden ortaya konan gayretler ve fiiller hiçbir işe yaramaz ve semere kazandırmaz. Mesela, birisi namaz yerine kalksa, otursa, yatsa; mafsallarına, bacaklarına, bileklerine egzersiz yaptırsa, hatta benzer hareketlerden de öte, aynen namazı kılsa, fakat namaz kılarken sadece mafsallarının açılması, belindeki kireçlerin çözülmesi ve omuzlarında hissettiği kulunçların hafiflemesi... gibi maslahatları düşünse, o hareketler birer namaz kalpı haline gelir; onlar taklittir, sahtedir, namaz değildir.
Diğer taraftan, niyet ibadetlere ve kulluğa derinlik kazandırır.. çünkü, insan bu dünyada yaptığı şeyleri, belli bir zamana sıkıştırarak ve sınırlı olarak yaptığı için aslında onlarla ebedi bir hayatı peyleyemez. Fakat, kalbinin “ebed, ebed” diye atmasına da mani olamaz. Öyle ise, o muvakkati, müebbed haline getirmenin bir çaresini bulması lazım. İşte o çare de, ebediyet kastıdır; Allah'a sunulmuş samimi bir niyettir. Niyet, bu sınırlı ve geçici dünya hayatında, sınırsızlığa kapı açan esrarlı bir anahtar ve az bir ömürde ebedî saadete ulaşma yollarını aydınlatan bir meşaledir. Bu anahtarı ve bu meşaleyi ellerinden düşürmeyenler, ömürlerinde ölü ve karanlık bir nokta bırakmayacak şekilde yaşar ve ebedî mutluluğa erebilirler. Çünkü insan, niyetiyle şunu demiş oluyor: “Allahım, altmış-yetmiş senelik hayatımda beni şu vazifelerle mükellef kıldın, ben de onları yerine getirmeye çalıştım. Eğer yüz altmış senelik ömrüm olsaydı; hatta bin altıyüz ya da bir milyon senelik ömrüm olsaydı, ben yine bu ubudiyetten ayrılmayacak, yine Sana kulluk yapacaktım.” İşte bu niyet, muvakkat işe çok büyük bir derinlik katıyor ve insan o işi ebedi yapıyormuş gibi kabul ediliyor. Samimi bir niyet sayesinde, yapılan iş derinleşiyor. Mesela; namaz, berzah hayatında güzel endamlı, gökçek yüzlü bir refik, bir enîs-i celîs oluyor.. öbür alemde de, Cennet saraylarının açılmasına yarayan sihirli bir anahtara dönüşüyor. Aslında, zâhirî adâlet gereğince, herkesin kendi ibâdet ve fazîleti kadar lütûf ve ihsâna mazhar olması uygun düşerdi ki; o da, salih kimselerin cennetteki ömürlerinin, iyi insan olarak dünyada yaşadıkları süre kadar olmasını gerektirirdi. Fakat, inşaallah, ebedî kulluk düşüncesi, ötede ebedî saadete vesile olacaktır. Yine bu sırdandır ki, inanan insanın aksine, inkâr eden de ebedî şekâvet ve talihsizliğe bundan dolayı namzet olur. Ebedî inkar ve isyan düşüncesi de, ebedî talihsizliği netice verecektir.
Hasılı, ibadetlerde esas olan, onların taabbudî olmalarıdır. Bir ibadetin şeklini ve rükünlerini değiştirmek ya da onun yerine –diğer bir ibadet de olsa– başka şeyleri geçirmek özü bozmak, gerçek ile sahteyi, asıl ile taklidi karıştırmak demektir. Allah Teala bir ibadeti nasıl va'z etmiş ise, onun aynen uygulanması ve esas format olarak kabul edilmesi zaruridir. Ayrıca, asıl ile taklidi birbirinden ayıran en önemli unsur niyettir. Niyet, ibadetin ruhu olarak ona hem bir enginlik kazandırır hem de fani bir dünyada bitmeyen bir saadetin kapısını aralar.
Devamını Oku

9 Kasım 2010 Salı

Son karakol'da bir kınalı öğretmen

Son karakol'da bir kınalı öğretmen

Bozkırda muhteşem bir sonbahar şöleni...Rüzgarın darbesiyle düşen her bir yaprak, hazan halısını nakış nakış, ilmek ilmek dokuyor.
Karşı karlı dağlara doğru uzayıp giden yolun iki yanında sıralı kavak ağaçlarında uğulduyor rüzgar. Arabada dört arkadaşız.
Yol boyu, Çin sınırında, Tanrı Dağları'nın eteklerindeki Karakol Şehri'nin Türk Lisesi Müdürü Yozgat'lı Kınalı İsmail'i konuşuyoruz.
Sorgun'un Y....Köyü'ndenmiş.
Öğrencileri ona; 'kınalı öğretmen' diyorlarmış.
Kınalı kuzuları, Çanakakle'deki Kınalı Hasan'ı biliyorduk ama kınalı öğretmeni ilk defa duymuştum.
Asil bir kadın olduğu anlaşılan anası, evladının ellerine kına koyarak gurbetlere göndermeyi nereden akıl etmişti. Biz, kocalarına kurban olsun diye gelinlere, Allah'a kurban olsun diye koçlara, vatana kurban olsun diye yiğitlere kına yakıldığını biliyorduk ama bu 'kınalı öğretmen' neyin nesiydi?
Sabahtan beri yol alıyorduk. Nihayet, kıyı uzunluğu 250 km.'den fazla olan efsanevi Issızgöl'ün sonu görünüyor. Tanrı dağları bütün azametiyle karşımıza dikiliyor.
Bu yüce dağlara efelenmek olmazdı. Geçit vermezlerdi. Sessizce gölün bitiminden sağa doğru kıvrılıyoruz.
Gölün karşı kıyısında, her bir rüzgar darbesiyle sağanaklaşan sarı konfeti yağmurları altında bir müddet daha yol aldıktan sonra, yol kenarındaki tabelada 'Karakol' yazısı görünüyor.
Sonbahar güneşinin solgun ışıklarında ısınmaya çalışan, yol kenarlarında, duvar diplerinde bir birleri ile konuşan Kırgızlar karşılıyorlar şehrin girişinde.
Arabamızı Kınalı Öğrtemen'in okuluna doğru sürüyoruz.
Okulun önünde öğretmenler ve öğrenciler karşılıyor bizi.
Yol arkadaşlarımızdan Orhan Bey, saçları önden hafifçe dökülmüş, öğretmenlerin önünde duran gözlüklü arkadaşı işaret ederek işte 'Kınalı Öğretmen' diyor.
Üzerinde mütevazi bir elbise, orta boylu, yüzü, hasadı yeni kaldırılmış kıraç bir arazi gibi hüznün harman yeri, ağır yük taşımak için yaratılmışcasına omuzları geniş bir yiğit...
Kırkında görünmesine rağmen kavruk yüzünde oluşmuş çizgiler, hiçbir tebessümün gizleyemediği derin acıların işaretçisi gibi.
Penceresi karlı dağlara doğru bakan bir odanın içersindeyiz.
Konuya girmek için, öğrenciler sana 'kınalı öğrtemen' diyorlarmış, diyorum.
Susuyor...
Uzun uzun susuyor.
Sabahı olamayan bir gece kadar susuyor.
Ala Dağlar'daki ana ceylanların sürmeli gözlerini andıran iri ela gözleri buğulanıyor, uzaklara çok uzaklara bakıyor.
Hep dağların altından akmaktan hoşlanan nehirler gibi susuyor.
Sonra birden başlıyor anlatmaya;
"Adım İsmail, İsmail doğmuşum ben.
Buralara geldiğimde 25 yaşındaydım, şimdi kırkımdayım.
Hala hayatta olan babamdan dinlemiştim.
Çanakkale'deki meşhur Kınalı Hasan'ın hikayesi bizim köyde geçmiş.
Anam, aileden gelen bir gelenek olarak buralara geleceğim sabahın ön akşamında ellerime kına koydu.
Kınalı Hasan'ın anası Selvi Ana köyde çok sevilen büyük ruhlu bir kadınmış. Kocası Hüseyin Ağa köyün ağası imiş. Zengin varlıklı bir insan. Köyün yarısına yakın araziler onunmuş.
Oğulları Hasan, İsmail, Mustafa üçü de onsekiz, yirmisinde.
Önce, 1911'deki Balkan Savaşları için çıkıyorlar köyden.
Balkanlar, Birinci Dünya Savaşı, Milli Mücadele derken, bir muharebe biterken, yenisinin başladığı yıllar.
Çanakkale harbi patlak verince Selvi ana bu defa üç oğlunun siyah saçlarına kına koyarak cepheye uğurlamış. Üç yiğidini uğurlarken sanki dönüşü olmayan bir gurbete gönderiyor gibi bir duygu, bir daha hiç göremeyeceği gibi bir his, bir alev gibi dolaşıvermiş yüreğinde.
Savaş sırasında Selvi Ana'nın üç kınalı kuzusundan Hasan'ı gören kumandan; "saçındaki bu kına nedir? Kınayı kadınlar yakar" deyince, mahçup olmuş, kızarmış Kınalı Hasan.
'Bilmiyorum komutanım anam yaktı' demiş.
Kumandan, 'öyleyse mektup yaz da sor bakalım anana' deyince, Kınalı Hasan da, anasına mektup yazmış.
Selvi Ana cevabında;
'Kumandan bey Hasan'ıma, kınalı kızuma saçlarındaki kınayı sormuşsun. Gelinlere kına yakılır kocalarına kurban olsun diye, koçlara kına yakılır Allah'a kurban olsun diye, yiğitlere kına yakılır vatana kurban olsun' diye yazar.
Selvi Ana'nın mektubu oğlu Hasan'a ulaşmadan Allah'a ulaşır, vatanına kurban olur.
Kardeşi kınalı Mustafa da Çanakkale'de kalır.
Üç kınalı kuzudan sadece Kınalı İsmail kalır. O da Sakarya Savaşı'nda Yunanlılar'a esir düşerek Atina'ya götürülür.
Kınalı İsmail, esir değişiminden sonra 1929'da köyüne döndüğünde, Selvi Ana ve Hüseyin Ağa'nın dönmeyen oğullarını düşüne düşüne eriyip gittiklerini mezarları ile karşılaştığında anlar.
Geniş ve görkemli konakları köylüler tarafından işgal edilmiş, bağ, bahçe, tarla ne varsa hepsi paylaşılmıştır.
Anadolu için yokluk yıllarıdır, açlık, yağmacılık, eşkıyalık, alevsiz bir yangın gibi kasıp kavurmaktadır ülkeyi.
Kınalı İsmail, evi, arazileri geri alır.
Evlenir. Üç oğlu olur. Oğullarına Çanakkale'de kaybettiği kardeşlerinin adını kor.
Hasan, Mustafa, bir de Yusuf...
Buraya geldiğinde, gözleri buğulanıyor, kederleniyor, geçmiş günlerin gamıyla gölgeleniyor yüzü.
Odanın içinde sükun ağırlaşıyor. Gözlerimizi bir birimizden kaçırmak için önümüze bakıyoruz.
Birden oturduğumuz odadan yüce dağların yamaçlarına doğru nereden geldiğini anlaymadığım 'ayyüzlüm, turnalara tutunda gel' melodisi ruhlara hüzün veren bir türkü gibi yayılıveriyor.
Kınalı öğretmen, aranıyor, yoklanıyor, telefonunu buluyor.
Gurbetteki insanın telefonunda acıları ve ayrılıkları sakladığı türkülerimizden başka ne olur, diye düşünüyorum.
Anlatacakları bitti dediğim anda sanki ocakta korlaşmış odunlardan birinin devrilmesiyle birden harlaşan ocak gibi başlıyor konuşmaya.
"1938'de Kınalı İsmail de vefat eder, birkaç ay sonra da hanımı...
Üç oğulları yetim kalır.
Mustafa iki, Yusuf beş, Hasan daha sekizini bile doldurmamış.
Komşuların getirdiği yemeklerle karınlarını doyurmaya çalışırlar. Köylülerden hiç biri nedense yetimleri yanlarına almazlar.
Üç kardeş, geceleri korkudan bir birine sokulur, sarılır.
Sabah olduğunda oyun için sokağa çıkarlar.
Bir sabah Mustafa'yı uyandıramazlar.
Birkaç gün her sabah 'Mustafa haydi kalk biz oyun oynamaya çıkıyoruz' derlerse de, henüz iki yaşındaki Mustafa hiç ses vermez.
Uyuyor, diye düşünürler.
Bir gün uzak bir köyden annelerinin akrabaları gelir. Mustafa öleli neredeyese bir hafta olmuştur.Soğuktan mı açlıktan mı olduğunu o gün bu gün kimse bilmez.
Diğer iki yetimi yanında alır götürür akrabaları. Koca konak yine ıpıssız kalır. Pusuda bekleyen fırsatçılar konağı hemen işgal ederler. Bağ, bahçe, tarla ne varsa hepsi kapanın elinde kalır. Kınalı kuzuların ocağı bir kere daha söner.
Ne Yusuf ne de Hasan bir daha köye dönmezler.
Kırgındırlar.
Ara sıra Sorgunun bir tepesine çıkarak oğullarına; "İşte şu karşıki köyün yarısı bir zamanlar bizimdi, şimdi bir metre yerimiz yok" diyerek ağlarlar.
Bir gün Sorgun Çarşısı'nda, seksenini devirmiş bir köylü kardeşlerden Yusuf Efendi ile karşılaşır.
'Yusuf Efendi! Ben de seni arıyordum, hacca gidiyorum da bir helallik alayım istedim, ne de olsa bunca yıldır arazilerinizi ekip kaldırıyoruz.'
'Olur helal ederim, ancak bir şartla: İster kır olsun, ister nehir yatağı beğenmediğin bir tarlayı çocuklarıma ver, bütün haklarımı helal ederim'
Pişkin köylü; 'Yusuf Efendi ben aklımı peynirle mi yedim yıllardan beri ekip kaldırdığım bir tarlayı niye vereyim'deyince Yusuf Efendi;
'Öyleyse sen de hicaza git ama Ka'be'ye yüz süremeden, Ravzay'ı göremeden geri gel' diye beddua eder.
Hicaza yaklaştıkça kol ve bacakları iyice ağırlaşan adamın felç her tarafını kaplar ve hiçbir yeri göremeden geri döner, bir müddet sonra da ölür.
Tanrı Dağları'nda gün battı, batıyor.
Kınalı Öğrtmen sözlerini şöyle tamamlıyor.
Ben Çanakkale'den geriye dönebilen üç kınalı kuzudan Kınalı İsmail'in torunuyuyum.
Yusuf'un oğlu. Şimdi nöbet sırası bizde.
Dedim ya ben İsmail doğmuşum."


Devamını Oku

11 Eylül 2010 Cumartesi

Destan böyle yazılır

12 Dev Adam''ın final yolunda son engeli Sırbistan ile karşılaştı. Sırbistan'ı 1 sayı farkla bitiren millilerimiz ABD'nin rakibi oldu: 83-82
Destan böyle yazılır
2010 Dünya Basketbol Şampiyo-nası'nda ilk kez yarı finale çıkan A Milli Takım'ımız tarih yazdı. Nefeslerin kesildiği mücadelede Sırbistan'ı 83-82 deviren 12 Dev Adam finale çıktı, göğsümüzü bir kez daha kabarttı. Ay-Yıldızlıların yeni rakibi ABD. Saat 21.30'da başlayacak zorlu randevu NTV'den canlı yayınlanacak.



Sinan Erdem Spor Salonu'nda dünya basketbol literatürüne geçecek, final gibi bir yarı final maçı vardı. Tek kelimeyle tarih yazıldı cumartesi akşamı. Öyle ki bir yanda havalara uçan bir topluluk, diğer tarafta yıkılıp gözyaşlarına boğulan bir grup...
FIBA 2010 yarı finalindeki Sırbistan-Türkiye mücadelesi de işte böyle bir karşılaşmaydı. Hidayet Türkoğlu ile 4-3 öne geçtikten sonra son 3 dakikaya dek Sırbistan üstünlüğüyle giden müsabaka, unutulmaz bir finalle sonlandı ve 83-82 kazanan Türkiye, finalde ABD'nin rakibi oldu. 4 saniye kala yediği basketle geri düşen Ay-Yıldızlılar, alınan mola sonrası 0,5 saniye kala Kerem Tunçeri'nin turnikesiyle 83-82 öne geçti. Mola alan Sırbistan, son topu pota altına pas olarak kullandı; ancak Velickovic'e Semih'in yaptığı harika blok galibi ve finalisti tayin etti.
Mücadeleye çemberleri döverek pek iyi bir giriş yapamadık. Sırplar Velickovic'in üçlükleriyle bir anda öne geçerken ilk 5 dakika 12-6 Sırbistan üstünlüğüyle geçildi. Ardından toparlanan Hidayet, farkın erimesine katkıda bulundu ve ilk çeyrek 20-17 Sırbistan üstünlüğüyle bitti. İkinci periyot karşılıklı basketlerle giderken 15. dakika sonunda yediğimiz 29 sayı, savunmada işlerin istediğimiz gibi gitmediğini gösteriyordu. Özellikle Teodosic'in hücumdaki etkinliği sıkıntı oluşturuyordu. Ender ve Kerem Gönlüm'ün sayıları, kötü oyunumuza rağmen farkın açılmasını engelledi. Sırplar, her basketin değerini çok iyi bildi ve devreyi 42-35 önde tamamladı.
Üçüncü 10 dakikada Devler yine de yılmadı. Ender Arslan'ın üçlükleriyle geri dönüş daha yakaladık ve farkı bire kadar indirdik. Son çeyreğe 63-60 geride girmek potanın kahramanları için büyük şans oldu. Finalde Kerem Tunçeri, pota altındaki boşluğu harika kullanarak 0,5 saniye kala 83-82 öne geçmemizi sağladı. Semih Erden harika bir zamanlamayla final biletini getiren bloku yaptı: 83-82.

CUMHURBAŞKANLARI TRİBÜNDE
Türkiye'nin Sırbistan ile oynadığı yarı final maçını Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de izledi. Sırbistan Milli Marşı okunurken gelen Gül, karşılaşmayı Sırbistan Devlet Başkanı Boris Tadiç ile birlikte locadan takip etti. Devlet Bakanı Faruk Nafız Özak ile Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış da aynı locadaydı. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve Devlet Bakanı Hayati Yazıcı ise boyunlarında Türk Milli Takımı'nın atkılarıyla yan locada mücadeleyi takip etti.
MAÇI ÜNLÜLER DE İZLEDİ
Türkiye-Sırbistan karşılaşmasını ünlü isimler saha kenarına konulan sandalyelerde izledi. Galatasaraylı futbolcu Arda Turan, Galatasaray Futbol Altyapı Sorumlusu Tugay Kerimoğlu, şarkıcı Kenan Doğulu, Şebnem Ferah ve oyuncu Şahan Gökbakar, karşılaşmada milli takıma destek verdi. Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) Başkanı Jacques Rogge ve Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi (TMOK) Başkanı Togay Bayatlı da mücadeleyi izledi.
TARKAN'DAN ŞARKI İSTENDİ
A Milli Takım oyuncuları, salon görevlilerinden maç öncesi Tarkan'dan 'Adını Kalbime Yazdım' şarkısını istedi. Milli takım sahaya çıktıktan sonra Tarkan'ın şarkısı çalındı. Milli takım oyuncuları ve taraftarlar İstiklal Marşı'nı hep birlikte söylerken, tribünlerde Türk bayrakları açıldı. Öte yandan mücadelede Porto Riko'dan Jose Anibal Carrion, Dominik Cumhuriyeti'nden Reynaldo Mercedes Sanchez ve Arjantin'den Pablo Alberto Estevez düdük çaldı.

Maçın Analizi

Kırılma noktası: Ömer Aşık'a yapılan sert faul 36. dakikada 75-69 Sırbistan öndeyken Ömer Aşık potaya yöneldi ve rakibi sert bir faul yaptı. Hakem basket faul verdi. Aşık faulü kaçırsa da Kerem Tunçeri turnikeyle skoru önce 75-73'e getirdi peşinden de bir üçlükle Milli Takım'ı 76-75 öne taşıdı.
Maçın adamı: Herkes titredi, Tunçeri'nin elleri titremedi Oyun kurucumuz Kerem Tunçeri, yüreğini ortaya koyarak tarihî bir zafere imza atmamızı sağladı. Maçın kırılma anında bir turnike ve üçlüğüyle takımımızı öne taşıyan Kerem, bitime saniyeler kala attığı turnikeyle finali getirdi. Yıldız oyuncu, maçı 12 sayı, 5 asist, 3 ribauntla bitirdi.
Hayal kırıklığı: Zafere rağmen Ersan İlyasova... Milli Takım'ın yarı finale kadar gelmesinde en önemli paya sahip oyunculardan biri olan Ersan dün gece Sırbistan karşısında tanınmayacak haldeydi. 30 dakika sahada kalan İlyasova, sadece 5 top kullandı. (0/3 üç sayı, 2/2 iki sayı) Üstelik en kritik anda 5 faulle oyun dışı kaldı.
Maçın sayısı: 1
Semih Erden'in yaptığı 1 blok belki de finali getirdi. Kerem Tunçeri'nin bitime 1 saniye kala bıraktığı turnike ile 83-82 öne geçince Ivkoviç mola aldı. Mola sonrası Sırplar topu kenardan oyuna sokacaktı. Savanoviç topu tamamlaması için pota dibindeki Veliçkoviç'e gönderdi, tam kâbus görecekken Semih, bloğuyla noktayı koydu.
ZAMAN


mesut yıldırım istanbul
Devamını Oku

8 Eylül 2010 Çarşamba

RAMAZAN BAYRAMI MESAJI

Rahmetiyle bizleri karşılayan, bereketi ile kucaklayan, Müslümanlara sabrı, nimete şükrü, yanı başımızdakini fark etmeyi ve paylaşmayı öğreten on bir ayın sultanı Ramazan ayını geride bırakarak, mutluluk ve sevincin, sevginin ve kardeşliğin topluma dalga dalga yayıldığı Ramazan Bayramına kavuşmuş bulunuyoruz.



“Evveli rahmet, ortası mağfiret ve sonu kurtuluş” olan bu ayda Kur’an-ı Kerim’i okumaya, anlamaya çalıştık, O’nu hayatımıza rehber etme kararımızı tazeledik. Bu ayda dinimizle ilgili bilgimizi artırmaya ve Peygamberimiz’in (sav) sünneti, güzel ahlakı ve örnekliği ile daha fazla buluşmaya gayret gösterdik. Kur’an ve Sünnetle iç içe bir ay geçirme fırsatı yakaladık. Ramazanla bütünleşen oruç ibadetini yerine getirdik. Eş, dost ve akrabalarımızla, sevgi ve ilgiye muhtaç kimselerle iftar sofralarında buluştuk. Zekat ve fitremizle, hayır ve hasenatımızla ihtiyaç sahibinin yanında olmaya çalıştık.



Ramazan’ın bu bereketli manevi atmosferi içerisinde Müslümanlar olarak şüphesiz pek çok kazanımlarımız oldu. Ancak, ibadetlerimizi yerine getirme, dinimizin haram ve günah saydığı işlerden kaçınma konusundaki özenimizi ve dindarlık şuurumuzu Ramazan’dan sonra da devam ettirmeliyiz. Çünkü Müslümanlık, bütün davranışlarımızı etkileyen, bütün zamanımızı kuşatan bir bilinç ve farkındalık halidir; istikrarlı bir hayat çizgisi sürebilme başarısıdır. Bunun için de, Ramazan’da kazandığımız hasletlerimizi ve duyarlılığımızı Ramazan sonrasında zayıflatmayalım. Sevgili Peygamberimiz (sav)’in ifade buyurduğu gibi, bu Ramazan, bir sonraki Ramazan ayına kadar bilincimizi diri tutan bir kaynak, bizleri hata ve günahlardan sürekli koruyan bir kalkan olsun.



Ramazan Bayramı, bir sevinç ve mutluluk paylaşımıdır; Hz. Adem’in çocukları olarak aynı insanlık ailesinin üyesi olduğumuzu, müminler olarak dost ve kardeş olduğumuzu fark etme zamanıdır. Öyleyse, Yüce Rabbimizin bizlere katından bir müjde ve mükafaat olarak sunmuş olduğu bayramlarda, başta anne ve babamız olmak üzere büyüklerimizi ihmal etmeyelim. Nefsimizin ve bencilliğimizin bizi yönlendirmesine fırsat vermeden kırgınlıkları, dargınlıkları, haset ve nefret gibi duyguları zihnimizden ve davranışlarımızdan söküp atalım. Bayram günlerinde büyüklerimizi ziyaret edip dualarını alalım, komşu ve akrabalar bir araya gelip aramızdaki bağları güçlendirelim, öksüz ve yetim çocuklarımızın barındığı ‘Sevgi Evleri’mizi, yaşlılarımızın kaldığı huzur evlerimizi, hastanelerde tedavi amacıyla kalmakta olan kardeşlerimizi ziyaret edelim, onlara yalnız olmadıklarını hissettirelim.



Bayram coşku ve mutluluğu, insanlık ailesinin bütün üyeleriyle, bütün din kardeşlerimizle birlikte yaşanabilirse anlamlıdır. Ne yazık ki, bugün insanoğlunun sonu gelmez hırs ve hesapları sonucu dünyada birçok acılar yaşanıyor. Yüce Rabbimizin cennet olarak yaratıp bizlere sunduğu dünyayı kendi ellerimizle cehenneme çevirdik ve birbirimize dar etmeye başladık. Yanı başımızdaki ülkelerde şiddet adeta sıradanlaştı, barış, huzur ve insan onuruna yakışır bir hayat tarzı hala kurulamadı. Aynı inancın mensupları arasında kardeşlik ve sevginin yerini asabiyet, ayrışma, sen – ben kavgası aldı ve bizleri ateş çukuruna sürüklemeye başladı. Öte yandan, bugün Pakistan’da milyonlarca kardeşimiz, eşine az rastlanan bir sel felaketi sonucu felaket, sefalet ve ızdırap içinde, yok oluşla karşı karşıya ve bu vahim durumlara seyirci kalan insanlık ve İslam alemi sınıfta kalmak üzere. İnsanoğlunun rahmetle yüklü gönül dünyası günümüzde daraldı, ipeklere yumuşaklık veren merhametin menbaı olan kalbi katılaştı, kendinden başkasını görmez ve düşünmez oldu.



Duamız odur ki, bizler kendi evimizde ve yurdumuzda bayram coşku ve mutluluğunu yaşarken insan olarak ötekini ve sorumluluklarımızı unutmayalım. Bütün bu acı ve göz yaşlarının dinmesi için de yapabileceklerimizi yapalım, dua edelim, iç dünyamızda onları hissedelim, imkanlarımızı paylaşalım.



Bu duygu ve düşüncelerle milletimizin, yurtdışındaki bütün vatandaş ve soydaşlarımız ile İslam âleminin Ramazan Bayramını tebrik ediyor, nice bayramlara sağlık ve esenlik içinde erişmemizi diliyor, bayramın bütün insanlığa barış ve huzur getirmesini Yüce Allah’tan niyaz ediyorum.

İnşallah bayramımız çifte bayram olur.
Devamını Oku

6 Eylül 2010 Pazartesi

Ramazan Bayramı’na Şeker Bayramı denilir mi?

Ramazan Bayramı’nda tatlı ve şekerin üzerine neden bu kadar düşüldüğünü, bu geleneğin nereden geldiğini ve neden her yerde tatlı ikram edildiğini hiç düşündünüz mü? Bugün yazımı yazmak için niyetlendiğimde kafamda birkaç konu vardı. Fakat yazıma başlamadan gelen can sıkıcı bir mail ve erken bayram tebrik kartlarının bazılarında ‘Şeker Bayramınız kutlu olsun’ yazması bu haftanın konusunu belirlemiş oldu.


Bir firmadan gelen tanıtım mailinde; frambuazlı, kaymaklı ve dondurmalı pastanın tanıtımı yapılıyor ve ‘Şeker Bayramı’ için tavsiye ediliyordu. Bazıları ne var bunda diye düşünebilir. İlk bakışta basit gibi görünen bu durum aslında büyük bir vahametin göstergesi. Bilerek veya bilmeyerek dini bir bayramı ticari bir bayrama dönüştürüyorlar. Sanki sadece şeker yemek adına bayram yapıyormuşuz gibi bir havaya büründürdüler. Bu yönlü tanıtımların olması ve Ramazan Bayramı’na Şeker Bayramı denilmesi beni çok rahatsız eden bir durum. Bu konuda geçen sene Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın tepkisinin de çok doğru ve haklı olduğunu düşünüyorum. Bu konu ile ilgili 2005 yılında yazmış olduğum yazının içeriğini biraz daha geliştirerek sizlerle tekrar paylaşma gereği duydum.



Şeker Bayramı denir mi?



Arapça idü’l-fitr ve idü’l adha şeklinde adlandırılan Ramazan ve Kurban Bayramları, hicretin 2.yılından itibaren kutlanmaya başlamıştır. Esasen Ramazan orucu ilk defa bu yıl farz kılınmış, bu ayı oruçla geçiren mü’minler sonraki ayın (Şevval) ilk üç gününü bayram olarak kutlamışlardır. Bu sebeple bu bayrama Ramazan Bayramı veya bayramdan önce fitre (fıtr sadakası) verildiği için Fıtr Bayramı denilmiştir.



Bayramda neden tatlı yeriz?



Bayram; Ramazan boyu yemeden içmeden ve her türlü istek ve arzularından kendimizi alıkoyarak oruç tutan biz Müslümanların ve ailelerimizin, orucun bitimiyle sevince kavuştuğumuz ve vaat edilen mükâfata kavuşmakla manen huzur bulduğumuz bir gündür. Bayram günü sabah namazının hemen sonrasında tatlı yemek, özelikle hurma yemek, sünnettir. Hâlâ bazı şehirlerimizde ve evlerde (bizim ev gibi) bayramlarda kahvaltı edilmez ve bayram yemeği yenilir. Bu mevsimine ve bütçesine göre; taze fasulye, kuru fasulye, kavurma, bamya ve bakla olabilir; fakat hepsinde mutlaka tereyağlı pirinç pilavı olur ve tabii ki birkaç çeşit de tatlı. Fakat genelde, ev baklavası, lokma, kadayıf tatlıları olur. Bunların yanı sıra sütlü tatlılar mutlaka olur. Asıl tatlı yeme geleneğimizin peygamber efendimiz (s.a.v.) zamanından geldiğini biliyoruz.



Devleti-i Ali Osmani’de bayram



Osmanlı döneminde saray içerisinde önce bayram alayına katılınır, bayram alayından sonra Has Oda önüne konulan tahtına padişah oturur ve saray nedimleri, musahipleri birbirinden güzel nüktelerle padişahı eğlendirirlerdi. Bu sırada padişahın yanında yer alan saray erkânına, vezirlere ve meşayihe helvalar, tatlılar dağıtılırdı. Hemen ardından vezirler ve ehl-i divan yerine oturur. Matbaha-ı Amire’den (saray mutfağı) getirilen yemekler yenirdi. Bayramlarda en başta şekerciler olmak üzere çarşı pazar dolup taşar; bayram tebriklerinde herkese şeker ikram edilirdi. Bugün halen geleneklerimizde de süregelen bayram şekeri ikramında akide şekeri ikram etmek makbuldü.







Asr-ı Saadet’te tatlı geleneği



Dini ve sosyal olmak üzere iki yönü bulunan Ramazan ve Kurban Bayramı kutlamaları Asr-ı Saadet’te musalla adı verilen geniş bir alanda, kadınların ve genç kızların da katıldıkları bayram namazı ile başlardı (bk.Tirmizi, Cum’a, 36). Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) bayramı namazını kıldıktan sonra musallaya çıkmadan önce hurma yeme âdeti bir sünnet telakki edilmiş ve bu telakki bayramda tatlı ikramı geleneğini doğurmuştur. Daha Tabiin döneminde İbn Sirin gibi un, tereyağı ve bal veya hurma ezmesinden yapılan bazı tatlıları ikram etmeyi adet haline getirenler vardı. Bağdat’ta 380 yılında yapılan bir bayram kutlamasında uzunluğu yaklaşık 150 metreye varan sofralarda tatlıların sunulduğu rivayet edilmektedir. Ve binlerce yıldır bu güzel geleneği tüm İslam âlemi devam ettiriyor. (Bu bilgilere sahip olduktan sonra Ramazan Bayramına hala ‘Şeker Bayramı’ diyenlere ne denilir sizlere bırakıyorum.)





Nadide hediyeler



İkindiden sonra esnaf alayları otağ-ı hümayun önünden geçerdi. Her esnaf loncasının bir, iki ya da üç flaması vardı. Mesela baharatçılar, ortasında yaldızlı çizgisi olan flamalar taşırlardı. Bu hediyeler bazen de yiyecek içecek gibi şeylerdi. Çörekçiler, bir araba üzerine yerleştirilmiş fırında çörek pişirerek geçerler, sonra da pişirdikleri çörekleri padişaha sunarlardı. Esnaf gruplarının padişaha hediye ettikleri kendi meslekleriyle ilgili eşyalar en nadide ve pahalı cinsten şeyler olurdu.



Bayram mesajı



Küskünlerin barıştığı, sevenlerin bir araya geldiği, rahmetle ve şefkatle dolu günlerin en değerlilerinden olan Ramazan Bayramınız kutlu olsun.

Ramazan BİNGÖL
http://www.stargazete.com/istanbul/yazar/ramazan-bingol/ramazan-bayrami-na-seker-bayrami-denilir-mi-291815.htm
Devamını Oku

5 Eylül 2010 Pazar

Kendi kendini onarabiliyor!

Kendi kendini onarabiliyor!

Ali Güngör
MIT'deki biliminsanları yepyeni bir teknolojiye imza attı. İşte kendi kendini onaran...
Dağılıp yeniden birleşiyorlar
Güneşin yıkıcı etkileri, onlardan elektrik enerjisi üreten panelleri de yıpratıyor.

Bitkilerin fotosentezdeki verimini yakalamak isteyen bilimadamları yeni bir  teknoloji; geliştirdi. MITaraştırmacıları sentetik bir kloroplast yarattıklarına inanıyorlar. Bu Sentetik kloroplast güneş enerjisini alıyor, bozuluyor ve tekrar bir araya gelebiliyor. Yani güneşten yıpranan güneş hücreleri devamlı bir şekilde ve masrafsızca onarılabiliyor.

Kendi kendine bir araya gelen moleküller kullanılarak geliştiren teknolojide 7 farklı bileşen var. Karbon nanotüplerden, sentetik fosfolipitlere kadar bütün bu bileşenler güneşten elektrik enerjisi üretmeeye yarıyor. Dağıldıklarında ise bir zardan geçirilerek tekrar bir araya getirilebiliyorlar. Yani bu panelleri şöyle bir sallayıp yepyeni hale getirmek mümkün olacak.

Araştırmacılar şimdi yüzde 40 performans ile çalışan bu teknolojinin verimliliğini arttırmak için çalışıyor.
Devamını Oku

4 Eylül 2010 Cumartesi

KADİR GECENİZ MÜBAREK OLSUN

KADİR GECESİ MESAJI 

Bir manevi iklim ve rahmet çeşmesi olan Ramazan ayının sonuna yaklaşırken, önümüzdeki 5 Eylül Pazar gününü Pazartesiye bağlayan gece, Kadir Gecesine ulaşmanın sevinç ve mutluluğunu yaşayacağız. Gelişiyle birlikte oluşturduğu mana iklimiyle gönül dünyamızı mamur eden, iç âlemimizi zenginleştiren Kadir gecesi, yaratılış bilgisinin ders kitabı ve bütün kâinatın ve varoluşun özeti olan Kur'an'ın indirildiği gecedir.
Kadir Geceniz Mübarek Olsun
Kadir gecesi, Kur'an'ın övdüğü, esenlik ve güvenliğin her tarafa yayıldığı, sema kapılarının açıldığı, dua ve tövbelerin kabul edildiği kutlu bir gecedir. Değeri Kur'an’a dayanan bu gecenin kadir ve kıymetinin bilinmesi ve bu kutlu geceden istifade edilmesi, ancak Kur'an'a yönelmekle, onun eşsiz mesajını anlamak ve onun mana ikliminde yol almakla, hayatın peygamber kılavuzluğuyla yaşanıp yaratılanın yaratandan ötürü sevilmesiyle mümkün olacaktır. Çünkü 1400 yıldır okunan ve bu yıl nüzul yıldönümünde çeşitli etkinliklerle daha çok anlamaya ve hayatımıza tatbik etmeye çalıştığımız kutsal kitabımız Kuran’ı Kerim; insanlığın ufkunda bir ışık gibi yanan ve her dönemde insanların yollarını ve gönüllerini aydınlatmaya devam eden bir meşale, eskimez bir çağrıdır. O, insanlığı aydınlatmaya başladığı günden bu yana ışığından hiçbir şey kaybetmemiş, taşıdığı değer ve anlamlar, getirdiği ahlak ve erdem ilkeleri hep taze ve yeni olarak kalmıştır.
Kur’an’ın indiği her gönül, Kur’an’ın rehberlik ettiği her hayat, Kadir gecesi kadar değerlidir. Zamanın değeri, o zamanda meydana gelen olaylardan ve o zamanın yüklediği değerlerdendir. İnsan da şayet gerçek manada Rabbine kul, Resulüne ümmet olabiliyorsa, insanların duasını alıp geride hayırlı işler bırakabiliyor, yaratılış gayesine uygun güzel bir insan olabiliyorsa, Allah katında Kadir gecesinden daha değerlidir. Bu itibarla, Kur’an’ın insanlık âlemine inmesinden öte, onun gönül dünyamıza inmesi ve davranışlarımıza yansıması önemlidir.
Diğer kutlu zamanlar gibi Yüce Rabbimizin insanlığa bir rahmet kapısı, bir umut pınarı olarak bahşettiği Kadir gecesi aynı zamanda, hayatımızın çok hızlı seyreden akışı içinde geçmişimizi değerlendirerek gafletle geçen günlerimizi sorgulama, günahlardan arınma, unutarak ve bilmeyerek işlediğimiz hatalara tövbe edip af ve bağışlanma dileme zamanıdır. Sevgili Peygamberimizin (s.a.s.) bu mübarek gece ile ilgili olarak, "Kim inanarak ve sevabını Yüce Allah'tan umarak Kadir Gecesi'ni ihya ederse onun geçmiş günahları bağışlanır" müjdesi ve bizlere öğrettiği "Allah'ım! Sen affedicisin, affetmeyi seversin, beni de affet" duası, bizler için günahlardan arınmaya vesile olacak büyük bir fırsattır.
Pek çok hayır ve bereketi bünyesinde barındıran, manevî haz ve vecdin doruğa ulaştığı, bin aydan daha hayırlı olduğu ve meleklerin seher vaktine kadar yeryüzüne her iş için indiği müjdelenen bu mübarek gecede, dünya hayatının altında ezilip yok olmak ve dünyanın sonu gelmez hevesleri peşinde ömrümüzü heba etmek için değil, geride hayırlı işler bırakmak ve Rabbimizin Rızasına uygun yaşayarak kalıcı kurtuluşa ermek için yaratıldığımızı bir kez daha fark edelim. Artık, her türlü hırs, kişisel çekişme ve kavgalarımızdan uzak duralım. Fanilerin geçici memnuniyetini değil, Bâki olan Rabbimizin hoşnutluğunu esas alalım; gösteriş ve desinler diye değil inandığımız gibi yaşayalım ve davranalım. Özümüz sözümüz, içimiz dışımız bir olsun. Bu gecede Yüce Allah'ın bizlere bilgi, anlayış ve ihlâs vermesi, doğruyu bulduktan sonra kalplerimizi saptırmaması ve bizi affetmesi için dua edelim. İhtiyaç içerisinde ve zor şartlar altında yaşamını sürdürmek zorunda kalan insanlarımızın maddi ve manevi yardımlarına koşarak sıkıntılarını paylaşmaya, acılarına ortak olmaya çalışalım. Bu vesile ile geçtiğimiz günlerde Pakistan’da meydana gelen sel felaketine maruz kalan kardeşlerimiz için de dua edelim, madden ve manen onların yanında olalım.

Bu duygu ve düşüncelerle, aziz milletimizin, soydaş ve dindaşlarımızın Kadir Gecesini tebrik ediyor ve bu gecede yapılan dua ve yakarışların, İslam âleminin birlik, dirlik ve beraberliğine, toplumsal birlikteliğimizin güçlenmesine, insanlığın barış, huzur ve saadetine vesile olmasını Cenab-ı Allah’tan niyaz ediyorum. 
Prof. Dr. Ali BARDAKOĞLU
Diyanet İşleri Başkanı
Devamını Oku

3 Eylül 2010 Cuma

Şeker Bayramı Mı? O Ne Ki?!!

Şeker Bayramı Mı? O Ne Ki?!!


Ayşegül Osmanoğlu

Şeker değil Ramazan Bayramı 
Bir fırsatlar havuzu olan Ramazan ayını idrâk ettiğimiz şu günlerde, sokaklara çıkıp şöyle bir gezindim dün... Çok da içim sızladı. İnsanlar, ne kadar duyarsız ve bu kutsal iklimi ayaklarımıza kadar getirmiş mübârek aya ne kadar ilgisiz ve saygısız davranıyor... Gördükçe üzüldüm açıkçası. Tamam, dinde zorlama yoktur. Bu, âyetle sabit olan ve insan hakları açısından da sorgulanamayacak bir durum... Dileyen, inanmakta da inanmamakta da özgür neticede. Her iki türlü de kişinin muhatabı, sadece ve sadece Allah'tır. Ama ya saygı??? İşte bu, inançların üstünde, tüm insanlık için evrensel bir davranış biçimidir.



Normal zamanlarda bile çok sinir olduğum sigara içenleri bu mübârek aylarda da aynı şekilde görmek, beni üzdü. Neden oruç tutmuyor gibi bir soru sormak, benim ilgi alanım dahilinde değil. Neticede bu, karşındakinin inanç derecesi ile ilgili. Ama o sigaranın dumanını savurtarak yollarda yürürken, "Acaba karşımdaki oruçlu mu? Ona saygısızlık olur mu?" diye düşünememesi, benim sınırımın başladığı çizgi... Üstelik az da değil bu insanlar.



Ya, insan, en azından içinde bulunduğu aya hürmet bekliyor. Hani inanç özgürlüğü ve kişisel haklara saygı var ya... Bu, karşılıklı olmalı. Ben, onun oruç tutup tutmamasına saygı gösterebiliyorum. Ama karşımdakinden de "Acaba etrafımda bir oruçlu var mı?" gibi gayet insânî bir tavır sergilenmesini beklemiyorum desem yalan olur.



Eskiden Şeker Bayramı ve Ramazan Bayramı'nı ayrı ayrı iki bayram sanırdım. Öyle ya, Ramazan bitiminde bayram yapmamızın sebebi: tâbi olduğumuz bir aylık sabır ve nefis testini başarıyla tamamlamış olmamızın verdiği haklı sevincimizi bayram yaparak kutlamaktır. Arkamızda bıraktığımız Ramazan ayının bayramı olması hasebiyle de adı "Ramazan Bayramı"dır. Çünkü kutlama sebebi, bu ay'dır.



Ha, oruç tutamayan miniklerimiz için "Şeker Bayramı" denirse tamam. Ama öyle değil... Oruç tutmayanlar için "Şeker Bayramı", Oruç tutanlar için "Ramazan Bayramı" oluyor. Bu farkı büyüdükçe anladım.



Şimdi buradan tutup da bayramı kutlamak kimin hakkı gibi bir tartışma başlatmak değil elbette niyetim. Ama Ramazan ayının mânevî hazzını yaşamış olanların kutladığı bayramın rûhu ile "Şeker Bayramı"nı kutlayanların rûhu, aynı mâneviyât dairesinde buluşabilir mi? "Şeker Bayramı"ndaki mâneviyât, cadılar bayramındaki kadar bile değil.



Neden mi oraya atıfta bulundum: ortak noktaları var da, o sebepten. Hani ya bolca şeker dağıtılıyor her ikisinde de. Ama onlar bile mânevî bir duyarlılıkla kutluyorlar bu bayramlarını. Eh, ben de o zaman merak ediyorum; "Şeker Bayramı"nı kutlayanlar, hangi mânevî sebepten dolayı kutluyorlar bu bayramı?



Ben, burada kesinlikle oruç tutan - tutmayan, inanan- inanmayan gibi bir fikrin peşinde değilim. Sadece anlamak istiyorum... Tamamen dini temelli olan, oruç ayının sona ermesini takiben kutlanan bu bayram, yani Ramazan Bayramı ile aynı günlere denk gelen bu "Şeker Bayramı" ne ola ki??? Başta da dedim ya, bir fırsatlar havuzudur Ramazan. İster içine girer, sonuna kadar faydalanırsın (ki bu, her iki dünyada da insanı ferahlatır), ister sadece kenarından durup seyredersin ve neler kazanıp kazanamayacağını da asla öğrenemezsin...



Elbette ki iş, sadece oruç tutmakla bitmiyor. Bu, sadece bütünün parçalarından. Ama ana parçalarından birini teşkil ediyor... İnsanın kendi kendini kontrol edebilme yeteneği elde edebilmesi için uygulanan bir aylık mânevî bir kurstur bu.ve başarı derecesi, tamamen kişinin inanç derecesiyle orantılıdır.



Bir de küçüklükten alıştırılmamış bu mânevî duyguya yabancı olan insanlardan bilmedikleri bir his için vicdânî rahatsızlık hissetmelerini beklemek, ne kadar doğru; bu da ayrı bir tartışma konusu. Ama benim anlatmaya çalıştığım, bu ayda en azından karşı taraftakine karşı azıcık daha hassasiyet gösterilebilmesi, o kadar... Yabancıların dahi gösterebildiği, inancımızdan olmadığı halde sırf bizim inançlarımızda olduğunu bildikleri için buna göre tavır sergileyen pek çok insan gördüm. Demek ki aynı inançtan olmakla da alakası yok. Sanırım "duyarlı olmak"la alakası var. O zaman, duyarlı olalım...



Ha, bir de Ramazan geldi mi bu aya hürmeten farklı davrananları eleştirenler var ya; hani "Bir aylık Müslüman" benzetmesi yapılıyor.. Ya, bırakın; olsun da bir aylık olsun. Hiç olmamasından iyidir. Demek ki yüreğinin köşesinde böyle bir duygu saklıyor. Sadece Ramazan'da mı ortaya çıkarıyor; olsun!... Olsun...



Son yıllarda beni güldüren bir komedi ise; hani yeni bir trend var ya, TV'de rast gelmişsinizdir. Oruç tutmadıkları halde iftar yemeklerine gidenler ve iftar yemeği verenler... Akşam yemeğine mâneviyât yükleme maskesi... İçlerinde istisnalar yok mudur? Tabii ki vardır. Peki kaideyi bozar mı? İşte orasını ben bilemem...



Ayşegül Osmanoğlu,

19 Ağustos 2010, Perşembe.
Devamını Oku

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Finlandiya’da internet temel hak oldu

Finlandiya’da internet temel hak oldu

İnternete erişim Finlandiya’da vatandaşlık hakkı ilan edildi. Konutlara 1 Mbps hızında internet erişimi sağlanması yasayla güvence altına alındı


İskandinav ülkesi Finlandiya bu adımla interneti temel hak ilan eden ilk ülke oldu.

Yapılan yasal düzenleme Finlandiya'da bulunan internet servis sağlayıcılarını, en az 1 Mbps hızında interneti kullanıcılarına sunmaya zorluyor. 1 Mbps, geniş bant teknolojisinin yaygın olduğu Finlandiya'da en düşük hız anlamına geliyor.

İletişim Bakanı Suvi Linden, “Bu kararı alırken internetin günlük hayatta Fin halkı oynadığı için oynadığı büyük rolü dikkat aldık” dedi.

Finlandiya'da internet kullanımı yoğun bir seviyeye ulaşıyor. 5 milyon 255 binlik nüfusun yüzde 85'inden fazlası internet kullanıyor.

© Deutsche Welle Türkçe
AFP/dpa, NH/MÇ
Devamını Oku

Office 2010 artık Türkçe




Geçtiğimiz Mayıs ayında kurumsal müşterilere sunulan Microsoft Office 2010, bugünden itibaren tüm Türkiye'de Türkçe olarak satışa sunuluyor.
Evde, ofiste ve okulda herkesin hayatını kolaylaştıran özellikleri ile Microsoft Office 2010, bireysel kullanıcılar ve işletmeler için üç farklı paket halinde kullanıcılarla buluşuyor.
Beta sürümünü 8 milyon kullanıcının test ettiği Microsoft Office 2010 bugünden itibaren tüm Türkiye'de Türkçe olarak satışa sunuluyor. Kurumsal müşterilerin Mayıs ayından beri kullandığı Office 2010, bugünden itibaren teknoloji marketlerinde ve Microsoft işortaklarında Türkçe olarak satışa sunuluyor. Bireysel kullanıcılar ve işletmelere yönelik üç farklı paketi bulunan Office 2010 Türkçe'nin hayatı kolaylaştıran özellikleri, yenilikçi teknolojileri ve zengin araçları bütün kullanıcılara çok geniş bir ufuk açıyor. Microsoft'un Word, Excel gibi uygulamaların web tabanlı olarak kullanılmasını sağlayan Office Web Apps ise Aralık ayında Türkçe olarak sunulacak.
Microsoft Office 2010, kullanıcıların işte, evde veya okuldaki çalışmalarını en iyi şekilde yürütmeleri için güçlü ve yeni araçlar sunuyor. Kullanıcı bilgisayardan uzak olduğu zaman Web tarayıcısı veya bir akıllı telefon üzerinden Office dosyalarına erişebilirken, aynı zamanda düzenlemeler de yapabiliyor. Farklı yerlerdeki kullanıcıların da aynı anda dosya paylaşarak ve düzenleyerek birlikte çalışmalarını kolaylaştıran Office 2010, yükseltilmiş güvenliği ve güçlendirilmiş performans yenilikleriyle de kullanıcıların verimliliğini artırıyor.
Bireylere ve kurumlara verimlilik artışı sunan Microsoft Office 2010, kullanıcılara önemli yenilik ve değişikliklerle birlikte geliyor. Yeni bilgisayarlar ile birlikte Microsoft Office’i denemek ve satın almak oldukça kolaylaşıyor. Microsoft’un not defterlerinin yerini almasını hedeflediği dijital not alma uygulaması OneNote ise artık tüm paketler ile birlikte sunuluyor. 
Yeni bir bilgisayar satın alınırken Office 2010’u da uygun maliyetle satın alınabilmesi için Microsoft, Ürün Anahtarı Kartı (Product Key Card - PKC) adı verilen yeni bir ürünü piyasaya sürüyor. Bilgisayar alımından bağımsız olarak herhangi bir zamanda satın alınabilen PKC, Office 2010 imajı önceden yüklenmiş yeni bilgisayarlarda, satın alınan paketin hızlıca kullanımını sağlıyor. 
Farklı ihtiyaçlara üç farklı paket 
Office 2010 bireysel kullanıcılar ve işletmeler için üç ayrı paket halinde satışa sunuluyor. Office Ev ve Öğrenci 2010 öğrencilerin, evde bilgisayar kullananların yaşamlarını kolaylaştırmak için hazırlandı. Bu paketle öğrencilerin evde çalışmaları ve birlikte ödev yapmaları çok kolaylaşıyor. Bu sürümde Word, Excel, PowerPoint ve OneNote uygulamaları bulunuyor. Aynı hanede üç farklı bilgisayara kurulabilen sürüm, ticari amaçlar için kullanılamıyor.
KOBİ'lere yönelik olarak özel bir fiyatla sunulan Office Ev ve İş 2010 paketi ise mali analizler, teklif hazırlama, güvenli e-posta, müşteri sunumları hazırlama ve toplu e-posta gönderimi gibi ihtiyaç duyulan tüm temel işlemleri gerçekleştiriyor. Office Ev ve İş 2010 Word, Excel, PowerPoint, OneNote ve Outlook uygulamalarını da içeriyor.
Office Professional 2010 ise Office'ten en fazla verimi alabilmek için tasarlanmış bir ürün olarak veritabanı uygulaması Access ile işletmelerin temel uygulama ve geliştirme ihtiyaçlarını karşılıyor. Bir kullanıcının ana ve taşınabilir PC'lerine yüklenebilen Office Professional 2010'da Word, Excel, PowerPoint, OneNote, Outlook, Access ve Publisher uygulamaları bulunuyor.
Ürün Anahtarı Kartını Al; Tam Sürümü Çalıştır
Office 2010 için Ürün Anahtarı Kartı (Product Key Card - PKC), Kutu Ürün (FPP) ve kurumlar için Toplu Lisanslama olarak üç farklı lisanslama yöntemi bulunuyor. Yeni bir lisanslama yöntemi olan Ürün Anahtarı Kartı satın alınan paketi bilgisayarda etkinleştiriyor. Office 2010 imajı önceden yüklenmiş yeni bilgisayarlar için tasarlanan PKC,  kutu ürünlere göre fiyat avantajı sunuyor. Microsoft Office Ev ve Öğrenci 2010, Microsoft Office Ev ve İş 2010 ve Microsoft Office Professional 2010 ile kullanılabilen PKC, imaj ön yüklü bilgisayar için yalnızca 1 etkinleştirme sağlıyor. 
Bir tıkla Office 2010 güncellemesi
Word ve Excel'in limitli sürümlerini içeren ve bir reklam penceresi bulunan Office Starter 2010, yalnızca yeni PC'ler ile birlikte sunuluyor. Microsoft Works'ün yerini alacak olan Office Starter 2010, yeni bilgisayar açılır açılmaz kullanılabiliyor. Kullanıcıların daha sonra Ürün Anahtarı Kartı veya Kutu Ürün ile tam sürüm Office paketine geçiş yapmaları mümkün oluyor. 
Office 2010'un deneme sürümü ise www.office.com adresinden indirilebiliyor. Yeni deneme yöntemi "Tıkla-Çalıştır" ile kurulum yapmaya gerek kalmıyor. "Tıkla-Çalıştır", Internet'e bağlanıldığında otomatik olarak kullanılan özelliği indiriyor. Tıkla-Çalıştır sayesinde önceki Office sürümü kullanılırken, istendiği takdirde 2-3 dakikada Office 2010'u kullanmak mümkün hale geliyor. 
Office 2010 yazılımları ile PC, Internet ve mobil platformlarda sağlanan çalışma kolaylıkları hakkında merak edilen her türlü sorunun yanıtı www.officeheryerde.com adresinde bulunuyor.
Devamını Oku

Yukarı git