/>
Köşe Yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Köşe Yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Eylül 2012 Perşembe

‘BEN SENİ BIRAKMAM!..’

Çölde, bayrak bayrak dalgalanan rüzgâr, gelecek çetin günlerin habercisi gibidir.
Kış, bütün tepelerde zaferini ilan etmeye hazırlanmaktadır.
Bir Mehmetçiğin yanık sesi can verir, Bilal-Habeşi’nin minaresine.
Öğle Namazı vecd içinde kılınır, herkes, tarihi bir gün yaşandığının farkındadır.
Paşa, ağır ağır kalkar, yerinden. Büyük bir al bayrağı sarar göğsüne.
Kendisine çevrilen gözlerin aydınlığında çıkar minbere.
Nefesler tutulmuştur.
Yiğit yüzlü Paşa’nın gök gürlemesini andıran sesi düşer sessizliğin ortasına.
“Ey Nas..! Aha şurada, kabrinde diri olan Peygamber(sav)’in huzurunda söz veriyorum ki, son nefer, Medine’nin enkazında ve nihayet yeşil türbenin altında kan ve ateşten dokunmuş kefeniyle gömülmedikçe, al bayrağı, Yeşil Kubbe’nin üzerinden hiçbir güç indiremeyecektir.
Kardeşlerim, evlatlarım! Söz verelim Allah’a, söz verelim huzurunda bulunduğumuz Rasulllah (sav)’a,
Ya Rasulallah biz seni bırakamayız!”
Gökler gürlemiş, yer yerinden oynamıştır.
“Biz seni bırakmayız” sesleri kubbelerde çınlar. Herkes sevinç ve göz yaşları ile birbirine sarılır. Sanki “Süleymaniye’de bir bayram sabahı”dır.
Paşa son sözleriyle birlikte kendinden geçer ve ayıldığında kendisini Mehmetçiklerinin kucağında bulur.
Artık, Rasulullah(sav)’ın huzurunda er de kumandan da birdir,herkes Muhammed ümmetidir.
***
1918′in hicran dolu günleri…
Vefasızlığın ve vahşetin bu kadarından milletçe ürperdiğimiz, hayret ve dehşetten donakaldığımız günler.
Dünkü bahçelerimizde ki çiçeklerin zehir saçtığı, “dostların düşmanlarla barışıp” gittiği, umutların bir bir söndüğü günler…
Monduros Mütarekesi’yle İtilaf Devletlerinin komutanlarına, bütün cephelerde yokluk, yoksulluk içerisindeyken bile kahramanca savaşan, muhafız kıtalardaki askerlerimizi hasta ve yaralılar da dahil olmak üzere kendi ellerimizle sayarak teslim ettiğimiz o hicranlı yıllar…
Filistin, Lübnan, Suriye, hatta Irak ve bütün Arabistan’ daki muhafız kıtalar teslim olmuş, bir Medine Muhafızları direniyordu.
O kadar…
Uzaklarda, çok uzaklarda özgürce dalgalanan tek bir bayrak kalmıştı.
Yeşil Türbe’nin üstündeki al bayrak…
Cihan harbinin sonunda, bütün bir milletin; “Eyvah bunca şehide bunca acıya rağmen artık her şey bitti” feryadıyla umutsuzluğun koyu karanlığına gömüldüğü günlerde, Peygamber Şehri’nin semasında, bir fecir yıldızı gibi doğan;
” Hayır! Allah’ına güvenen bir milletin şan ve şerefi bitmez” sadasıyla sayhalaşan bir ses vardır.
Bu ses, Medine Müdafii Fahreddin Paşa’nın sesidir:
“Ya Rasulallah (sav) ben seni bırakmam”
Bütün cepheler bozulmuş, Fransız ve İngiliz gemileri İstanbul önlerine kadar gelmiştir.
Yolcuların sağdan soldan topladıkları odunlarla güç bela yol alabilen Hicaz Trenleri, yer yer bombalanmış olan demir yolundaki hasarlar yüzünden Anadolu’nun yardımlarını taşıyamıyordu.
Trenler yorgundu…
Askerler yorgundu…
Anadolu’nun yüreği yorgundu.
Açlık susuzluk ve salgın hastalıklar Medine’yi savunan Mehmetçikleri perişan ediyordu.
Açlıktan çekirge yemeye başlayan asker her geçen gün kırılıyordu.
Susuzluktan dilleri sarkmış develerin alev gibi kızgın kumlara yatarak çıkardıkları homurtulara can dayanmıyordu.
Bir katre su için mataraların ağzına yapışan dudaklarda son umutlar da sönüyordu.
Fahreddin Paşa, her gün kefenine bürünüp, başına beyaz bir sarık sararak Ravzay-ı Tahire’yi kendi eliyle temizliyor, al bayrağa baktıkça bir gün indirileceği ihtimalinden dehşet duyuyordu.
Koskoca imparatorluk bakiyesi olarak Anadolu dışında sadece Peygamberimiz (s.a.v)’in gölgesindeki son Türkler vardı.
Fahredin Paşa, İstanbul Hükümeti’nden gelen üst üste emirlere ve İngilizlerin yoğun baskısına rağmen, 700 kadar subay ve 6000 kadar da kahraman askeriyle Medine müdafaasına devam ediyordu.
Ne hicrandır ki artık Osmanlı Güneşi, yavaş yavaş vadilerden, dere yataklarından, bağlardan, bahçelerden çekilmekte, ufuklar, koyu kızıl bir siyaha boyanmaktadır.
Bütün ikmal yolları kesilmiş, açlık, susuzluk ve salgın hastalıklar dayanılmaz bir hal almıştır. Hiç kimse de dayanacak takat kalmamıştır.
Yavaş yavaş ordunun içinde de bozulma başlamıştır.
En yakın silah arkadaşları, Paşa’nın gözlerinin içine bakarak, teslim olunması gerektiğini söylemektedir.
Yolun sonu görünmüştür.
Fahreddin Paşa; “O halde hazırlanıp yola çıkmak zamanı gelmiştir’ diyerek, kahraman mehmetciklerine ve silah arkadaşlarına gözleri yaşartacak pek hazin bir “Allaha ısmarladık, hakkınızı helal edin” mesajı yayınlar.
Eşyalarını toplamak için girdiği makam odasındaki her bir eşyaya dokundukça yüreği kopar.
Ayrıldıktan aylar sonra bile Arapların;
“İşte şu kapıdan girermiş, bak bak şu odada otururmuş, dışarı çıktı mı kimse yanına yaklaşamazmış, boyu da herkesten uzunmuş, atına bir bindimi kimse yetişemezmiş, hecine de binermiş, yalnız Harem-i Şerif’e mutlak yayan gidermiş, imamlık ettiği de olurmuş, sesi de çok güzelmiş, bir Kur’an okurmuş ki ya selam, Arapça da bilirmiş, bilmediği bir dil yokmuş…’diyerek efsaneleştirdikleri, kahraman Paşa’nın teslim kararıyla, Cihan Harbi’nin, Osmanlılık namına en şanlı bir sahifesi daha kapanmaktadır.
Makam arabası en son ve en zor görevini ifa etmeyi bekleyen düşünceli bir küheylan gibi kapının önünde öylece durmaktadır.
Odasındaki masasından kalkar, dışarı çıkar. Uyur gezer gibi bir hali vardır. O efsanevi Paşa gitmiş yerine bambaşka bir insan gelmiştir.
Yorgun ve bitkindir.
Karşısında renkleri atmış, boyunları bükülmüş, nefesleri kesilmiş vaziyette selam duran her rütbeden silah arkadaşlarıyla sarsıla sarsıla ağlayarak kucaklaşır.
Manzara cidden pek hazindir.
Daha fazla dayanamaz, ve emektar şöförüne, Ravzay-ı Tahire”ye sürmesini emreder.
Ravza’nın gümüş parmaklığının önüne gelince kendinden geçercesine duaya dalar.
Ardındaki yaverine döner ve ‘burada kalıyoruz’ der.
“Ya Rasulallah(sav)! Ben, seni korumaya gelmiştim ama beni korumak da sana düştü” diyerek Rasulullah(sav)ın komşuluk ve sıyanetine sığınır.
Durumu öğrenen komutanlar şaşırırlar. İngilizler anlaşmanın yürürlüğe girmesi için Paşanın teslimini şart koşmaktadır..
Hep birlikte Ravza-ı Tahire’ye gelirler. Paşa bu çok sevdiği silah arkadaşlarını Ravza’da ayakta karşılar.
Dil dökerler, ‘kader paşam, siz elinizden geleni yaptınız, kimseye nasip olmayacak bir kahramanlık ve fedakarlık gösterdiniz’ derler.
Paşa granitten bir kaya gibi sessizdir. Sanki söylenenlerin hiç birisini duymuyor, yalvaran gözleri görmüyordu.
Ve Peygamber’in huzurunda Medine müdafaasının en hazin sahnesi yaşanır.
Komutanlar, birbirlerine bakışırlar. Önceden karalaştırdıkları gibi hep birlikte Paşa’nın üzerine atlayıp kıskıvrak yakalarlar ve Paşa’nın sıkıca tutunduğu ellerini gümüş parmaklıklardan koparırlar. Paşa da komutanları da göz yaşlarına boğulur..
Ne hazindir ki Peygamber’ini korumak için Medine’ye gelen bu kahraman Paşamız kendi emrindeki komutanlar tarafından İngilizlere teslim edilir.
Anadolu dışındaki son bayrağımız da böylece iner ve son umut ışığımız da söner.
Alem-i İslam’in üzerine koyu bir karanlık çöker ve bütün sesler kesilir:
“Geçerken ağladım geçtim, dururken ağladım durdum
Duyan yok ses veren yok, bin perişan yurda baş vurdum”
Ufkun yüzünde akşam güneşi bir volkan gibi tutuşurken, iri yeşil kertenkelelerle, dağ kedilerinin av gözledikleri kızgın kayaların üstünde böceklerin kulakları sağır eden, ağıt gibi açık hava konseri başlar.
Son kutsal karakolun efsane komutanı karanlıkları yırtan ya “leyl” sesleri arasında ayrılır Medine’den.
“Ya leyl” sesleri hiç bu kadar yakışmamıştır yanık çöl gecelerine.
Esir bir komutan olarak ardına baka baka, gözlerinden kanlı yaşlar aka aka Medine’den ayrılırken şu sözler dökülür dudaklarından.
“Ya Rasullah(sav) biz seni bırakamayız”
“Ben senin davanı bırakamam” diyerek yollara düşen, yüreği peygamber sevgisiyle dolu günümüzün ışık süvarileri, Fahreddin Paşaların kabul olmuş dualarıdır
Devamını Oku

6 Haziran 2012 Çarşamba

İncir Ağacı


Baharın son günleriydi. Arabamız, geniş ve boş bir arazinin bir köşesinde ikiz yoksullar gibi duran iki gecekondunun önünde durdu.
Çektiği acılarla beli bükülmüş, yüreği yorgun bir ana gibi gövdesi yere doğru eğilmiş incir ağacı dallarını bahar güneşine sermiş; “nerede kaldınız?” der gibi öylece bize bakıyordu.
Eyüp Bey’in telefonda sözünü ettiği ev burası olmalı, diye düşündüm.
Eyüb Bey, uzun yıllar Ata yurdumuz Horasan topraklarındaki Türk okullarında cansiperane çalıştıktan sonra Türkiye’ye dönmek zorunda kalmıştı, şimdi “Kimse Yok mu?” derneğinin Marmara Şubesi’nin başkanlığını yürütüyordu. Yorulmak nedir bilmeyen küheylanlar gibi yoksulların yorgun yüreklerine yaptığı yolculuklar belli ki yormuştu onu; arabanın arka koltuğunda uyuyakalmıştı. Arabanın durduğunu fark edince uyandı.
Arabadan indik.
Eyüp Bey; “onların gözyaşları dinsin” projesini yürüten fedakâr kardeşlerimiz Nermin Hanım ve Levent Bey üzerinde derneğin amblemi bulunan yeleklerini giydiler. Yoksulluk alevlerinde yanan bir evi söndürmeye ve içindekileri kurtarmaya azimli itfaiye erleri gibiydiler. Yüzlerinde tatlı bir sevinç ve heyecan dalgası geziniyordu her birinin.
Eyüp Bey kapının önünde “Kimse Yok mu?” diye seslendi. Ses alevlerin üzerine serpilmiş bir avuç su serinliğinde dağıldı havaya.
Gecekondunun kapısını kucağında sevimli çocuğu ile bir kadın açtı. Başındaki örtüyü çelme yaparak arkadan bağlamış olan kadın kırk yaşlarında gösteriyordu. İçerden bir bir koşan çocuklar, analarının etrafında oğul veren bir arı salkımı oluşturdular.
Daha adımımızı atar atmaz yoksulluğun buz gibi yüzüyle karşılaştık.
Tabandaki eski halıfleks bütünüyle yapıştığı betonun girinti ve çıkıntılarını olduğu gibi gösteriyor, tavandaki kartonlar yağan yağmurlardan eğri büğrü, leke leke görünüyordu. Mutfağın penceresi delik deşik bir naylonla kapatılmış, tuvaletin penceresinde o naylon da yoktu. İçerde cirit atan farelerin lime lime ettiği konu komşunun verdiği bir- iki eski kanepe, küf kokusunun buğusunda boğulan bir iki yorgan…
Babaları, borç yüzünden hapse girmiş 6 çocuk ve dul bir kadın.
Eğri büğrü teneke ve tahtaların yarıklarından yağdığında yağmur, doğduğunda güneş girmiş, rüzgarsa; istediği her yerden her an yol bulabilmiş ama mutluluk kapısına bile uğramamış bu gecekondunun.
Acılar, iniltiler, hastalıklar, ağrılar, umutsuzluklar, çaresizlikler ve küf kokuları yükseliyor.Çaresizlik ve acı var bu insanların yüzlerinde.

Bir anne ki… Hüzün meleği bir kadın…

Adının Bahar olduğunu öğrendiğimiz bu kadın güz gülleri gibi hiç bahar görmemiş. Gözyaşları sürekli süzülüyor yanaklarından. Sık sık ufku seyreder gibi uzaklara takılıp kalıyor gözleri.
Sokakta oynayan çocuk sesleri doluyor içeriye. İki sokak ilerde kurulu semt pazarından satıcıların sesleri duyuluyor. Abla domates üç lira, kiraz 5 lira… bu sesler çok uzak onlara.
Pazar çok uzaklarda.
Pazar dağıldıktan sonra artıkları toplarken başlıyormuş onların Pazar sevinci.

Yeni elbiselerini giyen, oyuncaklarına kavuşan çocukların sevinci görülmeye değerdi. Evin içinde mutluluk yeniden gezinmeye başladı. Hele ‘sütümü neden kedilere veriyorsun?’ diye ağlayan küçük Mertcan’ın sevincine diyecek yoktu. Bir şefkat meleği gibi çocukların birini bırakıp diğerini kucaklayan Nermin Hanım; “Mertcan kim bilir, belki de annenin, kediye olan o merhameti çekti bizi buraya” diyor. “Anne-babamın rızası yoktu, şimdiki eşimle evlenmeme” diye başlıyor sözlerine Bahar Hanım. “Seviyordum, kaçtım, şimdi çok pişmanın ama benim bunları düşünecek kadar bile vaktim yok.”

“Hayatı hep günü birlik yaşıyoruz. Konu komşu ne verirse onunla yetinmeye çalışıyoruz. Soğuktan bir birimize sokuluruz geceleri, yıllardır elektrik yanmıyor evimizde, mum bulamadığımız geceler akşamdan yatarız. Karanlıkta ne yapabiliriz ki…
Aç yattığımız günler çok oldu. Gece uykularında kaç kere fare ısırdı çocuklarımı. Kaç gece çığlık atarak uyandı yavrularım. Biriken kirli çamaşırları, bulaşıkları falan bir yana bırakın. Altı çocuk nasıl ısınır? Akşamları mum ışığında nasıl ders çalışır da sabah okula gider?
Artık tükenmiştim. Çaresizdim.
” Ablam, ‘Kimse Yok mu derneğine mektup yazalım’ dedi. O da çok üzülüyordu halimize. Ama elinden fazla bir şey gelmiyordu. Onun da kocası gündelikçi. İş bulursa gidiyor.
Ablam, bir akşam eve geldiğinde baktı ki biz karanlıkta oturuyoruz, çok üzüldü. Gitti mum aldı geldi bakkaldan. O mumun gözyaşlarında başladık yazmaya; Adım bahar, 29 yaşındayım. 6 çocuğum var. Dördü okula gidiyor. Çok zor durumdayım. Kocam, borçları yüzünden hapiste. Evimizde elektrikler kesik. Çocuklarım ödevlerini yapamıyor. Pazara çıkamıyorum. Evimiz derme çatma bir gecekondu, durulacak gibi değil. Camları yok, tavan akıyor, rutubetten ve soğuktan çocuklarım hep hasta oluyor. Artık gücüm tükendi, ne olur bana da bir yardım eli uzatın.
Bahar
Ablam ertesi gün mektubu postaya verdi. Açıkçası benim pek umudum yoktu. Ablam “mutlaka cevap verirler” dedi. Her kapı çalışında geldiler, diye koşuyordum. Aradan bir hafta geçti, geçmedi. Bir gün yine kapı çaldı, koştum. Aman Allah’ım! Ellerindeki yardım paketleri ile bir bayan bir erkek bana tebessüm ediyorlardı. Üzerlerindeki yeleklerde Kimse Yok mu? Yazıyordu.
Şaşırmıştım.
Sevinçten ağlamaya başladım.
Çocuklarım, “oh evimize elektrik gelecek, lambalar yanacak” diye bir birine sarılarak çığlık attılar.
Komşular hayırlı olsun’a geldiler.
“Elektriklerimiz açıldıktan sonra da Nurşen Hanım adındaki bir Kimse Yok mu gönüllüsü ampul getirip takıncaya kadar yine mumla idare etmek zorunda kaldık. Çünkü ampul alacak paramız yoktu.”

Yüreği yorgun Bahar Hanım sözlerinin sonunu getiremedi.
Sustu.
Omuzuna düşen kırmızı çiçekli yazmanın ucuyla gözlerini sildi.
“Üzülme artık Bahar Hanım o kasvetli günler geride kaldı.” Diye söze girdi Eyüp Bey.

” Bir hayırsever vatandaşımız evin yapımını üstlendi. Bir kaç gün sonra rutubetten duvarları kabaran, içinde fareler dolaşan bu ev yeniden yapılacak. Eşyalar yenilenecek, çocuklarımız huzur içinde okullarına gidecekler.”
Sizler için başlattığımız “Onların gözyaşları dinsin” kampanyamıza ardı arkası kesilmeyen bahar yağmurları gibi yardımlar yağıyor, “Marmara 5777″ diye SMS hesabı açtık.
“Size benzemez ne yoksul insanlar var. Tekerlekli sandalyesi olmadığı için dışarıya bile çıkamayan, rutubet fışkıran fersiz evlerde sürünerek ihtiyaçlarını görmeye çalışan güneş mahrumu insanlar…
Ağır şeker hastalığından dolayı gözlerini kaybeden, nefes darlığı için kullanacağı spreyini dahi alamayan nefes alma-verme savaşında hastalar…
Yoksulluk yüzünden bozulan yuvalar, yitirilen akıllar, işsizlikten intihar eden kocaların geride bıraktığı çaresiz dul kadınlar, öksüz çocuklar…
Bütün bunlar çok uzaklarda, Afrika’da ya da Antartika’da değil, İstanbul’da, Üsküdar’da, Ümraniye’de, Kadıköy’de, İçerenköy’de, yani içimizde…
Marketler evlerinin bitişiğinde ama kutuplar kadar uzak bu insanlara.
Modern hastanelerin diplerinde; ağrı, sancı ve yoksulluğun pençesinde inliyorlar ama bir adım öteye seslerini duyuramıyorlar.”
Bahar Hanım’ın evinden ayrılma vaktimiz gelmişti.
Dışarı çıktığımızda acıları seyretmekten yüreği yorgun bir ana gibi, beli bükülmüş incir ağacı karşıladı yine bizi.
Bahar güneşinde parlayan her bir yaprağı bir göz olmuş yine ağlıyordu.
Ama bu defa sevincindendi ağlaması.


Harun TOKAK
Devamını Oku

27 Mayıs 2012 Pazar

Gün Olur Evlatlar da Döner

Gün Olur Evlatlar da Döner


Gurbet
Stuttgart Frankfurt hattında seyreden hızlı trendeyim. Tırısa kalkmış bir küheylan gibi rayların üzerinden kayıyor tren. Bahar yağmurlarında ıslanan ağaçlar ilkyazın özlemi içinde… Tren, uğradığı istasyonlarda söyle biraz duruyor, sonra bütün hızıyla yine yoluna devam ediyor. Uzak tepelerde, bereketi ovalara amirane bakan şatolar muhteşem görünüyor. İlk yaz çok yakın…
Gittiğim ülkelerdeki şehirlerarası seyahatlerimde hızlı tren tercihimdir.
Daha güvenli olmasının yanında çocukluk yıllarımı da çağrıştırırlar bana. Yıllar öncesinin anılarına alır götürür o trenler beni. Yolculuk boyunca dumanlarını göklere savuran kara trenler geçer içimden. Bir zamanlar, bir eliyle beyaz yaşmağının ucuyla gözlerinde biriken yaşları silen, bir elini hafifçe sallayarak beni uğurlayan gözü yaşlı anama götürür o trenler. Vagonlarla vuslat taşır, vagonlarla gurbet taşır trenler. Tren bir sevinç dalgası gibi akıyor yeşilliklerin arasından. Yan koltukta Kumral saçlı bir kadın sevimli çocuğuna bir şeyler yediriyor.
Lokmayı çocuğuna her verisinde çocuğuna öyle bir şefkatle bakıyorken anlatamam. Sımsıcak sarıyor bakışlarıyla yavrusunu. Akşam, Frankfurt’ta anneler günü vesilesiyle konferansım var. Notlarıma bakıyorum. Yavuz Bülent Bakilerin “Anamın duaları üzerimde olmasa yıkılır sırtımı verdiğim duvar” sözü ilişiyor gözüme. Sonra Peyami Safa’nın “Saadetime herkes ama felaketime sadece anam ortak.” sözü geliyor aklıma.
Kendi notlarıma bakıyorum:
“Anne kendi dünyasında bir kutup varlıktır. Yuvada her şey onun etrafında döner. O ise kutup yıldızı gibi kendi çevresinde döner. Simaları cennetteki hurilerin yüzleri kadar uhrevi, bakışları melekler kadar derin, duyguları duru,
Suyu toprağı havası ötelerden getirilmiş mübarek bir zeminin gülleri gibi,
Şefkatle köpüren bir deniz gibi, tehlikelere karşı bir dağ gibi dik duran bir halleri vardır.
Bazen içinde yıldızların kaynayıp oynaştığı gökler kadar derindirler. Bazen içinde lavlar kaynayan bir yanardağ, bazen, içinde çayların ırmakların şırıltılarının duyulduğu bir bahardırlar…
Gözlerimizin aydınlığıdır anneler.
Doğu edebiyatında aşkı anlatan en önemli mecaz, ateş ve pervanedir. Pervaneler yanacağını bildiği halde döner durur ateşin etrafında. Anneye gelince onun gölgesi bile yakar.
Gökkubbe altında ne varsa onun eli hepsinin üstündedir.
Nitekim cennete giden yol bile onun ayaklarının altından geçer.
Eğer şu varlık âleminde her şeyin bir ruhu bir cevheri varsa, evladın ruhu da cevheri de analardır. Anayı hayatından çıkarmış bir evlat ölüdür.
Onlar bereket kaynağıdır.
Peygamberimiz, anne babası yanında ihtiyarladığı halde cenneti kazanamayan insana intizar ediyor.
“Burnu sürtülsün…”
Evlat tir tir titremeli…
Günümüzde annenin ne kadar hırpalandığını, ailenin nasıl dinamitlendiğini düşünüyorum.
Hüzünle notlarımı kapatıp Kuran okumaya başlıyorum. Bir ara esmer yüzlü bir servis elemanı basımıza dikilerek Almanca bir şeyler söylüyor. Yol arkadaşım Selçuk bey çeviriyor: bir isteğiniz var mı?
Teşekkür ediyoruz.
Biraz sonra servis arabasıyla yolcuların siparişlerini getiriyor. Elindeki kâğıda bakarak tek tek dağıtıyor. Dikkatinin biz de olduğunu gizlemiyor. Tekrar gözden kayboluyor.
Az sonra gelip yine başucumuzda duruyor. Bu defa güzel bir İstanbul ağzıyla, “Siz Türk müsünüz?” diye soruyor, “Sizi biraz önce Kuran okurken gördüm, ben Ağrılıyım, adım Duran, bu trende çalışıyorum. Ekmek parası işte… Futbolcuydum ama dizlerimdeki ağrılar daha fazla izin vermedi top koşturmama ben de buraya geldim. Her sabah uyanırken memleketimdeymişim gibi geliyor. Ülkemde olmadığımı anlayınca bir hüzün çöküyor üzerime. En çok da annemi özlüyorum.”
O anlatırken İbrahim Sadri’nin sesini duyuyor gibi oluyorum; Bir kampana çalar analar, ağlar Oğul oğul çocuklar öksüz gelinler dul.
Aksam olur hüzün çöker
Omuzlarım bir bir düşer
Sirkeci’den tren gider
Gözyaşımı döker gider
Sirkeci’den tren gider
Erzurumlu Duran
Ankaralı Burhan gider
……………………
Sirkeci’den tren gider
Bir yaldızlı Kuran gider…
Hızlı tren tatlı tıkırtılarla akıyor rayların üzerinden. Hiç ummadığımız bir anda karsımıza çıkıveren Ağrılı Duran’la sohbetimiz koyulaşıyor:
“Bu gurbet ellerde kaybolup gidiyoruz. İlk geldiğimde ben de namazlarımı kılıyor, orucumu tutuyordum. Ama zaman içinde bir çiçek gibi solup gidiyoruz. Burada çiçekler bile bizimkiler gibi kokmuyor.” Ağrılı Duran’ın bu gurbet ellerde kayboluyoruz sözü, yıllar önce bir televizyon kanalında dinlediğim bir anne oğul hikâyesini tedai ettiriyor.
Olay Almanya’da geçiyor.
Konuşmasında kocasının olmadığı anlaşılan bir kadın, sözü sohbeti dinlenen bir Hoca efendiye oğlundan yakınıyor: “Hoca Efendi! Oğlum her gün beni dövüyor, artık dayanacak gücüm kalmadı. Benim evladım böyle değildi. Pırıl pırıldı. Çok saygılıydı. Karsımda konuşmaya utanırdı. Ana dedi mi bir daha ana dökülürdü dudaklarından. Ama oğlumu buralarda kaybettim Onu tanıyamıyorum. Her aksam içip içip geliyor ve beni dövüyor, içki parası istiyor.”
Hoca: ” Anacığım ben ne yapabilirim ki! İyisi mi sen polise başvur, seni bu sıkıntıdan ancak polis kurtarabilir.”
“İyi de ya karakolda döverlerse yavrumu.” “İyi de anacığım o seni her gün dövüyor.”
“Ama ben anayım.”
“Anacığım ben ne yapabilirim ki!”
“Ben de sen de bir çare vardır diye sana gelmiştim.” Ananın bu son sözü iyice perişan ediyor hoca efendiyi.
Başını ellerinin arasana alarak düşünmeye başlıyor. Aman ya Rabbi! Bu nasıl bir şey böyle! Her gün dayak yiyor yine de ya döverlerse diyerekten oğlunu polise teslim etmiyor. Allah o anda kalbine bir şeyler ilham ediyor.
“Anacığım bu derdin bir çaresi var ama bende değil sende diyor.”
“Nedir hoca efendi, söyle” diyor kadın. Bu günden itibaren her gece kalkıp abdest alacaksın ve iki rekât namaz kıldıktan sonra ellerini Yaradan’a açıp;
“Allah’ım oğlumu bana geri ver diye yalvaracaksın, gün gelir evladın sana geri döner.” “Yaparım hoca efendi, yaparım… Hay Allah razı olsun, diyor.” Aradan bir yıl kadar bir zaman geçiyor. Kâbe yollarındaki bir kafilede kadın hoca efendi ile karşılaşıyor.
“Hoca efendi beni tanıdın mı?” diyor kadın.
“Tanıyamadım.”
“Hani oğlum için gelmiştim sana, oğlumu Allah bana geri verdi.”
“Nasıl oldu bu?”
“Bir sabah oğlum yanıma geldi, elime ayağıma kapandı. ‘Anacığım ne olur bana hakkinin helal et, sana çok çektirdim.’ diye yalvarmaya başladı, Hem ağlıyor hem de ne olur anacığım hakkini helal et diye ağlıyor.
Gece rüyasında nur yüzlü bir insan ‘yeter anana ettiğin eziyet! Kalk ondan helallik dile!’ demiş.”
“Peki, oğlun nerde simdi?”
“O da burada. Bak su ilerideki genç. Gel oğlum senin bana geri dönmene vesile olan Hoca efendiye bir teşekkür et, dedim ama utandığından gelemiyor.
Sen git ana hoca efendiyi sevindir, beni zorlama, dedi.
Oğlum tutturdu illaki ben sana sırtımda Kâbe’yi tavaf ettireceğim ve sen sırtımda iken rabbime yalvaracağım, Allah’ım ne olur beni affet, diye.
Hoca efendi evladım, Allah senden razı olsun! Sen olmasaydın ben evladımı yitirmiştim. Senin sayende evladım geri döndü.”
Nur yüzlü hoca efendi hüzünlü:
Döner anacığım döner, gün olur evlatlar da döner.

Harun TOKAK
http://haruntokak.com/2012/05/27/gun-olur-evlatlar-da-doner/
Devamını Oku

21 Mayıs 2012 Pazartesi

Acının Tarihi


Baharın son günleri…Ümit Burnu’ndayım. Koç sürüsü dalgalar, kayalarla toslaşıyor.
Foklar bahar dansında.
Yıllardır bıkmadan usanmadan yorgun yolcularını gözleyen deniz feneri, yükseklerden bakan bir şahin gibi ufukları gözlüyor. Kavisli, kıvrımlı dar patika yolları tırmanarak yanına varıyorum. Bir enin devesi gibi inliyor deniz feneri.
Beni görünce gönlüne göre bir sırdaş bulmuş gibi dile geliyor;
“Benim kaderimdir yalnızlık… Bazı geceler okyanusların korkunç uğultularında ürperir yüreğim. Bazen ansızın bir sağanak bastırır; bir karasu iner gözlerime, bazen bulutlar yıldırımlar kusar üzerime, bazı geceler yıldızlar küser…
Fakat en zor şartlarda, en acı hallerde bile hep görevimin başında olurum.
Bende acının tarihi, bir gün bu siyah insanların ülkesine çıkagelen beyaz insanlarla başladı.
Keşke o uğursuz günü hiç görmeseydim. O gelen gemilere ışıktan elimle işaret verip, yön göstermeseydim.
Hala o uğursuz günün vicdan azabıyla kaynar yüreğim.
O gemilerden inenlerin yüzü beyazdı ama içlerinin karanlığını görmek için çok beklemeyecektim. Gözlerindeki vahşeti gördü yüreğim. Şuradan, az öteden koştular Kara Kıta’nın içlerine doğru. Beyaz adamlar, ellerinde kırbaçlarıyla, sopalarıyla, zincirleriyle, köpekleriyle ve silahlarıyla çıktılar siyah inci avına.
Kadın erkek çoluk çocuk demeden milyonlarca siyahı zincirlere vurdular. Direnenlerin kolları budandı.
Yerlerde sürüklenen analar, bir daha göremeyecekleri yavrularının arkalarından öylece bakakaldı. Köle pazarları kuruldu, okyanus sahili boyunca yüzlerce köle transfer kalesi inşa edildi.
Kara Kıta’nın kara bahtlı köleleri beyaz adamın ülkesine doğrudan götürülmedi. “Ehlileştirmek” için önce Batı Hint adalarına, Karayiplere sevkedildi.
Elleri ve ayakları ayrı ayrı gerilerek bağlanıyor, sonra iplerin ucundaki ağır kütükler serbest bırakılınca ani çekiş darbesiyle kollardaki ve bacaklardaki eklemler yerinden çıkıyor ve esiri dörde ayırarak param parça ediliyordu.
Hamile kadınlara bunları seyrettiriyorlardı. Böylece kadınların duyduğu korku ve üzüntü henüz doğmamış olan siyah bebeğe geçiyordu.
Bu korkular işte şu anda siyah insanın içinde taşıdığı korkudur. Beyaz adam, bu topraklara sadece hazineleri için yaklaştı ve kolonileştirmek için parça parça böldü.
Beyaz adam, 15 milyon siyahı köle yapmak için tam yüz milyon siyaha kıydı.
Keşke sana denizlerin dibini gösterebilseydim.
Kara kara bedenleri, kıpkızıl kanları, tepiklerle çomaklarla parça parça edilmiş kemikleri! Hasta düştüklerinde kollarından tutulup denize fırlatılan o hamile siyah kadınları…
Kolayına yaşayıp gitmek için en iyi yolun önlerindeki köle gemisinin ardını bırakmamak olduğunu bilen köpek balıklarına yem olsun diye denizin göbeğine atılıveren zavallı kadınlar…
Beyaz efendiler ülkelerine getirdikleri siyah köle kadınlara kuşaklar boyunca tecavüz ettiler. Siyah insan gerçek rengini yitirdi. Siyah ana kendi çocuğunu büyütme şansına sahip değildi. Çocuk annesinden ayrı bir yerde yetiştirilerek, geçmişi ve kültürel mirası konusunda kimliksiz yetişiyordu. Böylece beyaz adam emeline kavuşuyordu; böyle büyüyen çocukların hemen hepsi öylesine korkak, öylesine çekingen, öylesine içine kapanık ve öylesine yüreksiz oluyordu ki…
Beyaz adamın ülkesine köle taşıyan gemilerden birinin adı İsa idi. Siyahların dudaklarında bir şarkıdır hep; “İsa’ya doğru koşalım.” İsa, işte o geminin adıdır.
Kendi toprağında, özgür insanlar iken köleleştirilen, kendi bağlarında bahçelerinde çoluk çocuğu köle olarak çalışan; verilen işi yetiştiremediğinde akşam bir salatalık gibi kolu bacağı kesilen insanların çığlıkları yıllarca yüreğimi parçaladı durdu.
Beyaz adam sadece Kongo’da 8 milyon siyahın kol ve bacağını çaprazlama kesti. Asit kuyularına atarak yaktı. Diğer ülkelerde de durum bundan farklı değildi.
Kendimi kederli günlerini biraz daha uzatmak için kırlarda çalı çırpı toplayan, kapı kapı dolaşıp ekmek dilenen yaşlı, beli bükülmüş bir kadına benzetiyorum…
Atlas Okyanusu’nun yosun kokulu rüzgârları beş yüz yıldır kederli şarkılar taşıyor yorgun yüreğime. Yüzyıllar boyunca günah tarih yazdı, iyilik suskun durdu. Gidenlerin derdi yetmezmiş gibi bir de burada kalanların başına gelenler dağlar yüreğimi.
Soveto denilen teneke evlerde yaşayan milyonların hayatı hep günübirliktir. Geleceğe dair hiçbir umutları, planları yoktur.
Üstü açık lağım kanalları, hastalık, ölüm eksik olmaz oralarda. Yakıcı güneş ışıkları teneke barakaları fırına çevirir; sıtma, dizanteri, tifo, AIDS bırakmaz yakalarını.Ortalama yaşam süresi 42′dir.
Beyaz Efendi hala üstündür, daima güçlüdür, her zaman saygıya layıktır. Ayrı sofralarda oturur, ayrı arabalara biner, ayrı evlerde yaşar onlar.
Umut Burnu’ndan ufuklara bakan deniz fenerini dinlerken ağaran saçlarıma art ardına damlalar düşmeye başladı.
Baktım Deniz feneri ağlıyordu; hıçkırıklar boğazında düğüm düğümdü;
“Siyahlar, vahşi hayvanlardan daha kötü muamelelere tabi tutuldu…
Peki neden?”
Beyaz adam kara kıtadan 1950_li yıllarda fiziki olarak çekilse bile, onun torunlarının bugün de siyah adamı rahat bıraktığını söyleyemem.
Bu gün Kara Kıta’nın hemen her yerinde yaşanan keder de yine beyaz adamın kirli ayak izlerine rastlamak mümkün.
Daha birkaç yıl önce Kongo’da üç milyon kişi öldürüldü.
Ruanda da yüz binlerce kişi iç savaşlarda Can verdi. Darfur hiç durulmadı.
Kara Kıta’da en çok görülen şey vahşet, en az görülen şeyse merhamet. Hiç gördünüz mü, açlıktan gözlerinin feri sönmüş, dalakları şişmiş, inlemeye bile mecalleri kalmamış olan çocukları? Gördünüz mü Etiyopya’nın, Hindistan’ın, Nijer’in, Bangladeş’in can çekişenlerini?
Hep başkaları yazmış Afrika’nın tarihini.
Yorgun yüreğim, bir gün Afrika’mızın kara bahtının döneceğini hayal ederdi. Dünyada gerçekten olmaz yokmuş.
Hayallerim gerçek oldu. Bir gün Umut Burnu’ndan umut yolcuları göründü. Onlar da beyazdı ama önceki beyazlara benzemiyorlardı. Yüzleri pırıl pırıldı. Gözleri şefkatle bakıyordu.
Sezgilerim çok kuvvetlidir benim. Çok geçmeden yanılmadığımı anladım.
Anadolu’dan gelen bu beyaz adam, bir siyahın teneke evine misafir oluyor, onunla aynı sofrada yemek yiyordu. Okullar açıyor, yetimhanelere sahip çıkıyor, başını okşuyor, çölde kuyular açıyordu.
“Buralarda yumak yumak acılar var” diyerek şefkati sınır tanımayan doktorları Kara Kıta’ya çağırıyordu.
Afrika’mızın kara bahtını değiştirecek insanlar bunlar, diye düşündüm. Acının devri kapanıyor, anladım.”
Devamını Oku

10 Nisan 2012 Salı

Son sultan


Son sultan


Son Osmanlı Sultanı 
Fatma Neslişah Sultan Fatma Neslişah Sultan1921′in soğuk bir şubat günü… Sarayın son çocuğu doğar. Fatma Neslişah Sultan, derler adına.
Adına atılan 121 pare toptan Boğaz’ın mavi suları titrer. Adına para bastırılır.
Üç yıl sonra Osmanlı hanedanına sürgün kararı çıkar.
Soğuk bir mart gecesi, Çatalca İstasyonu’ndan oflaya puflaya acı bir ıslık eşliğinde dönmeye başlar yorgun trenin tekerlekleri.
Hanedanı sürgüne götürecek olan trene binmeden hemen önce, üç yaşındaki Neslişah Sultan istasyondaki bir perdenin arkasına saklanarak, “Ben saraya dönmek istiyorum” diye ağlar.
Aşklar, şarkılar, sohbetlerle bezeli güzel geceler son bulur, zaferden zafere koşan orduların uğurlandığı, karşılandığı Yıldız Sarayı’nda geçen güzel günler geride kalır. Hiç kimse nereye gittiğini bilmiyordur.
Çatalca’dan kalkan tren, dumanlarını gökyüzüne savurarak, bağrında bahar barındırmayan bir kışa doğru koşar.
Hanedan erkeklerinin çoğu askerdir. İçlerinde tabip generaller, amiraller, albaylar vardır.
Hanedanın “Osmanları” bu kara sabahın rüyasını da görmüş müdür?
Sefaletin, yokluğun, acıların kucağına doğru alıp götüren bu tren o koca çınarın hangi kökünde saklanmıştır asırlarca.
O sürgünde sadece hanedanın acı kaderi mi vardır? Yoksa bu gün Suriye hapishanelerinden yazdıkları mektuplarda;
” Sizler sıcak evlerinizde otururken biz buralarda babasının kim olduğunu bile bilmediğimiz çocukları karnımızda taşımaktan bıktık. Gelin bizi kurtarın demiyoruz ama ne olur gelin bu hapishaneleri başımıza yıkın” diyen kızlarımızın çığlıkları da var mıdır?
Balkanlarda kalan, Filistin’de kolu kırılan, Afrika’da aç kalan insanların gözyaşları da var mıdır?
Bilemiyoruz.
Osmanlı’nın en hazin sahnelerinden biri olan o sürgün yollarında kimler yoktu ki…
Yad ellerde, “Hiçbir yer, İstanbul’un güzel ve güneşli tepelerine benzemiyor” diyerek ölüp giden, cenazesi, Fransa’da bir caminin avlusunda tam on yıl, vatan toprağına gömülmek için bekledikten sonra, bir yay gibi kıvrılıp Medine’ye ilk halifenin yanına uzanıveren son halife Abdülmecit Efendiler… Gurbet ellerde yıkayacak hiçbir Müslüman bulamadığı için hasta ve sakat kızı Neriman Sultan tarafından yıkanıp kefenlenerek, bir Hristiyan mezarlığına gömülen Şehzade Mahmut Şevket Efendiler…
Bastonuna dayanarak her gün işe gidip gelirken, bir gün ameliyatta yanlışlıkla dili kesilen ve dilsiz kalmasına rağmen yine de o haliyle; bir gün babasıyla gelen insanların Türkiye’den olduklarını öğrendiğinde;
“Ne olur, beni bu halimle bırakın da babamı vatanına götürün, bu adam yanıp tutuşuyor, eğer bana bir iyilik yapmak istiyorsanız onu vatanına götürün” diye yalvaran Neriman Sultanlar…
Nice’de vefat etmeden önce;
“Bir gün müsait olursa beni vatanıma götürün” dediği için, bir kilisede cesedi tam 30 yıl bekletildikten sonra, kilise görevlileri tarafından bir Hristiyan mezarlığına gömülen Sultan Abdülhamit’in kızı, Gazi Osman Paşa’nın gelini Zekiye Sultanlar da vardır…
Sefaletten intihar edenler, belediye izin vermediği için cesedi Manş Denizi’ne atılanlar da vardır…
Mısır bir Müslüman toprağı olmasına rağmen, Türkiye’de işbaşına gelen her iktidara mektup yazarak, her türlü siyasi haktan mahrum olarak ülkesinde yaşama izni verilmesini talep eden; Boğaziçi’nde kendi halinde balıkçılık yapmaya bile razı olduğunu her vesileyle söyleyen, yıllarca hiçbir cevap alamayınca da, Osman Yüksel Serdengeçti’ye;
“Hiç değilse bir zarfın içine bir avuç vatan toprağı koyarak gönderin de bari kabrime koyayım” diyerek, gurbet ellerde “ah vatan, ah vatan” diye diye ölen Neslişah Sultan’ın babası beyefendi Şehzademiz Ömer Efendi de vardır.
San Remo’da sefalet içinde ölen, bakkallara olan mutfak borcundan dolayı, tabutunun üzerine; “bu tabut hacizlidir, borçlar ödenmeden kaldırılamaz” yazısından dolayı damadı Ömer Faruk Efendi tarafından mutfak kapısından kaçırılan Osmanlının son sultanı Vahdettin Hanlar da vardır.
Cihanın toraklarını milletinin ayakları altına seren insanlardan bir karış toprak esirgenmiş, bunca cefa reva görülmüştür.
Son yolculuklarında, ne onları omuzlarında taşıyan Müslümanlar, ne tekbir sesleri, ne tabutun üzerine örtülü bir bayrak vardır.
Gurbet ellerde yaşayan hanedanı ilk hatırlayan Anadolu’nun yiğit evladı Adnan Menderes olur.
1952′lerde NATO toplantısı için gittiği Fransa da Paris Büyükelçisini yanına çağırarak; “Osmanoğulları Ailesinin Paris’te yaşıyor olması gerek. Bunlar ne yer, ne içer, ne ile geçinir?” diye sorar.
Büyükelçi’nin hanedan hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığını gören Menderes öfke ile;
“Sana 24 saat mühlet! Ya Osmanlı ailesinin adresi ile ya da istifanla gelirsin” der.
Elçi adresle gelir.
Hanedanın ziyaretine giden Menderes gördükleri karşısında deliye döner.
Devlet-i Aliye’nin ulu Hakanı Sultan Abdülhamit Han’ın 80 yaşındaki hanımı Şefika Sultan, 60 yaşındaki kızı Ayşe Sultan ve diğer Osmanlı hanımları Paris yakınlarında bir bulaşıkhanede Fransızların tabaklarını yıkamaktadırlar. Menderes gözyaşlarını tutamaz. Şefika Sultan’ın ellerine sarılır. “anne affet bizi, geç geldik” der. Ayşe sultan sürgünden otuz yıl sonra gördüğü bu vatan evladına;
“Sen kimsin?” diye sorar.
Menderes, “ben Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanıyım” der. “Ben başbakanım” sözünü duyan koca sultan sevinçten öyle bir çığlık atar ki kalbi duracak gibi olur, bayılır. Menderes Türkiye’ye döner dönmez doğruca Cumhurbaşkanı Celal Bayar’a çıkar.
“Osmanlı hanımlarını bulaşık yıkarken gördüm. Onların Türkiye’ye dönmeleri için af kanunu çıkaracağım” der. Celal Bayar, “Adnan Bey sus! Sakın bu konuyu bir daha başka yerde açma, malum gazeteler tahrikiyle silahlı kuvvetlerin içindeki cunta Türkiye’de ihtilal yapar” der.
Menderes cebinden çıkardığı bir mektubu masanın üzerine bırakarak dışarı çıkar.
Celal Bayar mektubu açar.
“Analarının ve babalarının Fransa da hizmetçilik yaptığı bir ülkenin Başbakanı olmaktan utanç duyuyorum, istifamın kabulünü arz ederim. İmza: Adnan Menderes”
İstifadan vazgeçmesi için Menderes’e sabaha kadar yalvarılır.
Hanedan kadınlarının yurda dönmelerine izin verilmesi şartıyla vazgeçer istifadan.
İstanbul’ a dönenler arasında Sultan II. Abdülhamid’in hanımı ve kızı da vardır.
Bir sabah erken saatte Teşvikiye’deki evlerinin kapısı çalınır.
Kapıyı Abdülhamid’in kızı Ayşe Sultan açar.
Gelen kişi başbakan Menderes’tir.
“Şayet kabul buyururlarsa Valide Sultan’ı görmek istiyorum.”
Başvekil, içeri buyur edilir. Salon tam bir Osmanlı evi gibi döşenmiştir.
Başında tülbent elinde tespihliyle zikrini tamamlayan Şefika Sultan;
“Berhudar olasın evlâdım, hoş geldiniz…” der Menderes’e.
O da, “Teşekkür ederim Valide hazretleri; hoş bulduk… ” diye karşılık verir. “Beyefendi, niçin önceden haberimiz olmadı? Böyle, hazırlıksız ve gâfil avlandık”
“Zararı yok efendim. Bendeniz elinizi öperek hayır duânızı almak ve bir ihtiyacınız olup olmadığını öğrenmek için geldim.” Ayrılırken daha sonraları Yassıada da onun da hesabının sorulduğu şişkince bir zarf bırakır.
***
Rüyaları, aşkları, zaferleri ile koca bir devir geride kaldı. Yaptığı camilerin kandillerini kendi elleriyle yakan, imarethanelerin ilk yemeğini fakir fukaraya kendi elleriyle dağıtan derviş ruhlu sultanlar devri kapandı.
Gurup edeli neredeyse bir asra yaklaşmasına rağmen batışı sonrasındaki aydınlıkla içimizi ısıtan güneşin ufkumuzdaki son ışığı da birkaç gün önce bütün bütün kayboldu.
Osman Gazi’nin rüya devleti son buldu.
Devamını Oku

Yukarı git