/>

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Finlandiya’da internet temel hak oldu

Finlandiya’da internet temel hak oldu

İnternete erişim Finlandiya’da vatandaşlık hakkı ilan edildi. Konutlara 1 Mbps hızında internet erişimi sağlanması yasayla güvence altına alındı


İskandinav ülkesi Finlandiya bu adımla interneti temel hak ilan eden ilk ülke oldu.

Yapılan yasal düzenleme Finlandiya'da bulunan internet servis sağlayıcılarını, en az 1 Mbps hızında interneti kullanıcılarına sunmaya zorluyor. 1 Mbps, geniş bant teknolojisinin yaygın olduğu Finlandiya'da en düşük hız anlamına geliyor.

İletişim Bakanı Suvi Linden, “Bu kararı alırken internetin günlük hayatta Fin halkı oynadığı için oynadığı büyük rolü dikkat aldık” dedi.

Finlandiya'da internet kullanımı yoğun bir seviyeye ulaşıyor. 5 milyon 255 binlik nüfusun yüzde 85'inden fazlası internet kullanıyor.

© Deutsche Welle Türkçe
AFP/dpa, NH/MÇ
Devamını Oku

Office 2010 artık Türkçe




Geçtiğimiz Mayıs ayında kurumsal müşterilere sunulan Microsoft Office 2010, bugünden itibaren tüm Türkiye'de Türkçe olarak satışa sunuluyor.
Evde, ofiste ve okulda herkesin hayatını kolaylaştıran özellikleri ile Microsoft Office 2010, bireysel kullanıcılar ve işletmeler için üç farklı paket halinde kullanıcılarla buluşuyor.
Beta sürümünü 8 milyon kullanıcının test ettiği Microsoft Office 2010 bugünden itibaren tüm Türkiye'de Türkçe olarak satışa sunuluyor. Kurumsal müşterilerin Mayıs ayından beri kullandığı Office 2010, bugünden itibaren teknoloji marketlerinde ve Microsoft işortaklarında Türkçe olarak satışa sunuluyor. Bireysel kullanıcılar ve işletmelere yönelik üç farklı paketi bulunan Office 2010 Türkçe'nin hayatı kolaylaştıran özellikleri, yenilikçi teknolojileri ve zengin araçları bütün kullanıcılara çok geniş bir ufuk açıyor. Microsoft'un Word, Excel gibi uygulamaların web tabanlı olarak kullanılmasını sağlayan Office Web Apps ise Aralık ayında Türkçe olarak sunulacak.
Microsoft Office 2010, kullanıcıların işte, evde veya okuldaki çalışmalarını en iyi şekilde yürütmeleri için güçlü ve yeni araçlar sunuyor. Kullanıcı bilgisayardan uzak olduğu zaman Web tarayıcısı veya bir akıllı telefon üzerinden Office dosyalarına erişebilirken, aynı zamanda düzenlemeler de yapabiliyor. Farklı yerlerdeki kullanıcıların da aynı anda dosya paylaşarak ve düzenleyerek birlikte çalışmalarını kolaylaştıran Office 2010, yükseltilmiş güvenliği ve güçlendirilmiş performans yenilikleriyle de kullanıcıların verimliliğini artırıyor.
Bireylere ve kurumlara verimlilik artışı sunan Microsoft Office 2010, kullanıcılara önemli yenilik ve değişikliklerle birlikte geliyor. Yeni bilgisayarlar ile birlikte Microsoft Office’i denemek ve satın almak oldukça kolaylaşıyor. Microsoft’un not defterlerinin yerini almasını hedeflediği dijital not alma uygulaması OneNote ise artık tüm paketler ile birlikte sunuluyor. 
Yeni bir bilgisayar satın alınırken Office 2010’u da uygun maliyetle satın alınabilmesi için Microsoft, Ürün Anahtarı Kartı (Product Key Card - PKC) adı verilen yeni bir ürünü piyasaya sürüyor. Bilgisayar alımından bağımsız olarak herhangi bir zamanda satın alınabilen PKC, Office 2010 imajı önceden yüklenmiş yeni bilgisayarlarda, satın alınan paketin hızlıca kullanımını sağlıyor. 
Farklı ihtiyaçlara üç farklı paket 
Office 2010 bireysel kullanıcılar ve işletmeler için üç ayrı paket halinde satışa sunuluyor. Office Ev ve Öğrenci 2010 öğrencilerin, evde bilgisayar kullananların yaşamlarını kolaylaştırmak için hazırlandı. Bu paketle öğrencilerin evde çalışmaları ve birlikte ödev yapmaları çok kolaylaşıyor. Bu sürümde Word, Excel, PowerPoint ve OneNote uygulamaları bulunuyor. Aynı hanede üç farklı bilgisayara kurulabilen sürüm, ticari amaçlar için kullanılamıyor.
KOBİ'lere yönelik olarak özel bir fiyatla sunulan Office Ev ve İş 2010 paketi ise mali analizler, teklif hazırlama, güvenli e-posta, müşteri sunumları hazırlama ve toplu e-posta gönderimi gibi ihtiyaç duyulan tüm temel işlemleri gerçekleştiriyor. Office Ev ve İş 2010 Word, Excel, PowerPoint, OneNote ve Outlook uygulamalarını da içeriyor.
Office Professional 2010 ise Office'ten en fazla verimi alabilmek için tasarlanmış bir ürün olarak veritabanı uygulaması Access ile işletmelerin temel uygulama ve geliştirme ihtiyaçlarını karşılıyor. Bir kullanıcının ana ve taşınabilir PC'lerine yüklenebilen Office Professional 2010'da Word, Excel, PowerPoint, OneNote, Outlook, Access ve Publisher uygulamaları bulunuyor.
Ürün Anahtarı Kartını Al; Tam Sürümü Çalıştır
Office 2010 için Ürün Anahtarı Kartı (Product Key Card - PKC), Kutu Ürün (FPP) ve kurumlar için Toplu Lisanslama olarak üç farklı lisanslama yöntemi bulunuyor. Yeni bir lisanslama yöntemi olan Ürün Anahtarı Kartı satın alınan paketi bilgisayarda etkinleştiriyor. Office 2010 imajı önceden yüklenmiş yeni bilgisayarlar için tasarlanan PKC,  kutu ürünlere göre fiyat avantajı sunuyor. Microsoft Office Ev ve Öğrenci 2010, Microsoft Office Ev ve İş 2010 ve Microsoft Office Professional 2010 ile kullanılabilen PKC, imaj ön yüklü bilgisayar için yalnızca 1 etkinleştirme sağlıyor. 
Bir tıkla Office 2010 güncellemesi
Word ve Excel'in limitli sürümlerini içeren ve bir reklam penceresi bulunan Office Starter 2010, yalnızca yeni PC'ler ile birlikte sunuluyor. Microsoft Works'ün yerini alacak olan Office Starter 2010, yeni bilgisayar açılır açılmaz kullanılabiliyor. Kullanıcıların daha sonra Ürün Anahtarı Kartı veya Kutu Ürün ile tam sürüm Office paketine geçiş yapmaları mümkün oluyor. 
Office 2010'un deneme sürümü ise www.office.com adresinden indirilebiliyor. Yeni deneme yöntemi "Tıkla-Çalıştır" ile kurulum yapmaya gerek kalmıyor. "Tıkla-Çalıştır", Internet'e bağlanıldığında otomatik olarak kullanılan özelliği indiriyor. Tıkla-Çalıştır sayesinde önceki Office sürümü kullanılırken, istendiği takdirde 2-3 dakikada Office 2010'u kullanmak mümkün hale geliyor. 
Office 2010 yazılımları ile PC, Internet ve mobil platformlarda sağlanan çalışma kolaylıkları hakkında merak edilen her türlü sorunun yanıtı www.officeheryerde.com adresinde bulunuyor.
Devamını Oku

27 Ağustos 2010 Cuma

Türkiye, dünyada internet saldırısı alanında en riskli ülke



En Riskli Ülke Türkiye


Güvenlik firması AVG'nin yaptığı araştırma ülkemizin aslında ne kadar tehlikeli olduğunu gözler önüne serdi. Yapılan araştırmada ülkemiz dünyada en çok online saldırıya maruz kalan ülke olarak bildirildi.
AVG'nin Türkiye'deki her 10 müşterisinden 1'i yıl içinde online saldırıya uğradı. Türkiye'yi 14'te 1 ile Rusya, daha sonra ise Ermenistan, Azerbaycan ve Bangladeş takip etti.
Sıralamada İngiltere 63'de 1, ABD 48'de 1 ile alt sıralarda yer alırken dünyanın en güvenli ülkesi 404'te 1 ile Japonyo oldu.


Bilgisayar yazılım ve donanım güvenliği şirketlerinden AVG Technologies, dünyada ilk kez hazırladığı Global Tehdit Endeksi'ni açıkladı. Dünyada internet kullanıcılarının bir virüs ya da kötü amaçlı saldırılara maruz kalma riskini ortaya koyan araştırmada en tehlikeli bölge Kafkasya bölgesi çıktı. Bu bölgede yer alan Türkiye, Rusya, Ermenistan ve Azerbaycan, en riskli ülkeler olarak göze çarpıyor. Endeksin dünya genelindeki en riskli ülkeler sıralamasının başında ise saldırıya maruz kalma riski yüzde 10 olan Türkiye geliyor.

Araştırmada internete en güvenli şekilde girilebilecek ülkelerin başında ise Japonya geliyor. Araştırmada ortaya çıkan ilginç bir bulgu ise en güvenli ilk 10 ülkenin 7 tanesi Afrika'da bulunması. En güvenli kıta sıralamasında ise ilk sırayı Güney Amerika alırken, en riskli kıta ise Kuzey Amerika olmuş.

DÜNYANIN HERHANGİ BİR YERİNDE SALDIRIYA UĞRAMA İHTİMALİNİZ 73'TE 1

Dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir günde çevrimiçi olarak bilgisayar başındayken saldırıya uğrama ihtimaliniz ise 73'te 1. AVG Tehdit Laboratuvarı tarafından hazırlanan Global Tehdit Endeksi, 144 faklı ülkeden 100 milyon AVG kullanıcısından elde edilen bilgiler doğrultusunda hazırlanmış. Elde edilen bilgiler, Temmuz ayının son haftasında meydana gelen tehditleri incelemesine de yardımcı oluyor.

AVG şirketi bu çalışmayı, Temmuz ayının son haftasında gerçekleştirmiş. Sıralamanın ve ülkelerdeki tehditlerin zamana göre değişebileceğine dikkat çekiliyor. Global bir güvenlik yazılımı üreticisi olan AVG'nin, 170 farklı ülkeden 110 milyondan fazla kullanıcısı bulunuyor.

EN RİSKLİ ÜLKE TÜRKİYE

Araştırmada ortaya çıkan bazı sonuçlar ise şöyle: En riskli ülkeler sıralamasının başında Türkiye geliyor. Türkiye'de her 10 kullanıcıdan biri saldırı tehdidi altında. Türkiye'yi 14'te 1 saldırı oranıyla Rusya takip ediyor. 24'te bir saldırı oranıyla Ermenistan ve 39'da bir saldırı oranıyla Azerbaycan da üçüncü ve dördüncü sırayı oluşturuyor.

İnternet kullanıcılarının risk altında oldukları diğer bölgeler arasında 41'de 1 oranıyla Bangladeş, 48'de 1 oranıyla Pakistan, 83'te 1 oranıyla da Laos ve Vietnam bulunuyor.

EN RİSKLİ BATI ÜLKELERİ PORTEKİZ VE ABD

Batı ülkelerinden en riskli ülkelerden biri olarak ABD göze çarpıyor. ABD, 48'de 1 saldırı oranıyla en riskli ülkeler arasında 43'te 1 oranıyla sekizinci sırada olan Portekiz'in ardından dokuzuncu sırada bulunuyor. Saldırı oranı 63'te 1 olan ve dünya sıralamasında 31'inci olan İngiltere ikinci riskli Batı ülkesi olurken 75'te 1 saldırı oranıyla Avustralya 37'nci, 83'te 1 saldırı oranıyla Almanya 41'inci sırada bulunuyor.

EN GÜVENLİ İNTERNET SİERRA LEONE'DE

Araştırmaya göre en az saldırının olduğu ülke olarak, 692'de 1 oranıyla Sierra Leone en güvenli bölge durumunda. Nijer de 442'de 1 saldırı oranıyla en güvenli ülke olarak dikkat çekiyor. Araştırmaya göre internet saldırılarının az olduğu ülkelerde düşük band internet bağlantısı bulunuyor. Ancak geniş bandlı internet bağlantısı ve çok sayıda kullanıcı olmasına rağmen Japonya, 404'te 1 saldırı oranıyla en güvenli ülkeler arasında yer alıyor. En güvenli ilk 20 ülkenin arasında 248'de 1 saldırı oranıyla Tayvan, 241'de 1 oranıyla Arjantin ve 224'te 1 oranıyla Fransa dikkat çeken ülkeler arasında.

EN GÜVENLİ KITALAR GÜNEY AMERİKA VE AFRİKA

Elde edilen bulgular kıtalara göre sınıflandırıldığında saldırıya maruz kalma ihtimalinin en yüksek olduğu kıta, 51'de 1 oranıyla Kuzey Amerika olarak belirlenmiş. Burayı 72'de 1 saldırı oranıyla Avrupa takip ediyor. Pasifik bölgesi de dahil edildiğinde Asya 102'de 1 saldırı oranıyla sıralamada üçüncü olurken, en güvenli kıtalar ise 108'de 1 saldırı oranıyla Afrika ve 164'te 1 saldırı oranıyla Güney Amerika olmuş.

En güvenli ilk 10 ülkenin 7'sini de Afrika ülkeleri oluşturuyor. Güney Amerika ülkelerinin tamamında saldırıya uğrama ihtimaliniz 100'de 1'in üzerinde. En riskli Güney Amerika ülkesi olan Peru'da saldırı ihtimali 131'de 1. Peru, 142 ülkenin yer aldığı sıralamada da 78'inci sırada bulunuyor.

Araştırmaya göre en riskli ülkeler sıralaması şu şekilde:

1 - Türkiye, 10'da 1

2 - Rusya 15'te 1

3 - Ermenistan 24'te 1

4 - Azerbaycan 39'da 1

5 - Bangladeş 41'de 1

6 - Laos 42'de 1

7 - Vietnam 42'de 1

8 - Portekiz 43'te 1

9 - ABD 48'de 1

10 - Ukrayna 48'de 1

10 - Pakistan 48'de 1

Kıtalarda saldırıya maruz kalma oranları:

Küresel - 73'te 1

Kuzey Amerika - 51'de 1

Avrupa - 72'de 1

Asya (Pasifik dahil) - 102'de 1

Afrika - 108'de 1

Güney Amerika - 164'te 1.

(CİHAN)

ZAMAN
Devamını Oku

26 Ağustos 2010 Perşembe

Endişeye gerek var!




Endişeye gerek var!

Kabe’yi yıkıp yeniden yapıyorlar. Hacerül Esved 40 parça, her biri başka yerde.
Ya hu Kabe çevresinden çakıl taşı bile alıp başka yere götüremezsin.. Hacerül Esved tek parça değil artık. Plastik bir gövdeye oturtulmuş taşlar var orada sadece..
Zemzem derseniz, doğal zemzem yok artık. Kuyu kapatıldı. Su çekilip, şehir dışında dinlendiriliyor, çökeltiliyor, soğutuluyor ve tekrar pompalanıyor.. Ne kadar lazımsa o kadar.
Bana Zemzemin laboratuvar kayıtlarını verebilir misiniz? Debisi ne mesela. Anyonları, katyonları.
Zemzem Silisli bir su. Ama tortu bırakmıyor, yosun oluşmuyor.. Onun için kaynatılamıyor.. Zemzemle çay-kahve yapamazsınız..
Aslında sanıldığı gibi tek bir kaynaktan “zemzem” diye bir su çıkmıyor. Zemzem kuyusunun bulunduğu yerden bir damar geliyor, bir damar Safa tepesinden, diğer bir damar Merve tepesinin bulunduğu yerden. Bu üç su Zemzem kuyusunun olduğu yerde birleşiyor ve Zemzem oluşuyor.. Yani zemzem tek kuyudan çıkan, tek kaynaktan gelen bir su değil.. Orada mucizevi bir şekilde, doğal bir mermer havuzun içinde oluşuyor ve bu kimyasal reaksiyon sırasında köpürüyor ve süte benzer bir beyazlık kazanıyor..
Hangi kaynağın debisi, oranı ne, hangi kaynağın analizi ne, bilmiyoruz..
Bunlar bilinmiyor değil ama açıklanmıyor..
Zemzem suyunun farklı zamanlarda yapılan tahlillerinde farklılık var. Bunun sebebi ne?
Mesela Zemzem, mevsimine göre, tad ve debisinde bir farklılaşma oluyor mu? Suyun ana kaynağı hakkında bir jeolojik araştırma yapılmış mıdır? Anyon ve katyonları, yani mineral yapısı nedir. Bunu bilirsek Zemzeme en yakın su hangisidir, onu bilebiliriz...
Bu 3 kaynaktan gelen su, belli bir oranda karışarak Zemzemi oluşturuyor demiştik. Bu altın oran ne?
Mehdi isyanında Zemzem kuyularından biri hasar görmüştü. Bu nasıl çözüldü?
Zemzem herkese yeter deniyor.. Suyun debisini bilsek, bunun sırrını çözeceğiz de, iddia o ki, şimdiki Zemzem işlenmiş bir Zemzem.. Yani işleniyor ve bu işleme sırasında da, ne kadar açık varsa, normal içme suyundan destekleniyor. Bu iddia doğru mu? Ekleniyorsa hangi oranda su ekleniyor?
Hani böyle ise bunu da bilelim. Saf olarak her Hacıya, Umreciye bir litre saf, 10 litre karışık su verelim..
Bir iddia da şu: Zemzemi, normal suya katar bekletirsen, o su da zemzem olur.. Yani zemzem maya gibi bir su. Diğer suları kendine dönüştürüyor..
Bütün bunlar isbata muhtaç. Kaynağının belli olması gerek.. En azından kutsala ilişkin şeylerin açık ve net olması gerek.. Bu konuda beynelmüslimin bir komisyon kurulması gerek. Bir Mekke-Medine Ajansı kurulabilir ve bu iki bölge ile ilgili bütün bilgi, belge, çalışmalar, buradan duyurulabilir. Bu ajansın da İslâm Konferansı gözetiminde beynel müslimin bir komite olması gerekir..
Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere üzerinde kimsenin hakimiyeti yoktur, olamaz. Ancak “Hadim” olunabilir.. Bu mekânlar kimsenin babasının malı değildir, öyle alınıp-satılamaz.
Suudi yönetimi bu konuda bir anlayış göstermez, emrivaki siyasetini sürdürmeye kalkarsa, bugün Kudüs konusunda İsrail’e gösterilen tepkiler, yarın Suudi yönetimine gösterilebilir.. Suudi Arabistan İslâm dünyasında yalnızlaşabilir ve çok zor durumda kalabilir.. Onun için bu konuyu şimdiden kendi iradesi ve rızası ile bir hal yoluna koyması gerekir..
Bu iki kutsal şehrin Beynel Müslimin bir anlayışla, Mekke ve Medine, katılımcı, çoğulcu, şeffaf bir anlayışla yönetilmesi gerekir.. Bu işin istişare ve şûra ile yapılması şarttır.. Bu bölgeler, siyasi, ya da herhangi bir mezhebi grubun tekeline bırakılamaz.. Bu bir gün böyle olacak.
Suudiler bu işin barışçı bir şekilde sorunsuz olarak gerçekleşmesini istiyorlarsa, şimdiden bu yönde olumlu bir adım atmaları gerekir. Aksi halde bu geçiş sancılı ve sorunlu olacaktır.
1. ve 2. Dünya Savaşı sonrası oluşan, batılı ülkelerin müdahalesi ile şekillenen siyasi sonuçlar dinî olmadığı gibi, siyasi açıdan da ahlâkî ve hukuki bir değer taşımamaktadır. Belli bir konjonktürde oldu-bitti şeklinde ortaya çıkan durum bundan böyle aynı şekilde sürdürülemez.
Artık bu işi, batıda eğitim gören Suudiler de görüyor ve içeride bu konuda tartışmalar giderek artıyor..
Artık GSM ve internet var. Suudi yönetimi bugünkü statükoyu bu şekilde sürdüremez.. Yüklü silah alımları ile bu talepleri bastıramazlar.. Bugünkü durumu kendi çocuklarına bile anlatamazlar.. İnsanların vicdanını hakikat karşısında baskılayamazlar.
Suudi yönetimi açısından can sıkıcı şeyler yazdığımı biliyorum. Ama keşke onlar bu uyarıları not ederek yanlıştan vazgeçseler.
Yanlış yapıyorlar ve Müslümanlar gelişmelerden endişe duyuyor..
Benden söylemesi.
Selam ve dua ile..


Vakit Gazetesi, Abdurrahman DİLİPAK
http://www.habervaktim.com/yazar/27086/endiseye_gerek_var.html
Devamını Oku

Gizli 'evetçi' parti lideri kim?

Gizli 'evetçi' parti lideri kim?
Bugün size mümkün mertebe şenlikli, tabiri caizse iftariyelik, "Kemal Kılıçdaroğlu'nun sıra dışı künyesi"ni çıkaracaktım.
Mesela şöyle:
En beğendiği şarkı: Hani benim Recebim!
En büyük vaadi: İktidara gelince görürsünüz
Hangi mesleği yapmak istemez: Sosyal Sigortalar Genel Müdürlüğü
Kendisi olmasaydı kim olmak isterdi: Önder Sav, olamıyorsa, Gandi
Takıntısı: Havuzlu Villa
Tuttuğu takım: Aston Villa
Neyse uzatmayayım; böyle devam edecekti.
Vazgeçtim.
Çünkü Kemal Bey'e haksızlık edeceğimi düşündüm.
Maksadım istihza, istihfaf yahut hafife almak değildi ama şaka da bir yere kadardı!
Sizin anlayacağınız, şaka yapacağıma "empati" yapayım daha iyi dedim.
Gayet ciddiyim; inanmıyorsanız buyurun:
Bir kez olsun Kemal Bey'i anlamaya çalışmadık! Bu adam ne demek istiyor, diye düşünmedik!
Meşrebimize uygun şekilde ya öfkelendik, ya da güldük.
"Bu anayasa paketinin kayısı fiyatlarına faydası var mı, yok, o halde hayır!.." yollu konuşmasıyla eğlendik, hatta ayıptır söylemesi, dalga geçtik.
Yalan mı?
Sen "yandaş köşe yazarı", daha anayasanın ne olduğunu bilmiyorsun, her tarafın "hayır" olsa ne yazar, demeye getirmedin mi?
Sen Engin Ardıç usta, hep sarakaya almadın mı?
Sen Haşmet abi, zeytine, zeytinyağına gösterdiğin şefkatin, rikkatin binde birini gösterdin mi?
Sen Fehmi abi, bir kez olsun fasıllara çağırmayı düşündün mü?
Sen Mehmet Altan, dünya standartlarına uygun bir lider olduğunu söylemeyi hiç aklından geçirdin mi?
Sen Ahmet Kekeç kardeşim... ....senin zaten yatacak yerin yok!
Ya sen "genç sivil" arkadaşım!
Kemal Bey'in "kayısı" gerekçesiyle alay etmek için "Bu anayasa paketi Fenerbahçe'ye Türkiye kupasını kazandıracak mı?" demedin mi?
Halbuki hangi espriyi yaparsanız yapın, kayısı gerekçesi kadar "yaratıcı" olamazsınız!
Hayır yani, siz yapınca espri oluyor da, Kemal Bey yapınca neden olmuyor?
Espri yapmak sizin tekelinizde mi?
Bre vicdansızlar! Kemal beyin başı kel, boyu kısa mı?
Başörtüsü sorununu öğrencilerin saçlarını açarak çözeceğini ifade etmesi "espri" değil mi?
Dersim katliamı hatırlatıldığında, "Dersim bombalanırken ben daha doğmamıştım..." karşılığını vermesi de mi "espri" değil?
Hem 35'nci maddenin postmodern darbelere cevaz verecek şekilde düzenlenmesini önerip, hem de muhtıra verdiği için Büyükanıt Paşa'dan hesap soracağız demesi nedir peki?
"Mühür sizde, kardeş kavgası bitsin. 'Hayır' deyin barış gelsin..." sözü de "espri" değil mi yani?
CHP'nin propaganda otobüslerinde, "Referandum zam demek, zulüm demek, haksızlık demek..." anonsunun ardından, "Doğrusu hayır" şeklinde arzı endam etmesi de "espri" değilse, espri dediğiniz nedir?
"Genel affa evet deriz" dedikten sonra Baykal'dan azar işitince, anında çark edip "Bizim böyle bir düşüncemiz yok" demişti; şimdi yine "Genel affa evet deriz" vaadini dillendirmesi hiç değilse bir "espri eskizi" değil mi?
Gelgelelim, bütün bu "esprileri" sırf gülelim, eğlenelim diye yapmıyor.
Bence "yabancılaştırma efekti" mesabesindeki mezkur esprilerle bize "mesaj" vermek istiyor.
"Zam" yahut "kayısı fiyatları" gerekçesiyle anayasa paketine "hayır" demekle, "dokunulmazlıkların kaldırılmaması" gerekçesiyle "hayır" demenin sonuç itibariyle farkı olmadığını ihsas ediyor.
Çünkü...
Anayasa değişiklik paketinde (mesela) "seçim barajının indirilmemesi" nedeniyle "hayır" demekle, nihayetinde darbe anayasasına "evet" demiş oluyorsun.
E'ee, "kayısı fiyatları" gerekçesiyle "hayır" deyince de aynı işte.
Dolayısıyla "hayır" demenin tekabül ettiği sonuç parantezinde, "kayısı fiyatları" ile "seçim barajı" muhabbeti eşitlenmiş oluyor.
Kemal Bey'in "esprilerinden" benim aldığım mesaj budur.
Şaşacaksınız ama söyleyeyim:
Önder Sav'ların koltuğunda oturmak için "hayır" diye yırtınmasına bakmayın siz; Kemal Bey "gizli evetçi" değilse ben bir şey bilmiyorum!

Yeni Şafak Gazetesi, Salih TUNA
http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?t=27.08.2010&y=SalihTuna
Devamını Oku

Esrarengiz şahıs kim?

Esrarengiz şahıs kim?
Hanefi Avcı’nın dün NTV’deki açıklamalarını dikkatle takip ettim. Kitaptaki megaloman havası, ekrana da sinmişti. Fakat, çelişkilerden kurtulamadı.
Aynı gün Milliyet muhabirine yaptığı açıklamada, cemaat üzerine gelmesin diye kitabı sır gibi sakladığını anlatan Avcı, televizyonda, kitabı yazmadan 2 ay önce cemaat mensubu bazı şahıslarla görüşüp pazarlık yaptığını iddia etti.
Önce dün Milliyet’te yayınlanan açıklamasını okuyalım: “Bu kitabı yazarken açık araştırma yapsam ve bazı insanlarla görüşsem çok daha fazla bilgi toplayabilirdim. Ama bu çok riskliydi. Çünkü en ufak bir araştırmayı yaptığınız zaman, cemaatin sistemi alarm oluyor ve sizin üzerinize yöneliyor.”
Sonra NTV’deki açıklamasına bakalım: “Kitabı yazmadan önce cemaatin ileri gelenlerinden bazılarıyla görüştüm. Onlara dedim ki, ‘Bakın bugün polis içerisinde cemaatin yaptığı olaylar var, bir takım insanlara iftira atılmaktadır. Bunlar yanlıştır. Ben size karşı tavır alacağım.”
Soralım, hangi Avcı doğruyu söylüyor?
Avcı, kitabı Mart ayında tamamladığını ve 10 Nisan’da çıkarmayı planladığını, rutin sebeplerle yayımının geciktiğini, referanduma yönelik bir kastının olmadığını anlattı. Hal böyleyse, birkaç günlük hadiseler kitapta nasıl yer aldı?
Tutuklama kararı üzerine ahkam keserken, o tarihte Orhan Özdemir Ankara Emniyet Müdürü olarak koltuğunda oturuyordu. Derin yazılarıyla Habervaktim’de kamuoyunu yönlendirmekle
itham ettiği Yavuz Derinsoy henüz işe başlamamıştı.
Efsane polis, Ergenekon ve Balyoz’un kurgu olduğunu, suçlayıcı hiçbir ciddi delil olmadığını söyledi. Dedi ki: Önce suçluyu ilan edip sonra üzerine gidiyorlar.
Eğer bu tezi doğruysa, bu kitapla yapmaya çalıştığı nedir? Kitabındaki iddialarla ilgili“Elimde delil yok, delili savcı bulacak” kolaycılığına kaçan Avcı, önce suçluyu ilan edip sonra üzerine gitmiş olmuyor mu?
Avcı, “İsyanım şahsımla ilgili değil” derken, 2 ay önce cemaat mensubu olduğunu iddia ettiği şahıslarla pazarlık yapıp “yoksa size karşı tavır alırım” demesini nasıl izah etmek gerekir?
Aydınlıkçıların “Fethullahçı Polis” diye adını yıllarca yazdığı Avcı için şimdi Doğu Perinçek’in “doğru söylüyor” sözünü ve aynı çizgide buluşan ikilinin güzellemesini nasıl okumak lazım?
Soru çok. Asıl cevabını merak ettiğim husus, Avcı’nın ayarını bozan telefon dinlemesidir. Hem kitabından hem televizyondaki konuşmasından anladığım kadarıyla Avcı’nın çok özel işlerinde kullandığı iki gizli telefon hattı var. Tepesini arttıran süreç, bu hatlardan bi
rinin dinlendiğini düşünmesiyle başlıyor.
Avcı, NTV’de aynen şöyle dedi: “Benim dinleme olayım, iki tane öğrenci adına alınmış telefon, bunların isimleri kim oldukları belli ve telefon numaralarını kimse bilmiyor. Ben bile bilmiyorum. Unutmuşum. Bana bilgi veren bir kişiye vermişim diğeri de bende. Bu telefonu hiç kimse bilemez.”
Uzun açıklamanın sonunda şöyle diyor: “O numaraya bakıyorlar, o numara bire bir diğer başka bir numarayla görüşüyor sadece. Sadece görüştüğüm numarayı dinliyorlar. Beni değil onu dinliyorlar.”
Soru şu: Gizlisi saklısı olmadığını söyleyen, yasalara ve devlete kayıtsız bağlı olduğunu vurgulayan Avcı, neden sadece bir kişiyle görüşmek üzere özel bir hat kullanır?
O kişi kim?
Özel bir ilişkisi olabilir mi, bilmem. Öyle olsa, amok koşucusu gibi önüne geleni yıkıp devirmezdi diye düşünüyorum. Çünkü kendine ait sürekli kullandığı hattın dinlenme ihtimalinden böyle rahatsız değil.
Bir başka ayrıntı, o hattın yasal olarak dinlendiği anlaşılıyor. Mahkeme kararına konu olduğuna göre; Avcı’nın bir öğrenci adına alıp sadece kendisiyle irtibat kurmak üzere bu hattı verdiği esrarengiz şahısla ilgili önemli bir soruşturma olmalı. Bu ihtimal doğruysa, Avcı ve esrarengiz şahıs arasındaki ilişki “özel” olamaz.
Elbette, bu sorunun cevabını en iyi bilen Avcı’dır. Daha fazla komplo teorisi üretilmeden bu şahsı açıklarsa, dinleme üzerindeki sır perdesi bir nebze olsun aralanır. Paniğin nedenini de anlamış oluruz.
Hadi Hanefi Bey...
Star Gazetesi, Şamil TAYYAR
Devamını Oku

'Evet' çıkması işsizliği nasıl düşürecek?

'Evet' çıkması işsizliği nasıl düşürecek?

Ne diyor CHP: "Bu Anayasa değişikliği işsizliği azaltmaz. O halde hayır."
Önce olaya "teorik" açıdan bakalım... Eğer anayasalar işsizliğe merhem olsaydı, ekonomisi zordaki her ülke yeni bir anayasa yapardı.
Eğer anayasa yazmakla işsizlik azalıyorsa, iktisatçılara değil, anayasa hukukçularına ihtiyacımız var demektir.
Yani CHP iktidara gelince öyle bir Anayasa yazacak ki ekonomi güllük gülistanlık olacak.
Ancak memur kafalılar böyle iddialarda bulunur, ekonomiyi yasalarla büyütmeye çalışır.
***
Bir de meselenin "pratik" yönü var...
İşin eğlenceli yanı ne biliyor musunuz?
Eğer referandumda evet çıkarsa, işsizlik gerçekten azalacak! Yani maddelerden ziyade, "sandığın sonucu" olumlu etki yapacak. İşsizlik elbette sıfıra inmeyecek ama birkaç puan düşecek.
Mekanizma şöyle işliyor:
1) Oylamada evet çıkması, halkın değişimden ve istikrardan yana olduğunu gösterecek. 
"Kısa vadede siyasette büyük çalkantılar olmaz" diye düşünen işadamları, parayı tutmak yerine, yatırıma yönelecek. Bu da işsizliği azaltacak.
2) Mevcut durumda vergi borcu olan işadamları yurtdışına çıkamıyor. Bu da ihracatı baltalıyor.
Anayasa önerisi bu yanlışı düzeltiyor: Yurtdışına çıkarak iş anlaşması yapanlar, siparişleri karşılamak için istihdamı artırıp, işsizliği düşürecek.
***
Bence asıl önemlisi şu:
3) Kürt tüccarlar ve işadamları, evet çıkarsa şahlanacak! Yatırım ve ticaret, Güneydoğu'da patlayacak, bu da işsizliği azaltacak.
Gelin bu maddeyi biraz açalım.
Bizim medya Kürt burjuvazisini daha yeni keşfediyor. Halbuki defalarca yazdık:
Hem Türkiye'deki Kürt tüccar ve işadamlarının, hem de Kürdistan'dakilerin gözü önce İstanbul'da, sonra Ankara'da...
Ayrılmak değil, bütünleşmek istiyorlar...
Niye? Çünkü... Vizeler kaldırılıyor... Türkiye bölgede atılımlar ve açılımlar yapıyor... Ekonomisi büyüyor...
Ne ki Kürt tüccar ve sanayicileri hâlâ şiddetle, PKK yöneticilerinin kaprisleriyle, BDP'nin sıkışmışlığıyla ve Öcalan'ın ego-siyasetiyle uğraşıyorlar.
***
Yani para akıyor...
Kürt burjuvazisi bakıyor!
Halbuki onlar da bu fırsatlar ortamında kazanmak istiyor.
İşte bu nedenle tercihleri evetten yana.
Birer Kürt olarak elbette Kürt haklarına duyarsız değiller.
Şimdi çıkacak bir evetin, Kürt kimliğine özgürlük sağlayacak yeni bir Anayasaya ön ayak olacağının da farkındalar. 
'Hayır' ise gerilim, belirsizlik, karamsarlık getirecek Kürt iş âlemine...
CHP-MHP koalisyonunun TÜSİAD'ın oyuncağı olacağını onlar da biliyor.


Sabah Gazetesi, Emre AKÖZ
http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/akoz/2010/08/27/evet_cikmasi_issizligi_nasil_dusurecek
Devamını Oku

Sizden her şey beklenir!

Sizden her şey beklenir!



Kim demiş, “CHP çözüm üretmeyen, devletin söylediklerini tekrarlamak dışında yeni hiçbir şey üretmeyen bir partidir” diye...
Bu tür lafları ben ediyordum...
Şimdi pişmanım.
Üstelik, Türkçem de giderek bozuluyor... Mesela, “üretmek” sözcüğünü aynı cümle içinde iki kez kullandım... “Giderek” fiilinde takdim tehir yapmam gerekiyordu, yapmadım... Sadece CHP yazarsam, Başbakan’ın kusurlarını görmeyip Kemal Kılıçdaroğlu’na yüklenirsem böyle olur. Oh olsun bana...
Konu ne?
Sencer Ayata diye bir bilim adamı var.
İyi niyetli, saf, temiz bir aydındır.
Kent sosyolojisi dalında uzmandır. Siyaset sosyolojisi konusunda da fena değildir. İyi bir hocadır. Öğrencileri tarafından sevilmektedir.
Kılıçdaroğlu’nun yaptığı güzelliklerden biri de, bu değerli bilim adamını siyasete kazandırmak olmuştur.
Sencer hoca, biliyorsunuz, “değişim rüzgârları”nın estiği yeni dönemde CHP’ye girdi, Parti Meclisi’ne seçildi. Sonra da, “CHP Bilim ve Kültür Platformu Başkanlığı”na atandı. Harika oldu.
Peki, hoca ne iş yapacaktı partide?
Muhtemelen şöyle demişlerdir: “Sen bilim adamısın, sosyologsun, otur şu başörtüsü sorununa bir çözüm üret...”
Hocanın çözümü belliydi aslında...
Fi tarihinde, ODTÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde müdürlük yaparken başörtülü öğrencileri okula almamış, bu sorunu “kökünden” halletmişti... Danıştay veAnayasa Mahkemesi’nin de “yasak” yönünde aldığı birtakım kutsal kararlar vardı... Zaten “çözülmüş” bir meseleye çözüm üretmek de nerden çıkmıştı?
El mahkûm, oturdu, araştırdı ve kimselerin aklına gelmeyen şu müthiş çözümü buldu: “Öğrencinin saçını tamamen kapatması şart değil... Saçın bir bölümü görünebilir.”
Baş bağlama şekline göre bulunan bu çözüm, hocanın bazı sosyolojik gözlemlerine dayanıyordu.
Bu gözlemleri üç öbekte toplayabiliriz:
BİR- Anadolu’da işçi ve çiftçi kadınların saçları bazen gözükebiliyor. Saçı hiç göstermeden kapanma, örtme acaba İslam’ın bir koşulu mudur? Din adamlarının görüşleri alınabilir.
İKİ- Çözüm üretmek istenirse ara yollar bulunabilir. Geleneksel baş bağlama tarzlarımızda saçın tamamen kapatılması şart değil. Bu konuda uzlaşılabilir.
ÜÇ- Türban tarzı baş bağlama son yıllarda kentlerde çoğaldı. Bu modaya uyanların çoğunluğu doğrudan siyasi kimlik vurgusu yapmıyor. CHP mitinglerinde bile bu tarz baş bağlayanlar çoğaldı. Bunu siyasal kimliğe çevirme eğilimi daha fazla üniversitelerde görülüyor.
Hoca, çalışmasını nihai olarak Ekim ayında tamamlayıp “ilgili birimlere” sunacak.
İlgili birimler de diyecek ki, “İşte öz verdiğimiz gibi, başörtüsü sorununu biz çözüyoruz...”
Nasıl?
Harika, değil mi?
Fakat, birileri Prof. Dr. Sencer Ayata’ya, “Konu baş bağlama biçimi değil... Konu az saç göstermek, çok saç göstermek de değil... Kimin saçını ne ölçüde göstereceğinden size ne, kime ne! İnsanların saçıyla başıyla uğraşmadan bu sorunu nasıl çözeceksiniz, onu söyleyin!” demeli.
Ben diyorum işte...
Peşi sıra ekliyorum:
Bulduğunuz çok matah bir formül mü ki, bir de “çalışmalar Ekim ayına tamamlanacak” diye vade tayin edip hava atıyorsunuz?
Saçın bir kısmını göstererek başörtüsü sorununu çözebiliyorsanız, özgürlüklerin bir kısmını ketmederek özgürlük sorununu, “Kürt” ve “Alevi” sözcüklerini kullanmadan Kürt ve Alevi sorununu da çözersiniz siz...
Sizden her şey beklenir.

Star Gazetesi, Ahmet KEKEÇ
Devamını Oku

Askerin İmralı tekeli, Öcalan, evetle hayır derken, Erdoğan’ın Diyarbakır konuşması!

Hasan Cemal h.cemal@milliyet.com.trh.cemal@milliyet.com.tr

Askerin İmralı tekeli, Öcalan, evetle hayır derken, Erdoğan’ın Diyarbakır konuşması!

27 Ağustos 2010
Güneydoğu’da evet oyları ‘PKK boykotu’ndan olumsuz etkilenecek mi?
Bunun işaretleri su yüzüne vurmaya başladı.
Araştırmalarda bugüne kadar ‘hayır’a göre biraz daha yüksek seyreden evet oylarının ‘boykot’un da etkisiyle düşüşe geçtiğini söyleyenler var.
Bu yüzden, evetle hayır arasındaki farkın daralarak yeniden yüzde 1.5’luk hata payının sınırlarına girdiğine dair tahliller son günlerdeki bazı anketlere dayanılarak yapılıyor.
Bu eğilim böyle devam eder mi? PKK boykotu evetleri ne kadar aşağı çekebilir? Ya da boykot 12 Eylül’e doğru yumuşar mı?
Kestirmek kolay değil.
Ancak, PKK’nın referanduma ilişkin boykot kararının evet oyları üzerinde şöyle ya da böyle etkili olacağı anlaşılıyor. Bu konu baştan beri Ak Parti kurmaylarının yakın ilgi alanı içinde.
Bu nedenle, Başbakan Erdoğan’ın Diyarbakır’da yapacağı 3 Eylül konuşması önem taşıyor.
Diyarbakır ziyareti sırasında, Erdoğan’ın konuşmasıyla birlikte yapabileceği bazı sembolik jestler de boykotu yumuşatabilir.
* * *
Öte yandan, evet-hayırla ilgili olarak bir konu daha var dikkat çeken:
Hükümetin PKK pazarlığı... 
Bu iddiayı muhalefet, meydanlarda alabildiğine işliyor.
Ve etkili de oluyor.
“Hükümet Öcalan’la görüşüyor, pazarlık ediyor” iddiası özellikle Türkiye’nin batısında hayır oylarını besleyebilecek bir malzeme. Ve muhalefetin üstüne atladığı bu malzeme, öyle gözüküyor ki, Erdoğan’ı gitgide sıkıştırıyor.
Erdoğan ise bu iddiayı sürekli yalanlamakta.
Ama buna karşılık ‘devlet organları’nın, örneğin MİT’in ya da askerin Öcalan’la geçmişte olduğu gibi bugün de görüştükleri reddedilmiyor.
Sadece bu görüşmelerin İmralı’yla pazarlık değil, görüşme olduğu noktası vurgulanıyor.
Görüşme nedir, pazarlık nedir veya ‘devlet organları’nın, MİT’in hükümetle bağı hiç olmaz olur mu gibi soruların Erdoğan’ı sıkıntıya sokmasının nedenleri sır değil.
* * *
Ben burada bir başka nokta üstünde durmak istiyorum.
Yoksa Türkiye’de silahların susması isteniyorsa, hiç kuşkusuz, İmralı da, Kandil de muhatap alınmak zorunda.
Barışı içtenlikle isteyen herkes, sivili de askeri de, iktidarı da muhalefeti de artık bu gerçeğin farkında.
Ama hem bu çevrelerde, hem PKK’da daha hâlâ barışı torpillemek isteyen odaklar da yok değil ve onlar, en kritik dönemeçlerde olmadık vuruşlarla suları bulandırabiliyor.
Bu bakımdan o kadar çok soru var ki akıllara takılan...
Bu sorulara kaynaklık edebilecek bazı ilginç açıklamalar önceki gün Taraf gazetesinin manşetinde yer aldı.
Emekli MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş’e ait bu açıklamalar, devletin Öcalan’la 1999 sonrası İmralı’da yaptığı görüşmelerle ilgili.
Şöyle diyor Cevat Öneş:
“Görüşmeler ağırlıklı olarak, İmralı’nın askerin kontrolünde olması nedeniyle asker tarafından yapıldı. Asker uzun süre İmralı’yı kontrol altında tuttu. Askerin, emniyet ve MİT ile bilgi paylaşımı sınırlı olmuştur.”
Şöyle devam ediyor Öneş:
“Öcalan ile yapılan görüşmeleri üç evreye ayırmak mümkün. (1)          Öcalan’ın 1999’da yakalanmasından sonra askerin kontrolü içinde götürülen, MİT ve Emniyet’in yönlendirici olmadığı süreç. (2) 2006 itibariyle sivil siyasetin devreye girme arayışları ile seyrek de olsa Öcalan ile görüşmeler. (3)   Demokratik Açılım projesinin öncesinde 2008’den itibaren muhtemelen yapıldığı tahmin edilen görüşmeler.”
MİT Müsteşar Yardımcısı’nın açıklamaları neden önemli?
(1) Asker, 1999’dan 2006’ya kadar Öcalan’la sadece kendisi görüşmüş ve bu işe ne MİT’i karıştırmış, ne de Emniyet’i...
(2) 2006’dan sonra da ancak kendi kontrolünde, seyrek görüşmelere izin vermiş...
Asker ve sivil otorite ilişkisi demokrasilerde böyle mi olur?
* * *
Akla takılan başka sorular da var tabii.
Asker, beş yıl boyunca Öcalan’la yaptığı görüşmelerin ne kadarını sivil otoriteye, hükümete bildirdi?
Asker, bu süreçte Öcalan’ı sadece ‘kullanılması’ gereken bir oyuncu olarak mı gördü?
Kullandıysa nasıl kullandı?
Hükümetler bundan haberdar mıydı?
Örneğin, Öcalan ve PKK 2004 yılı Haziran ayında 1999’dan beri devam eden beş yıllık ateşkese son vermişti. Bu tarih tam da Erdoğan hükümetinin AB ile en kritik müzakereleri başlattığı bir dönemdi.
Bu dönem aynı zamanda asker içinde Türkiye’nin AB sürecini torpillemeyi öngören Sarıkız’lı, Ayışık’lı, Jandarma Komutanı Şener Eruygur’lu ‘darbe tertipleri’nin en kızıştığı tarihlere rastlıyordu.
Bir soru daha:
Bu tarihlerin çakışmasının ardında yatan gerçek ne olabilirdi?
Ve bir soru daha:
MİT eğer bu yakınlarda, fiilen asker kontrolü altındaki Öcalan’la ender görüşmelerinden birini yaptıysa, bu nasıl sızmış ya da hangi amaçla hangi odaklar tarafından sızdırılmıştı?
Yine Kandil’den gelen, “Hükümetle pazarlık yapılıyor” açıklamasının ardında yatan gerçek ne olabilirdi?
* * *
Sorular uzayıp gidebilir.
Kısacası:
Türkiye zor bir memleket!
Kolayca provoke edilebiliyor.
Bu ülkeyi yönetmek ve temel sorunlarını çözüm rayına oturtmak için siyasal bilinç, kararlılık ve elbette devlet adamlığı gerekiyor.
Son olarak da bir kez daha altını çizmekte yarar var.
Başbakan Erdoğan’ın 3 Eylül Diyarbakır konuşması galiba önemli..
Milliyet Gazetesi,  Hasan Cemal
Devamını Oku

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Muhalefet ve vicdan...

26 Ağustos 2010 Perşembe
Muhalefet ve vicdan...
Referandum kampanyaları Erdoğan ve Kılıçdaroğlu'nun yoğun çalışmaları ve mitingleriyle devam ediyor. Uzun süredir sesi çıkmayan ve miting meydanlarında boy gösteremeyen MHP lideri Bahçeli Beyefendi, televizyon programlarıyla açığı kapatmaya çalışıyor. Bahçeli CNNTürk'te şunları söylüyor: "Kandil'de bir çete mensubu bazı açıklamalar yapıyor ve devletle görüşmelerin yapıldığını ve eylemsizlik kararının bu görüşmeler sonrası oluştuğunu söylüyor. .. Danışmanı Yalçın Akdoğan beyefendi açıklıyor, Remzi Kartal Bey açıklıyor." Tamamen çarpıtmaya dayanan bu sözleri düzeltmek bir işe yarar mı bilmiyorum. Çünkü gerçeği bildiği halde çarpıtan insanlara açıklama yapmak da beyhudedir.
Açık Görüş'te çıkan yazıyı Bahçeli Beyefendi'nin okumadığı anlaşılıyor. Bu yazı, PKK'nın eylemsizlik kararının bir pazarlık ve anlaşmaya dayanmadığını, köşeye sıkışan ve halktan tepki gören PKK'nın tek taraflı olarak bu kararı aldığını, Karayılan ve Demirtaş'ın ifadelerinin de böyle bir anlaşma olmadığını teyid ettiğini, hükümetin kesinlikle terör örgütüyle bir pazarlık ve müzakere yapmasının söz konusu olmadığını anlatıyordu. Yazının bir yerinde geçen "Elbette devletin ilgili kuruluşlarının devletin cezaevinde kalan bir mahkumla ister istemez bir diyaloğu olacaktır. Bu diyaloğu bir pazarlık veya müzakere olarak yorumlamak da son derece yanlıştır" şeklindeki ifadeyi, Öcalan'la pazarlık ve müzakere görüşmeleri yapıldığı şeklinde yorumlamak akıl ve mantığa sığar mı? Cezaevinde kalan bir mahkumla elbette cezaevi idaresinin, güvenlik ve istihbarat birimlerinin konuşmaları olabilir. Bu, bir pazarlık, bir müzakere, bir siyasi diyalog değildir. Nitekim Bahçeli Beyefendi Başbakan Yardımcılığı döneminde hiçbir devlet yetkilisinin, istihbaratçının veya askerin Öcalan'la görüşme yapmadığını söyleyebilir mi? Bu sebeple şimdi biz çıkıp Bahçeli Beyefendi 'PKK ile işbirliği yapmıştır, PKK ile karanlık ilişkiler içine girmiştir' diyebilir miyiz? Öcalan'ın idam edilmemesi için hangi pazarlığı yaptılar diye sorabilir miyiz? Bu açık bir haksızlık ve iftira olmaz mı? Aynısını Bahçeli'nin yapması ne kadar doğrudur?
Orta yerde bir hakikat var. KCK diyor ki, 'operasyonlar sürüyor, devlet taammüden üzerimize geliyor', DTK ve Ahmet Türk diyor ki, 'boykot ilkeli duruştur', BDP ve Demirtaş diyor ki, 'boykot'dan dönüş yok'. Daha geçen gün operasyonda 4 PKK'lı etkisiz hale getirildi. Peki neyin anlaşması, neyin pazarlığı? Ortada ne devletin operasyonları durdurması var, ne boykottan evet'e dönen birileri... Bu kadar açık bir gerçek varken çıkıp, 'görüşme yapıldı, eylemsizlik kararı alındı, tavizler verildi' şeklinde bir açıklama yapmak hangi akla hizmettir, hangi vicdana sığar?
Bu kadar sorumsuz, bilgisiz ve haksız söylemlerle siyaset yapmak, Meclis'te grubu bulunan bir partiye yakışır mı? Hakikati bildiği halde sırf siyasi istismar için insanları karalayanlar, Allah'tan korkmuyorlarsa, kuldan utanmalıdırlar.
Bahçeli Beyefendi AB'nin dayatmalarıyla PKK'nın taleplerinin karşılandığını söylüyor. Peki hangi AB değişimi, PKK'nın talebini karşılamıştır? Bahçeli'nin hükümette olduğu dönemde gerçekleşen AB reformları da PKK'nın taleplerini karşılamak için mi yapılmıştı? Referandumda hala BDP ile aynı safta durarak bu söylemlerde bulunmak hiç de inandırıcı değildir.
Bahçeli Beyefendi miting meydanlarında bağıra çağıra konuştuğunda da makul şeyler söylemiyordu, televizyon ekranlarında sakin sakin konuştuğunda da tutarlı bir söylem ortaya koyamıyor. Mesele ses tonunun değişmesi değil, muhtevanın değişmesidir.
Hakikate aykırı söylemlerle masumiyeti lekeleyenler her zaman kaybederler. Ortaya makul ve mantıklı bir vizyon koyamayanlar da hiçbir zaman kazanamazlar...

Yeni Şafak Gazetesi, Yasin DOĞAN

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?t=26.08.2010&y=YasinDogan
Devamını Oku

Şirket manzaraları: 'Oyum Evet' demeye çekiniyor musunuz? Yalan söyleyin!

Şirket manzaraları: 'Oyum Evet' demeye çekiniyor musunuz? Yalan söyleyin!

Geçen gün bir kısım Hayırcının ahlak zaafına değinmiştik: Ekranlarda, üstelik deEvet yanlısı kanallarda, bağıra çağıra Hayır propagandası yapıyor...
Sonra da hiç utanmadan, "Özgür değiliz. Üstümüzde baskı var, Hayır demeye korkuyoruz" diyorlar!
Aslında gündelik hayatta, örneğin arkadaşlık ilişkilerinde mekanizma tam tersi biçimde işliyor:
KemalistlerEvetçi avına çıkmış durumda.
Çevrelerindeki Evetçi hainleri saptayıp yoğun bir suçlama bombardımanıyla Hayıra döndürmeye çalışıyor... Başaramazlarsa işi Evetçiyi gruptan dışlamaya kadar vardırıyorlar.


***

Aşağıda, biri kadın, diğeri erkek, iki okurumuzdan gelen mesajlar var. Bakın neler yaşıyorlar: 
 Ben 34 yaşında, 'Beyaz Türk' tabir edilen kesimden, din ile bağları gevşek,Bilkent mezunu, içki içen, eteğimin boyuna karışılmasını tabii ki istemeyen bir yönetici kadınım.
Siyasetle pek ilgili olmamakla birlikte Anayasa paketini inceledim. Yetmez ama Evet, diye düşünüyorum.
Fakat bunu eşim ve birkaç yakın dostum dışında kimseye belli etmemeye çalışıyorum. Ucunda aforoz edilmek var çünkü!
Benim çevremde göğsünüzü gere gere Hayır demeli, bayram tatilinizi erken keserek gelip mutlaka Hayırı basmalı, Tayyip'e haddini bildirmelisiniz.
Bir de şöyle bir şey söyleniyor: 'Hayır' diyecekler üzerinde büyük baskı yaratılıyormuş! Açık açık 'Hayır' demekten korkuyorlarmış. Tamamen yalan.
Tam tersine, alkışlanan, itibar gören onlar, dışlanansa biz Evetçiler. Asıl baskı kesinlikle 'Evet' diyecekler üzerinde yaratılıyor.
Bu sahtekârlığı lütfen yazın. Gerçeği böyle tepetaklak etmeyi nasıl beceriyorlar? 

***

Gördüğünüz gibi adeta 2007'ye dönmüş durumdayız.
O dönemde Kemalistler arasında "cumhuriyet mitinglerine katılmamak", "367 kararını hukuk dışı bulmak", "27 Nisanmuhtırasını eleştirmek" tabuydu. 
"AKP'ye laf ediyoruz ama ekonomi gayet iyi durumda" filan diyenlerle selamı sabahı anında kesiyorlardı.
Şimdi benzeri bir baskıyı Evetçilere uyguluyorlar. 
İşte bir örnek daha:

***

 
Özel bir şirkette çalışıyorum. Yüksek lisans yaptım. Siyaset bilimine ve sosyolojiye meraklıyım. Kendimi sol görüşlü biri olarak kabul ederim.
Amirlerimin de olduğu bir ortamda, "Referandumda evet vereceğim" deme hatasını işledim.
Çevremdekiler, "Sen de mi Brütüs? Sen de mi gericisin" gibi sözler etmeye başladılar gözümün içine baka baka... 
"Hani sol görüşlüydün" ve (beni en çok yaralayan) "Hani Atatürkçüydün" serzenişleri de cabası...
Bir haftadır resmen bir psikolojik savaş yaşıyorum. Açıklamaya çalıştığımda, "Seni de kandırmışlar, vatan elden gidiyor" gibi içi boş karşılıklar sonrasında akıl sağlığımı koruma noktasına geldim.
Hani bakıyorum da, hepimiz orta sınıfa mensubuz, kapitalizmin sıkıntılarını da, nimetlerini de paylaşıyoruz ama bu "Vatan elden gidiyor, diktatör olacak" gibi söylemleri cidden anlamıyorum.
Değişiklik taslağını 10-15 kez okudum, fitne-fesat aradım ama bulamadım.
Ah, ah! Bir de "Hayır diyenlere baskı var" demezler mi? İnanın, herhangi bir imza için amirlerimden onay istediğimde bile bir öteleme hissettiriliyor bana. 

***

Not 1: İki okurumuz da isimlerinin vermek istememiş. Oradan anlayın hallerini.
Not 2: Bu durumdakilere tavsiyem basit... Madem baskı uyguluyorlar, siz de yalan söyleyin. Kendinizi hayırcı gibi gösterin, 12 Eylül'de evet atın. Böyle yaptığınız için vicdan azabı da çekmeyin, çünkü o Kemalist arkadaşlarınıza asla laf anlatamazsınız. Asla!


Sabah Gazetesi, Emre AKÖZ
http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/akoz/2010/08/26/sirket_manzaralari_oyum_evet_demeye_cekiniyor_musunuz_yalan_soyleyin
Devamını Oku

Yukarı git