/>

11 Eylül 2010 Cumartesi

Destan böyle yazılır

12 Dev Adam''ın final yolunda son engeli Sırbistan ile karşılaştı. Sırbistan'ı 1 sayı farkla bitiren millilerimiz ABD'nin rakibi oldu: 83-82
Destan böyle yazılır
2010 Dünya Basketbol Şampiyo-nası'nda ilk kez yarı finale çıkan A Milli Takım'ımız tarih yazdı. Nefeslerin kesildiği mücadelede Sırbistan'ı 83-82 deviren 12 Dev Adam finale çıktı, göğsümüzü bir kez daha kabarttı. Ay-Yıldızlıların yeni rakibi ABD. Saat 21.30'da başlayacak zorlu randevu NTV'den canlı yayınlanacak.



Sinan Erdem Spor Salonu'nda dünya basketbol literatürüne geçecek, final gibi bir yarı final maçı vardı. Tek kelimeyle tarih yazıldı cumartesi akşamı. Öyle ki bir yanda havalara uçan bir topluluk, diğer tarafta yıkılıp gözyaşlarına boğulan bir grup...
FIBA 2010 yarı finalindeki Sırbistan-Türkiye mücadelesi de işte böyle bir karşılaşmaydı. Hidayet Türkoğlu ile 4-3 öne geçtikten sonra son 3 dakikaya dek Sırbistan üstünlüğüyle giden müsabaka, unutulmaz bir finalle sonlandı ve 83-82 kazanan Türkiye, finalde ABD'nin rakibi oldu. 4 saniye kala yediği basketle geri düşen Ay-Yıldızlılar, alınan mola sonrası 0,5 saniye kala Kerem Tunçeri'nin turnikesiyle 83-82 öne geçti. Mola alan Sırbistan, son topu pota altına pas olarak kullandı; ancak Velickovic'e Semih'in yaptığı harika blok galibi ve finalisti tayin etti.
Mücadeleye çemberleri döverek pek iyi bir giriş yapamadık. Sırplar Velickovic'in üçlükleriyle bir anda öne geçerken ilk 5 dakika 12-6 Sırbistan üstünlüğüyle geçildi. Ardından toparlanan Hidayet, farkın erimesine katkıda bulundu ve ilk çeyrek 20-17 Sırbistan üstünlüğüyle bitti. İkinci periyot karşılıklı basketlerle giderken 15. dakika sonunda yediğimiz 29 sayı, savunmada işlerin istediğimiz gibi gitmediğini gösteriyordu. Özellikle Teodosic'in hücumdaki etkinliği sıkıntı oluşturuyordu. Ender ve Kerem Gönlüm'ün sayıları, kötü oyunumuza rağmen farkın açılmasını engelledi. Sırplar, her basketin değerini çok iyi bildi ve devreyi 42-35 önde tamamladı.
Üçüncü 10 dakikada Devler yine de yılmadı. Ender Arslan'ın üçlükleriyle geri dönüş daha yakaladık ve farkı bire kadar indirdik. Son çeyreğe 63-60 geride girmek potanın kahramanları için büyük şans oldu. Finalde Kerem Tunçeri, pota altındaki boşluğu harika kullanarak 0,5 saniye kala 83-82 öne geçmemizi sağladı. Semih Erden harika bir zamanlamayla final biletini getiren bloku yaptı: 83-82.

CUMHURBAŞKANLARI TRİBÜNDE
Türkiye'nin Sırbistan ile oynadığı yarı final maçını Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de izledi. Sırbistan Milli Marşı okunurken gelen Gül, karşılaşmayı Sırbistan Devlet Başkanı Boris Tadiç ile birlikte locadan takip etti. Devlet Bakanı Faruk Nafız Özak ile Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış da aynı locadaydı. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve Devlet Bakanı Hayati Yazıcı ise boyunlarında Türk Milli Takımı'nın atkılarıyla yan locada mücadeleyi takip etti.
MAÇI ÜNLÜLER DE İZLEDİ
Türkiye-Sırbistan karşılaşmasını ünlü isimler saha kenarına konulan sandalyelerde izledi. Galatasaraylı futbolcu Arda Turan, Galatasaray Futbol Altyapı Sorumlusu Tugay Kerimoğlu, şarkıcı Kenan Doğulu, Şebnem Ferah ve oyuncu Şahan Gökbakar, karşılaşmada milli takıma destek verdi. Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) Başkanı Jacques Rogge ve Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi (TMOK) Başkanı Togay Bayatlı da mücadeleyi izledi.
TARKAN'DAN ŞARKI İSTENDİ
A Milli Takım oyuncuları, salon görevlilerinden maç öncesi Tarkan'dan 'Adını Kalbime Yazdım' şarkısını istedi. Milli takım sahaya çıktıktan sonra Tarkan'ın şarkısı çalındı. Milli takım oyuncuları ve taraftarlar İstiklal Marşı'nı hep birlikte söylerken, tribünlerde Türk bayrakları açıldı. Öte yandan mücadelede Porto Riko'dan Jose Anibal Carrion, Dominik Cumhuriyeti'nden Reynaldo Mercedes Sanchez ve Arjantin'den Pablo Alberto Estevez düdük çaldı.

Maçın Analizi

Kırılma noktası: Ömer Aşık'a yapılan sert faul 36. dakikada 75-69 Sırbistan öndeyken Ömer Aşık potaya yöneldi ve rakibi sert bir faul yaptı. Hakem basket faul verdi. Aşık faulü kaçırsa da Kerem Tunçeri turnikeyle skoru önce 75-73'e getirdi peşinden de bir üçlükle Milli Takım'ı 76-75 öne taşıdı.
Maçın adamı: Herkes titredi, Tunçeri'nin elleri titremedi Oyun kurucumuz Kerem Tunçeri, yüreğini ortaya koyarak tarihî bir zafere imza atmamızı sağladı. Maçın kırılma anında bir turnike ve üçlüğüyle takımımızı öne taşıyan Kerem, bitime saniyeler kala attığı turnikeyle finali getirdi. Yıldız oyuncu, maçı 12 sayı, 5 asist, 3 ribauntla bitirdi.
Hayal kırıklığı: Zafere rağmen Ersan İlyasova... Milli Takım'ın yarı finale kadar gelmesinde en önemli paya sahip oyunculardan biri olan Ersan dün gece Sırbistan karşısında tanınmayacak haldeydi. 30 dakika sahada kalan İlyasova, sadece 5 top kullandı. (0/3 üç sayı, 2/2 iki sayı) Üstelik en kritik anda 5 faulle oyun dışı kaldı.
Maçın sayısı: 1
Semih Erden'in yaptığı 1 blok belki de finali getirdi. Kerem Tunçeri'nin bitime 1 saniye kala bıraktığı turnike ile 83-82 öne geçince Ivkoviç mola aldı. Mola sonrası Sırplar topu kenardan oyuna sokacaktı. Savanoviç topu tamamlaması için pota dibindeki Veliçkoviç'e gönderdi, tam kâbus görecekken Semih, bloğuyla noktayı koydu.
ZAMAN


mesut yıldırım istanbul
Devamını Oku

8 Eylül 2010 Çarşamba

RAMAZAN BAYRAMI MESAJI

Rahmetiyle bizleri karşılayan, bereketi ile kucaklayan, Müslümanlara sabrı, nimete şükrü, yanı başımızdakini fark etmeyi ve paylaşmayı öğreten on bir ayın sultanı Ramazan ayını geride bırakarak, mutluluk ve sevincin, sevginin ve kardeşliğin topluma dalga dalga yayıldığı Ramazan Bayramına kavuşmuş bulunuyoruz.



“Evveli rahmet, ortası mağfiret ve sonu kurtuluş” olan bu ayda Kur’an-ı Kerim’i okumaya, anlamaya çalıştık, O’nu hayatımıza rehber etme kararımızı tazeledik. Bu ayda dinimizle ilgili bilgimizi artırmaya ve Peygamberimiz’in (sav) sünneti, güzel ahlakı ve örnekliği ile daha fazla buluşmaya gayret gösterdik. Kur’an ve Sünnetle iç içe bir ay geçirme fırsatı yakaladık. Ramazanla bütünleşen oruç ibadetini yerine getirdik. Eş, dost ve akrabalarımızla, sevgi ve ilgiye muhtaç kimselerle iftar sofralarında buluştuk. Zekat ve fitremizle, hayır ve hasenatımızla ihtiyaç sahibinin yanında olmaya çalıştık.



Ramazan’ın bu bereketli manevi atmosferi içerisinde Müslümanlar olarak şüphesiz pek çok kazanımlarımız oldu. Ancak, ibadetlerimizi yerine getirme, dinimizin haram ve günah saydığı işlerden kaçınma konusundaki özenimizi ve dindarlık şuurumuzu Ramazan’dan sonra da devam ettirmeliyiz. Çünkü Müslümanlık, bütün davranışlarımızı etkileyen, bütün zamanımızı kuşatan bir bilinç ve farkındalık halidir; istikrarlı bir hayat çizgisi sürebilme başarısıdır. Bunun için de, Ramazan’da kazandığımız hasletlerimizi ve duyarlılığımızı Ramazan sonrasında zayıflatmayalım. Sevgili Peygamberimiz (sav)’in ifade buyurduğu gibi, bu Ramazan, bir sonraki Ramazan ayına kadar bilincimizi diri tutan bir kaynak, bizleri hata ve günahlardan sürekli koruyan bir kalkan olsun.



Ramazan Bayramı, bir sevinç ve mutluluk paylaşımıdır; Hz. Adem’in çocukları olarak aynı insanlık ailesinin üyesi olduğumuzu, müminler olarak dost ve kardeş olduğumuzu fark etme zamanıdır. Öyleyse, Yüce Rabbimizin bizlere katından bir müjde ve mükafaat olarak sunmuş olduğu bayramlarda, başta anne ve babamız olmak üzere büyüklerimizi ihmal etmeyelim. Nefsimizin ve bencilliğimizin bizi yönlendirmesine fırsat vermeden kırgınlıkları, dargınlıkları, haset ve nefret gibi duyguları zihnimizden ve davranışlarımızdan söküp atalım. Bayram günlerinde büyüklerimizi ziyaret edip dualarını alalım, komşu ve akrabalar bir araya gelip aramızdaki bağları güçlendirelim, öksüz ve yetim çocuklarımızın barındığı ‘Sevgi Evleri’mizi, yaşlılarımızın kaldığı huzur evlerimizi, hastanelerde tedavi amacıyla kalmakta olan kardeşlerimizi ziyaret edelim, onlara yalnız olmadıklarını hissettirelim.



Bayram coşku ve mutluluğu, insanlık ailesinin bütün üyeleriyle, bütün din kardeşlerimizle birlikte yaşanabilirse anlamlıdır. Ne yazık ki, bugün insanoğlunun sonu gelmez hırs ve hesapları sonucu dünyada birçok acılar yaşanıyor. Yüce Rabbimizin cennet olarak yaratıp bizlere sunduğu dünyayı kendi ellerimizle cehenneme çevirdik ve birbirimize dar etmeye başladık. Yanı başımızdaki ülkelerde şiddet adeta sıradanlaştı, barış, huzur ve insan onuruna yakışır bir hayat tarzı hala kurulamadı. Aynı inancın mensupları arasında kardeşlik ve sevginin yerini asabiyet, ayrışma, sen – ben kavgası aldı ve bizleri ateş çukuruna sürüklemeye başladı. Öte yandan, bugün Pakistan’da milyonlarca kardeşimiz, eşine az rastlanan bir sel felaketi sonucu felaket, sefalet ve ızdırap içinde, yok oluşla karşı karşıya ve bu vahim durumlara seyirci kalan insanlık ve İslam alemi sınıfta kalmak üzere. İnsanoğlunun rahmetle yüklü gönül dünyası günümüzde daraldı, ipeklere yumuşaklık veren merhametin menbaı olan kalbi katılaştı, kendinden başkasını görmez ve düşünmez oldu.



Duamız odur ki, bizler kendi evimizde ve yurdumuzda bayram coşku ve mutluluğunu yaşarken insan olarak ötekini ve sorumluluklarımızı unutmayalım. Bütün bu acı ve göz yaşlarının dinmesi için de yapabileceklerimizi yapalım, dua edelim, iç dünyamızda onları hissedelim, imkanlarımızı paylaşalım.



Bu duygu ve düşüncelerle milletimizin, yurtdışındaki bütün vatandaş ve soydaşlarımız ile İslam âleminin Ramazan Bayramını tebrik ediyor, nice bayramlara sağlık ve esenlik içinde erişmemizi diliyor, bayramın bütün insanlığa barış ve huzur getirmesini Yüce Allah’tan niyaz ediyorum.

İnşallah bayramımız çifte bayram olur.
Devamını Oku

6 Eylül 2010 Pazartesi

Ramazan Bayramı’na Şeker Bayramı denilir mi?

Ramazan Bayramı’nda tatlı ve şekerin üzerine neden bu kadar düşüldüğünü, bu geleneğin nereden geldiğini ve neden her yerde tatlı ikram edildiğini hiç düşündünüz mü? Bugün yazımı yazmak için niyetlendiğimde kafamda birkaç konu vardı. Fakat yazıma başlamadan gelen can sıkıcı bir mail ve erken bayram tebrik kartlarının bazılarında ‘Şeker Bayramınız kutlu olsun’ yazması bu haftanın konusunu belirlemiş oldu.


Bir firmadan gelen tanıtım mailinde; frambuazlı, kaymaklı ve dondurmalı pastanın tanıtımı yapılıyor ve ‘Şeker Bayramı’ için tavsiye ediliyordu. Bazıları ne var bunda diye düşünebilir. İlk bakışta basit gibi görünen bu durum aslında büyük bir vahametin göstergesi. Bilerek veya bilmeyerek dini bir bayramı ticari bir bayrama dönüştürüyorlar. Sanki sadece şeker yemek adına bayram yapıyormuşuz gibi bir havaya büründürdüler. Bu yönlü tanıtımların olması ve Ramazan Bayramı’na Şeker Bayramı denilmesi beni çok rahatsız eden bir durum. Bu konuda geçen sene Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın tepkisinin de çok doğru ve haklı olduğunu düşünüyorum. Bu konu ile ilgili 2005 yılında yazmış olduğum yazının içeriğini biraz daha geliştirerek sizlerle tekrar paylaşma gereği duydum.



Şeker Bayramı denir mi?



Arapça idü’l-fitr ve idü’l adha şeklinde adlandırılan Ramazan ve Kurban Bayramları, hicretin 2.yılından itibaren kutlanmaya başlamıştır. Esasen Ramazan orucu ilk defa bu yıl farz kılınmış, bu ayı oruçla geçiren mü’minler sonraki ayın (Şevval) ilk üç gününü bayram olarak kutlamışlardır. Bu sebeple bu bayrama Ramazan Bayramı veya bayramdan önce fitre (fıtr sadakası) verildiği için Fıtr Bayramı denilmiştir.



Bayramda neden tatlı yeriz?



Bayram; Ramazan boyu yemeden içmeden ve her türlü istek ve arzularından kendimizi alıkoyarak oruç tutan biz Müslümanların ve ailelerimizin, orucun bitimiyle sevince kavuştuğumuz ve vaat edilen mükâfata kavuşmakla manen huzur bulduğumuz bir gündür. Bayram günü sabah namazının hemen sonrasında tatlı yemek, özelikle hurma yemek, sünnettir. Hâlâ bazı şehirlerimizde ve evlerde (bizim ev gibi) bayramlarda kahvaltı edilmez ve bayram yemeği yenilir. Bu mevsimine ve bütçesine göre; taze fasulye, kuru fasulye, kavurma, bamya ve bakla olabilir; fakat hepsinde mutlaka tereyağlı pirinç pilavı olur ve tabii ki birkaç çeşit de tatlı. Fakat genelde, ev baklavası, lokma, kadayıf tatlıları olur. Bunların yanı sıra sütlü tatlılar mutlaka olur. Asıl tatlı yeme geleneğimizin peygamber efendimiz (s.a.v.) zamanından geldiğini biliyoruz.



Devleti-i Ali Osmani’de bayram



Osmanlı döneminde saray içerisinde önce bayram alayına katılınır, bayram alayından sonra Has Oda önüne konulan tahtına padişah oturur ve saray nedimleri, musahipleri birbirinden güzel nüktelerle padişahı eğlendirirlerdi. Bu sırada padişahın yanında yer alan saray erkânına, vezirlere ve meşayihe helvalar, tatlılar dağıtılırdı. Hemen ardından vezirler ve ehl-i divan yerine oturur. Matbaha-ı Amire’den (saray mutfağı) getirilen yemekler yenirdi. Bayramlarda en başta şekerciler olmak üzere çarşı pazar dolup taşar; bayram tebriklerinde herkese şeker ikram edilirdi. Bugün halen geleneklerimizde de süregelen bayram şekeri ikramında akide şekeri ikram etmek makbuldü.







Asr-ı Saadet’te tatlı geleneği



Dini ve sosyal olmak üzere iki yönü bulunan Ramazan ve Kurban Bayramı kutlamaları Asr-ı Saadet’te musalla adı verilen geniş bir alanda, kadınların ve genç kızların da katıldıkları bayram namazı ile başlardı (bk.Tirmizi, Cum’a, 36). Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) bayramı namazını kıldıktan sonra musallaya çıkmadan önce hurma yeme âdeti bir sünnet telakki edilmiş ve bu telakki bayramda tatlı ikramı geleneğini doğurmuştur. Daha Tabiin döneminde İbn Sirin gibi un, tereyağı ve bal veya hurma ezmesinden yapılan bazı tatlıları ikram etmeyi adet haline getirenler vardı. Bağdat’ta 380 yılında yapılan bir bayram kutlamasında uzunluğu yaklaşık 150 metreye varan sofralarda tatlıların sunulduğu rivayet edilmektedir. Ve binlerce yıldır bu güzel geleneği tüm İslam âlemi devam ettiriyor. (Bu bilgilere sahip olduktan sonra Ramazan Bayramına hala ‘Şeker Bayramı’ diyenlere ne denilir sizlere bırakıyorum.)





Nadide hediyeler



İkindiden sonra esnaf alayları otağ-ı hümayun önünden geçerdi. Her esnaf loncasının bir, iki ya da üç flaması vardı. Mesela baharatçılar, ortasında yaldızlı çizgisi olan flamalar taşırlardı. Bu hediyeler bazen de yiyecek içecek gibi şeylerdi. Çörekçiler, bir araba üzerine yerleştirilmiş fırında çörek pişirerek geçerler, sonra da pişirdikleri çörekleri padişaha sunarlardı. Esnaf gruplarının padişaha hediye ettikleri kendi meslekleriyle ilgili eşyalar en nadide ve pahalı cinsten şeyler olurdu.



Bayram mesajı



Küskünlerin barıştığı, sevenlerin bir araya geldiği, rahmetle ve şefkatle dolu günlerin en değerlilerinden olan Ramazan Bayramınız kutlu olsun.

Ramazan BİNGÖL
http://www.stargazete.com/istanbul/yazar/ramazan-bingol/ramazan-bayrami-na-seker-bayrami-denilir-mi-291815.htm
Devamını Oku

5 Eylül 2010 Pazar

Kendi kendini onarabiliyor!

Kendi kendini onarabiliyor!

Ali Güngör
MIT'deki biliminsanları yepyeni bir teknolojiye imza attı. İşte kendi kendini onaran...
Dağılıp yeniden birleşiyorlar
Güneşin yıkıcı etkileri, onlardan elektrik enerjisi üreten panelleri de yıpratıyor.

Bitkilerin fotosentezdeki verimini yakalamak isteyen bilimadamları yeni bir  teknoloji; geliştirdi. MITaraştırmacıları sentetik bir kloroplast yarattıklarına inanıyorlar. Bu Sentetik kloroplast güneş enerjisini alıyor, bozuluyor ve tekrar bir araya gelebiliyor. Yani güneşten yıpranan güneş hücreleri devamlı bir şekilde ve masrafsızca onarılabiliyor.

Kendi kendine bir araya gelen moleküller kullanılarak geliştiren teknolojide 7 farklı bileşen var. Karbon nanotüplerden, sentetik fosfolipitlere kadar bütün bu bileşenler güneşten elektrik enerjisi üretmeeye yarıyor. Dağıldıklarında ise bir zardan geçirilerek tekrar bir araya getirilebiliyorlar. Yani bu panelleri şöyle bir sallayıp yepyeni hale getirmek mümkün olacak.

Araştırmacılar şimdi yüzde 40 performans ile çalışan bu teknolojinin verimliliğini arttırmak için çalışıyor.
Devamını Oku

4 Eylül 2010 Cumartesi

KADİR GECENİZ MÜBAREK OLSUN

KADİR GECESİ MESAJI 

Bir manevi iklim ve rahmet çeşmesi olan Ramazan ayının sonuna yaklaşırken, önümüzdeki 5 Eylül Pazar gününü Pazartesiye bağlayan gece, Kadir Gecesine ulaşmanın sevinç ve mutluluğunu yaşayacağız. Gelişiyle birlikte oluşturduğu mana iklimiyle gönül dünyamızı mamur eden, iç âlemimizi zenginleştiren Kadir gecesi, yaratılış bilgisinin ders kitabı ve bütün kâinatın ve varoluşun özeti olan Kur'an'ın indirildiği gecedir.
Kadir Geceniz Mübarek Olsun
Kadir gecesi, Kur'an'ın övdüğü, esenlik ve güvenliğin her tarafa yayıldığı, sema kapılarının açıldığı, dua ve tövbelerin kabul edildiği kutlu bir gecedir. Değeri Kur'an’a dayanan bu gecenin kadir ve kıymetinin bilinmesi ve bu kutlu geceden istifade edilmesi, ancak Kur'an'a yönelmekle, onun eşsiz mesajını anlamak ve onun mana ikliminde yol almakla, hayatın peygamber kılavuzluğuyla yaşanıp yaratılanın yaratandan ötürü sevilmesiyle mümkün olacaktır. Çünkü 1400 yıldır okunan ve bu yıl nüzul yıldönümünde çeşitli etkinliklerle daha çok anlamaya ve hayatımıza tatbik etmeye çalıştığımız kutsal kitabımız Kuran’ı Kerim; insanlığın ufkunda bir ışık gibi yanan ve her dönemde insanların yollarını ve gönüllerini aydınlatmaya devam eden bir meşale, eskimez bir çağrıdır. O, insanlığı aydınlatmaya başladığı günden bu yana ışığından hiçbir şey kaybetmemiş, taşıdığı değer ve anlamlar, getirdiği ahlak ve erdem ilkeleri hep taze ve yeni olarak kalmıştır.
Kur’an’ın indiği her gönül, Kur’an’ın rehberlik ettiği her hayat, Kadir gecesi kadar değerlidir. Zamanın değeri, o zamanda meydana gelen olaylardan ve o zamanın yüklediği değerlerdendir. İnsan da şayet gerçek manada Rabbine kul, Resulüne ümmet olabiliyorsa, insanların duasını alıp geride hayırlı işler bırakabiliyor, yaratılış gayesine uygun güzel bir insan olabiliyorsa, Allah katında Kadir gecesinden daha değerlidir. Bu itibarla, Kur’an’ın insanlık âlemine inmesinden öte, onun gönül dünyamıza inmesi ve davranışlarımıza yansıması önemlidir.
Diğer kutlu zamanlar gibi Yüce Rabbimizin insanlığa bir rahmet kapısı, bir umut pınarı olarak bahşettiği Kadir gecesi aynı zamanda, hayatımızın çok hızlı seyreden akışı içinde geçmişimizi değerlendirerek gafletle geçen günlerimizi sorgulama, günahlardan arınma, unutarak ve bilmeyerek işlediğimiz hatalara tövbe edip af ve bağışlanma dileme zamanıdır. Sevgili Peygamberimizin (s.a.s.) bu mübarek gece ile ilgili olarak, "Kim inanarak ve sevabını Yüce Allah'tan umarak Kadir Gecesi'ni ihya ederse onun geçmiş günahları bağışlanır" müjdesi ve bizlere öğrettiği "Allah'ım! Sen affedicisin, affetmeyi seversin, beni de affet" duası, bizler için günahlardan arınmaya vesile olacak büyük bir fırsattır.
Pek çok hayır ve bereketi bünyesinde barındıran, manevî haz ve vecdin doruğa ulaştığı, bin aydan daha hayırlı olduğu ve meleklerin seher vaktine kadar yeryüzüne her iş için indiği müjdelenen bu mübarek gecede, dünya hayatının altında ezilip yok olmak ve dünyanın sonu gelmez hevesleri peşinde ömrümüzü heba etmek için değil, geride hayırlı işler bırakmak ve Rabbimizin Rızasına uygun yaşayarak kalıcı kurtuluşa ermek için yaratıldığımızı bir kez daha fark edelim. Artık, her türlü hırs, kişisel çekişme ve kavgalarımızdan uzak duralım. Fanilerin geçici memnuniyetini değil, Bâki olan Rabbimizin hoşnutluğunu esas alalım; gösteriş ve desinler diye değil inandığımız gibi yaşayalım ve davranalım. Özümüz sözümüz, içimiz dışımız bir olsun. Bu gecede Yüce Allah'ın bizlere bilgi, anlayış ve ihlâs vermesi, doğruyu bulduktan sonra kalplerimizi saptırmaması ve bizi affetmesi için dua edelim. İhtiyaç içerisinde ve zor şartlar altında yaşamını sürdürmek zorunda kalan insanlarımızın maddi ve manevi yardımlarına koşarak sıkıntılarını paylaşmaya, acılarına ortak olmaya çalışalım. Bu vesile ile geçtiğimiz günlerde Pakistan’da meydana gelen sel felaketine maruz kalan kardeşlerimiz için de dua edelim, madden ve manen onların yanında olalım.

Bu duygu ve düşüncelerle, aziz milletimizin, soydaş ve dindaşlarımızın Kadir Gecesini tebrik ediyor ve bu gecede yapılan dua ve yakarışların, İslam âleminin birlik, dirlik ve beraberliğine, toplumsal birlikteliğimizin güçlenmesine, insanlığın barış, huzur ve saadetine vesile olmasını Cenab-ı Allah’tan niyaz ediyorum. 
Prof. Dr. Ali BARDAKOĞLU
Diyanet İşleri Başkanı
Devamını Oku

3 Eylül 2010 Cuma

Şeker Bayramı Mı? O Ne Ki?!!

Şeker Bayramı Mı? O Ne Ki?!!


Ayşegül Osmanoğlu

Şeker değil Ramazan Bayramı 
Bir fırsatlar havuzu olan Ramazan ayını idrâk ettiğimiz şu günlerde, sokaklara çıkıp şöyle bir gezindim dün... Çok da içim sızladı. İnsanlar, ne kadar duyarsız ve bu kutsal iklimi ayaklarımıza kadar getirmiş mübârek aya ne kadar ilgisiz ve saygısız davranıyor... Gördükçe üzüldüm açıkçası. Tamam, dinde zorlama yoktur. Bu, âyetle sabit olan ve insan hakları açısından da sorgulanamayacak bir durum... Dileyen, inanmakta da inanmamakta da özgür neticede. Her iki türlü de kişinin muhatabı, sadece ve sadece Allah'tır. Ama ya saygı??? İşte bu, inançların üstünde, tüm insanlık için evrensel bir davranış biçimidir.



Normal zamanlarda bile çok sinir olduğum sigara içenleri bu mübârek aylarda da aynı şekilde görmek, beni üzdü. Neden oruç tutmuyor gibi bir soru sormak, benim ilgi alanım dahilinde değil. Neticede bu, karşındakinin inanç derecesi ile ilgili. Ama o sigaranın dumanını savurtarak yollarda yürürken, "Acaba karşımdaki oruçlu mu? Ona saygısızlık olur mu?" diye düşünememesi, benim sınırımın başladığı çizgi... Üstelik az da değil bu insanlar.



Ya, insan, en azından içinde bulunduğu aya hürmet bekliyor. Hani inanç özgürlüğü ve kişisel haklara saygı var ya... Bu, karşılıklı olmalı. Ben, onun oruç tutup tutmamasına saygı gösterebiliyorum. Ama karşımdakinden de "Acaba etrafımda bir oruçlu var mı?" gibi gayet insânî bir tavır sergilenmesini beklemiyorum desem yalan olur.



Eskiden Şeker Bayramı ve Ramazan Bayramı'nı ayrı ayrı iki bayram sanırdım. Öyle ya, Ramazan bitiminde bayram yapmamızın sebebi: tâbi olduğumuz bir aylık sabır ve nefis testini başarıyla tamamlamış olmamızın verdiği haklı sevincimizi bayram yaparak kutlamaktır. Arkamızda bıraktığımız Ramazan ayının bayramı olması hasebiyle de adı "Ramazan Bayramı"dır. Çünkü kutlama sebebi, bu ay'dır.



Ha, oruç tutamayan miniklerimiz için "Şeker Bayramı" denirse tamam. Ama öyle değil... Oruç tutmayanlar için "Şeker Bayramı", Oruç tutanlar için "Ramazan Bayramı" oluyor. Bu farkı büyüdükçe anladım.



Şimdi buradan tutup da bayramı kutlamak kimin hakkı gibi bir tartışma başlatmak değil elbette niyetim. Ama Ramazan ayının mânevî hazzını yaşamış olanların kutladığı bayramın rûhu ile "Şeker Bayramı"nı kutlayanların rûhu, aynı mâneviyât dairesinde buluşabilir mi? "Şeker Bayramı"ndaki mâneviyât, cadılar bayramındaki kadar bile değil.



Neden mi oraya atıfta bulundum: ortak noktaları var da, o sebepten. Hani ya bolca şeker dağıtılıyor her ikisinde de. Ama onlar bile mânevî bir duyarlılıkla kutluyorlar bu bayramlarını. Eh, ben de o zaman merak ediyorum; "Şeker Bayramı"nı kutlayanlar, hangi mânevî sebepten dolayı kutluyorlar bu bayramı?



Ben, burada kesinlikle oruç tutan - tutmayan, inanan- inanmayan gibi bir fikrin peşinde değilim. Sadece anlamak istiyorum... Tamamen dini temelli olan, oruç ayının sona ermesini takiben kutlanan bu bayram, yani Ramazan Bayramı ile aynı günlere denk gelen bu "Şeker Bayramı" ne ola ki??? Başta da dedim ya, bir fırsatlar havuzudur Ramazan. İster içine girer, sonuna kadar faydalanırsın (ki bu, her iki dünyada da insanı ferahlatır), ister sadece kenarından durup seyredersin ve neler kazanıp kazanamayacağını da asla öğrenemezsin...



Elbette ki iş, sadece oruç tutmakla bitmiyor. Bu, sadece bütünün parçalarından. Ama ana parçalarından birini teşkil ediyor... İnsanın kendi kendini kontrol edebilme yeteneği elde edebilmesi için uygulanan bir aylık mânevî bir kurstur bu.ve başarı derecesi, tamamen kişinin inanç derecesiyle orantılıdır.



Bir de küçüklükten alıştırılmamış bu mânevî duyguya yabancı olan insanlardan bilmedikleri bir his için vicdânî rahatsızlık hissetmelerini beklemek, ne kadar doğru; bu da ayrı bir tartışma konusu. Ama benim anlatmaya çalıştığım, bu ayda en azından karşı taraftakine karşı azıcık daha hassasiyet gösterilebilmesi, o kadar... Yabancıların dahi gösterebildiği, inancımızdan olmadığı halde sırf bizim inançlarımızda olduğunu bildikleri için buna göre tavır sergileyen pek çok insan gördüm. Demek ki aynı inançtan olmakla da alakası yok. Sanırım "duyarlı olmak"la alakası var. O zaman, duyarlı olalım...



Ha, bir de Ramazan geldi mi bu aya hürmeten farklı davrananları eleştirenler var ya; hani "Bir aylık Müslüman" benzetmesi yapılıyor.. Ya, bırakın; olsun da bir aylık olsun. Hiç olmamasından iyidir. Demek ki yüreğinin köşesinde böyle bir duygu saklıyor. Sadece Ramazan'da mı ortaya çıkarıyor; olsun!... Olsun...



Son yıllarda beni güldüren bir komedi ise; hani yeni bir trend var ya, TV'de rast gelmişsinizdir. Oruç tutmadıkları halde iftar yemeklerine gidenler ve iftar yemeği verenler... Akşam yemeğine mâneviyât yükleme maskesi... İçlerinde istisnalar yok mudur? Tabii ki vardır. Peki kaideyi bozar mı? İşte orasını ben bilemem...



Ayşegül Osmanoğlu,

19 Ağustos 2010, Perşembe.
Devamını Oku

Yukarı git