/>

15 Kasım 2010 Pazartesi

Kurban Yerine Sadaka!..

Kurban Yerine Sadaka!..
Belli maksatlarla ortaya atılan, bir demogojiden öte kıymet ifade etmeyen ve halkın zihninde dinin emirlerine karşı şüpheler bırakmaya matuf olarak seslendirilen bu tür sözlere değinmeyi hiç istemiyorum. Aslı herkesçe malum olmasına rağmen kasdî olarak tekrar tekrar söz konusu edilen meselelerde bir yönüyle tartışmalara dahil olmanın fayda değil zarar getireceğini düşünüyorum. Çünkü, dinimizde kurbanın yeri bellidir ve zannediyorum, işin uzmanları başta olmak üzere halkımız onun kıymetini çok iyi bilmektedir.
Son günlerde çokça duyup dinlediğiniz gibi kurban, lügatlere göre “yaklaşmak” manasına gelmekte ve Allah yolunda malın, canın, her şeyin feda edilebileceğini, Allah'a teslimiyeti ve O'na karşı şükür hisleriyle dolu olmayı ifade etmektedir. Kurban kesmek, Kitap, Sünnet ve icmâ-ı ümmet ile sabittir. Kur'ân-ı Kerîm'in, "Rabbin için namaz kıl ve kurban kes" (Kevser, 108/2) mealindeki ayetle, bildiğimiz kurbanı işaret ettiği hususunda İslam ulemasının çoğunluğu aynı görüştedir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de, İbn Mâce'de ve Müsned'de geçen bir hadis-i şerifte "İmkânı olup da kurban kesmeyen bizim namazgâhımıza yaklaşmasın" buyurmuştur. Bu ve benzeri nasslardan hareket eden Hanefi fukahâsı kurban kesmenin vâcip olduğu kanaatine varmışlardır. Müsadenizle ben, kurbanı kimler kesmeli, kurbanlıkta aranan şartlar nelerdir... gibi mevzuyla alakalı hususları ilmihal kitaplarına havale ederek, sorunuz münasebetiyle, bir başka meseleyi hatırlatmak istiyorum:
Kur'an- Kerim, Mâide Suresinin 27-29. ayetlerinde bize, Hazreti Adem'in iki çocuğunun kıssasını anlatır: Cenabı Allah buyurur ki, “Onlara Âdem'in iki oğlunun gerçek olan haberini oku: Onların her ikisi birer kurban takdim etmişlerdi de birininki kabul edilmiş, öbürününki kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen, kardeşine: “Seni öldüreceğim” dedi. O da: “Allah, ancak müttakilerden kabul buyurur, dedi. Yemin ederim ki, sen beni öldürmek için el kaldırırsan da, ben seni öldürmek için sana el kaldırmam. Çünkü ben âlemlerin Rabbi Allah'tan korkarım. (Öyle bir şey yaparsan) dilerim ki sen, kendi günahınla beraber benim günahımı da yüklenesin de cehennemliklerden olasın. Zalimlerin cezası işte budur!”
Kur'an-ı Kerîm'de ve güvenilir hiçbir hadis-i şerifte, Hazreti Adem'in bu iki çocuğunun isimlerinden bahsedilmese de , Kütüb-ü sâlifede isimlerinin ?Habil ve Kabil olduğu belirtilen iki kardeş arasında bir meseleden dolayı anlaşmazlık çıkar ve neticede Kabil, ?kardeşi Habil'i kıskançlıkla, haksız yere öldürür. Kur'an, bu iki kardeş arasında meydana gelen olayın detaylarını zikretmez; çünkü meydana gelen hadise, zaman ve mekânla sınırlı değildir. Burada önemli olan da isimler değil, şahsiyetler ve temsil ettikleri zihniyetlerdir.
Tefsirlerde ve diğer İslâmî eserlerde geçtiği üzere –ki bu konudaki malumatın çoğu İsrâiliyyat'tır- Kâbil ziraatçı, Hâbil ise çobandı. Her ikisi de kurban emrine muhatap olunca, Kâbil, koyun kesmeye yanaşmamış, ürünün iyi kısmından kurban etmeye de kıyamamış ve kıymetsiz başaklardan oluşan bir demeti kurban olarak arz etmişti. Hâbil ise, beğendiği bir koyunu kurban etmişti. Hâbil'in kurbanı kabul görmüş, Kabil'inki ise adeta yüzüne çarpılmıştı. İşte, daha o dönemde, insanoğlu Allah'ın koyduğu ibadet kurallarına kendi mantığını ve tasarruflarını karıştırmaya başlamış, kurbanı kendi manasından çıkarıp onu bir uzaklık sebebi haline getirmişti.
İbadetlerde İllet ve Hikmet
Bugün de kurbana aynı mantıkla bakıldığı söylenebilir. Oysa, Allah'a yaklaşmak için bir yol olan kurban, özellikleri tesbit edilmiş bir hayvanı belli bir vakitte, ibâdet maksadıyla ve usûlüne uygun olarak kesmek demektir. Onun formatı Allah tarafından ortaya konmuştur ve insanların o ibadet yerine başka bir ibadeti ikame etmeye ya da onun şeklini değiştirmeye hakları yoktur.
Sadece kurban değil, bütün ibadetler, fıkhî deyimiyle, taabbudî alana girer ve vahye göre şekillenmiştir. Hanefi fûkahası, taabbudî olan ve illetlerinin akılla kavranması mümkün olmayan hususlarda kıyas bile yapılamayacağına kâildirler. Evet, ibadetler “taabbudî”dir; yani, onları Allah emrettiği için, O'nun istediği zamanda, O'nun gösterdiği şekilde ve O'nun rızasını kazanmak niyetiyle yaparsak ya da sırf Allah yasakladığı için bazı şeylerden sakınırsak, işte o zaman o amelimiz ibadet hükmüne geçer.. Kur'an nasıl getirmiş, Peygamberimiz nasıl göstermişse aynen öyle koruyup uyguladığımız, onlarda değişikliklere, artırma ve eksiltmelere girmediğimiz, Peygamberimiz tarafından öğretilen şekline dokunmadığımız sürece ibadetlerimiz ibadet olarak kalır.
Tabii ki, bu ilahî emir ve yasakların pek çok hikmetleri ve menfaatleri de vardır. Fakat, sadece bu hikmet ve menfaatler gözetilerek yapılan, kulluk düşüncesiyle ve Allah'ın rızasını kazanma niyetiyle yapılmayan şeyler ibadet sayılmazlar ve insana sevap da kazandırmazlar. Çünkü, o ibadetlerin teşrîi doğrudan vahye dayalıdır ve o bilinen hikmetler, bilinmeyenlere göre çok azdır. Namaz, oruç ve zekât gibi ibadetlerin emredilmesinde, içki ve kumar gibi kötülüklerin de nehyedilmesinde “illet” başkadır, “hikmetler” başkadır. Bunların yapılıp yapılmamasındaki asıl "illet" Allah'ın emretmesi veya nehyetmesidir.
Evet, ibadetlerde önemli olan Cenâb-ı Hakk'ın va'z ettiği formüllere uygun hareket etmektir. Yani, format Allah tarafından ortaya konmuş ise o bir kıymet ifade eder. Yoksa, bir ibadetin şekil olarak, kendi mantığınıza göre daha mükemmelini, daha ağırını ve daha müşkilini ortaya koysanız da onun bir değeri yoktur. Aslında, yaptığımız ibadetler bizim almak istediğimiz şeylerin karşılığı olamaz; kulluk adına ortaya koyduğumuz niyet, gayret ve ameller talip olduğumuz Allah rızasına, Cennet ve cemalullah gibi nimetlere bedel sayılamaz. Beklediğimiz netice karşısında ortaya sürdüğümüz bedel çok küçük ve yetersiz kalır. Fakat, beklentilerimizi bize lûtfedecek Allah'tır. Sahip olmak istediğimiz emtia, o mutluluk, o saray, o köşk, o villa..., her ne ise, onu satın alabilmemiz için vermek zorunda olduğumuz nakdi yaratan, o parayı basan da Allah'tır. Yani, darphane de ona aittir.
İbadetlere Biçilen Değer
İşte, teşbihde hata olmasın, o darphanede Allah çeşit çeşit paralar basıyor. Sizin namazınız bir çeşit paradır, orucunuz bir çeşit paradır, zekatınız bir çeşit paradır.. hatta tavırlarınız, davranışlarınız, hayırlı düşünceleriniz, samimi niyetleriniz birer paradır. Allah katında bunların herbirinin ayrı ayrı değeri vardır. Bütün bunlar, isteklerinizi peyleme adına, doğrudan doğruya takdiri Allah'a ait olan bir bağıştır size. Yoksa siz, size ait kıymetlerle alamazsınız istediklerinizi. Mesela, Allah'ın yüksek bir bedel takdir buyurduğu beş vakit namazla elde edeceğiniz ahiret nimetlerini, abdestinden duasına kadar o namaz sebebiyle katlandığınız meşakkatin elli bin katını ortaya koysanız yine de namazdan başka bir şeyle peyleyemezsiniz. Çünkü sizin ortaya koyduğunuz şeyler kalptır, sahtedir. İstekleriniz ise, ancak kalp (sahte) olmayan, gerçek değeri bulunan paralarla elde edilebilir. O gerçek paraların üstünde de darphane sahibinin mührü vardır; bir kağıt parçası O'nun sikkesiyle bir nakd olmaktadır.
Bir düşünün, siz kendi kendinize bir para bassanız; kullandığınız malzeme altın bile olsa, onun etrafına türlü türlü süsler de koysanız, zatî kıymeti itibariyle darphanedeki benzerinin on kat üstünde kıymeti de olsa, pazara götürdüğünüzde ona biçilecek değer sadece maden olarak ne ifade ediyorsa işte o kadar olacaktır. Siz onun üzerine kaç lira yazarsanız yazın, alacağınız bedel, onun madenî değerini geçmeyecektir. Fakat, ona benzer bir parayı darphane bassa, üzerine de “bir milyon” damgasını vursa, o para gerçekten bir milyon üzerinden değer görecektir ve insan onu verip “bir milyon” değerinde bir mal alabilecektir. Çünkü, o para kalp değildir; onu sahibi basmış ve değerini de bizzat o belirlemiştir.
Bu açıdan, ibadet ü tâatınız, Allah'ın va'z ettiği esaslara bağlı olmalıdır ki bir kıymet ifade etsin. O neye ne kadar değer biçmişse, O'nun belirlediği çerçevede siz onu ortaya koyduğunuz zaman ahiret nimetlerini ve ebedî saadeti satın alabilirsiniz. Şayet O, Sıratı geçmeyi namaza, kurbana bağlamışsa, geçiş bileti ancak bu paraya alınır demişse ve siz de geçmek istiyorsanız, o parayı vermeye mecbursunuz. Mesela, namaz değil de başka bir bedel vermek isteseniz; namaz yerine başka şeyler yapsanız; uzak doğu oyunlarına ait onlarca hareket sergileseniz, elli türlü marifet döktürseniz, olimpiyat şampiyonlarına has yüz çeşit kabiliyet gösterseniz de, ancak namaz karşılığında takdir edilen nimetleri onlarla alamazsınız. Çünkü onlar kalptır, kıymetsizdir, ortada bir fiil olması itibariyle asla benzese de sahtedir.
Öyleyse, bir ibadetin de Allah'ın darbına göre ortaya konması lazımdır. Çünkü, ona kıymet veren Allah'tır. Ameller, O'na nisbetle kıymet kazanır. Dolayısıyla, Allah o ibadetlerin herbirine ayrı ayrı değerler biçmiştir. Onların -izafî de diyemiyorum- zatî değerleri vardır. Çünkü, Allah, bir şey hakkında, “bunun bu değeri vardır” diyorsa, onun o değeri mutlaka vardır. O şey hakkında, “Sen benim şu kadar kıymet takdir ettiğim bu şeyi verirsen, onu ebedî saaadetinin bedeli sayacağım” diyorsa, ebedi saadet ancak O'nun işaret ettiği o şeyle alınabilir, başka hiçbir kıymetli şey onu satın almaya yetmez.
Bir münasebetle 29. Mektup'ta bu mevzuya misal veren Bediüzzaman Hazretleri, dini emirlerden bir kısmına "taabbüdî" denildiğini, bunların aklın muhakemesine bağlı olmadığını, emrolduğu için yapıldığını ve hakikî illetin, emir ve nehy-i İlâhî olduğunu anlatır. Taabbüdî olan şeylerde bazı hikmet ve maslahatlar var olsa bile taabbüdîlik cihetinin daha önde bulunduğunu ve bilinen o maslahatların, pek çok hikmetten sadece bazıları olduğunu söyler. Ve şöyle der: “Meselâ, biri dese, "Ezanın hikmeti, Müslümanları namaza çağırmaktır. Şu halde bir tüfek atmak kâfidir." Halbuki, o divane bilmez ki, binler maslahat-ı ezâniye içinde o bir maslahattır. Tüfek sesi o maslahatı verse de, acaba nev-i beşer namına, yahut o şehir ahalisi namına, hilkat-i kâinatın netice-i uzmâsı ve nev-i beşerin netice-i hilkati olan ilân-ı tevhid ve rububiyet-i İlâhiyeye karşı izhar-ı ubudiyete vasıta olan ezanın yerini nasıl tutacak?”
Demek ki, Allah, bir kulun Cennet'e girmesi ve ebedî saadete ermesi için ne ölçüde bir kıvam görmek istiyorsa, taabbudî ibadetlerle onu hasıl ediyor. Bunlara, avamca bir ifadeyle, insanın Allah'a yaklaşması, Cennet'e ve ebedî saadete ehil hale gelmesi için va'z edilmiş ibadetler de diyebilirsiniz. Dolayısıyla bunlarda, bir kısım dünyevî faydalar, maslahatlar ve hikmetler görülse bile esas bizim göremediğimiz, bilemediğimiz daha derin tesirler, neticeler, hikmetler vardır.. vardır; zira bunlar, fânî olan insanı, ebediyete ehil hale getiriyor. Allah'ı görmesi mümkün olmayan insanı, O'nu müşahede edebilecek bir keyfiyete yükseltiyor.. dünya adına ne kadar zengin olursa olsun, Allah'ın rızasını peyleyecek bir servete sahip olamayan insana, Allah'ın rızasını kazandırıyor.
İbadetlerin Ayrı Bir Derinliği
Bu ibadetlere en önemli derinliği katan ve aynı zamanda onları taklitlerinden ayıran husus da niyettir. İbadet niyetiyle yatıp kalkmalar, yerlere kapanmalar; aç susuz durmalar ve meşrû bir kısım arzu ve isteklerden uzak kalmalar insanı fanîliklerden kurtarır ve onun saniyelerini seneler kıymetine yükseltir. Oysaki, aynı hareketler, o samimi niyetten eksik olarak yerine getirildiği zaman, insana ızdırap ve yorgunluktan başka bir şey bırakmaz. Allah'ın hoşnutluğu gözetilmeden ortaya konan gayretler ve fiiller hiçbir işe yaramaz ve semere kazandırmaz. Mesela, birisi namaz yerine kalksa, otursa, yatsa; mafsallarına, bacaklarına, bileklerine egzersiz yaptırsa, hatta benzer hareketlerden de öte, aynen namazı kılsa, fakat namaz kılarken sadece mafsallarının açılması, belindeki kireçlerin çözülmesi ve omuzlarında hissettiği kulunçların hafiflemesi... gibi maslahatları düşünse, o hareketler birer namaz kalpı haline gelir; onlar taklittir, sahtedir, namaz değildir.
Diğer taraftan, niyet ibadetlere ve kulluğa derinlik kazandırır.. çünkü, insan bu dünyada yaptığı şeyleri, belli bir zamana sıkıştırarak ve sınırlı olarak yaptığı için aslında onlarla ebedi bir hayatı peyleyemez. Fakat, kalbinin “ebed, ebed” diye atmasına da mani olamaz. Öyle ise, o muvakkati, müebbed haline getirmenin bir çaresini bulması lazım. İşte o çare de, ebediyet kastıdır; Allah'a sunulmuş samimi bir niyettir. Niyet, bu sınırlı ve geçici dünya hayatında, sınırsızlığa kapı açan esrarlı bir anahtar ve az bir ömürde ebedî saadete ulaşma yollarını aydınlatan bir meşaledir. Bu anahtarı ve bu meşaleyi ellerinden düşürmeyenler, ömürlerinde ölü ve karanlık bir nokta bırakmayacak şekilde yaşar ve ebedî mutluluğa erebilirler. Çünkü insan, niyetiyle şunu demiş oluyor: “Allahım, altmış-yetmiş senelik hayatımda beni şu vazifelerle mükellef kıldın, ben de onları yerine getirmeye çalıştım. Eğer yüz altmış senelik ömrüm olsaydı; hatta bin altıyüz ya da bir milyon senelik ömrüm olsaydı, ben yine bu ubudiyetten ayrılmayacak, yine Sana kulluk yapacaktım.” İşte bu niyet, muvakkat işe çok büyük bir derinlik katıyor ve insan o işi ebedi yapıyormuş gibi kabul ediliyor. Samimi bir niyet sayesinde, yapılan iş derinleşiyor. Mesela; namaz, berzah hayatında güzel endamlı, gökçek yüzlü bir refik, bir enîs-i celîs oluyor.. öbür alemde de, Cennet saraylarının açılmasına yarayan sihirli bir anahtara dönüşüyor. Aslında, zâhirî adâlet gereğince, herkesin kendi ibâdet ve fazîleti kadar lütûf ve ihsâna mazhar olması uygun düşerdi ki; o da, salih kimselerin cennetteki ömürlerinin, iyi insan olarak dünyada yaşadıkları süre kadar olmasını gerektirirdi. Fakat, inşaallah, ebedî kulluk düşüncesi, ötede ebedî saadete vesile olacaktır. Yine bu sırdandır ki, inanan insanın aksine, inkâr eden de ebedî şekâvet ve talihsizliğe bundan dolayı namzet olur. Ebedî inkar ve isyan düşüncesi de, ebedî talihsizliği netice verecektir.
Hasılı, ibadetlerde esas olan, onların taabbudî olmalarıdır. Bir ibadetin şeklini ve rükünlerini değiştirmek ya da onun yerine –diğer bir ibadet de olsa– başka şeyleri geçirmek özü bozmak, gerçek ile sahteyi, asıl ile taklidi karıştırmak demektir. Allah Teala bir ibadeti nasıl va'z etmiş ise, onun aynen uygulanması ve esas format olarak kabul edilmesi zaruridir. Ayrıca, asıl ile taklidi birbirinden ayıran en önemli unsur niyettir. Niyet, ibadetin ruhu olarak ona hem bir enginlik kazandırır hem de fani bir dünyada bitmeyen bir saadetin kapısını aralar.
Devamını Oku

9 Kasım 2010 Salı

Son karakol'da bir kınalı öğretmen

Son karakol'da bir kınalı öğretmen

Bozkırda muhteşem bir sonbahar şöleni...Rüzgarın darbesiyle düşen her bir yaprak, hazan halısını nakış nakış, ilmek ilmek dokuyor.
Karşı karlı dağlara doğru uzayıp giden yolun iki yanında sıralı kavak ağaçlarında uğulduyor rüzgar. Arabada dört arkadaşız.
Yol boyu, Çin sınırında, Tanrı Dağları'nın eteklerindeki Karakol Şehri'nin Türk Lisesi Müdürü Yozgat'lı Kınalı İsmail'i konuşuyoruz.
Sorgun'un Y....Köyü'ndenmiş.
Öğrencileri ona; 'kınalı öğretmen' diyorlarmış.
Kınalı kuzuları, Çanakakle'deki Kınalı Hasan'ı biliyorduk ama kınalı öğretmeni ilk defa duymuştum.
Asil bir kadın olduğu anlaşılan anası, evladının ellerine kına koyarak gurbetlere göndermeyi nereden akıl etmişti. Biz, kocalarına kurban olsun diye gelinlere, Allah'a kurban olsun diye koçlara, vatana kurban olsun diye yiğitlere kına yakıldığını biliyorduk ama bu 'kınalı öğretmen' neyin nesiydi?
Sabahtan beri yol alıyorduk. Nihayet, kıyı uzunluğu 250 km.'den fazla olan efsanevi Issızgöl'ün sonu görünüyor. Tanrı dağları bütün azametiyle karşımıza dikiliyor.
Bu yüce dağlara efelenmek olmazdı. Geçit vermezlerdi. Sessizce gölün bitiminden sağa doğru kıvrılıyoruz.
Gölün karşı kıyısında, her bir rüzgar darbesiyle sağanaklaşan sarı konfeti yağmurları altında bir müddet daha yol aldıktan sonra, yol kenarındaki tabelada 'Karakol' yazısı görünüyor.
Sonbahar güneşinin solgun ışıklarında ısınmaya çalışan, yol kenarlarında, duvar diplerinde bir birleri ile konuşan Kırgızlar karşılıyorlar şehrin girişinde.
Arabamızı Kınalı Öğrtemen'in okuluna doğru sürüyoruz.
Okulun önünde öğretmenler ve öğrenciler karşılıyor bizi.
Yol arkadaşlarımızdan Orhan Bey, saçları önden hafifçe dökülmüş, öğretmenlerin önünde duran gözlüklü arkadaşı işaret ederek işte 'Kınalı Öğretmen' diyor.
Üzerinde mütevazi bir elbise, orta boylu, yüzü, hasadı yeni kaldırılmış kıraç bir arazi gibi hüznün harman yeri, ağır yük taşımak için yaratılmışcasına omuzları geniş bir yiğit...
Kırkında görünmesine rağmen kavruk yüzünde oluşmuş çizgiler, hiçbir tebessümün gizleyemediği derin acıların işaretçisi gibi.
Penceresi karlı dağlara doğru bakan bir odanın içersindeyiz.
Konuya girmek için, öğrenciler sana 'kınalı öğrtemen' diyorlarmış, diyorum.
Susuyor...
Uzun uzun susuyor.
Sabahı olamayan bir gece kadar susuyor.
Ala Dağlar'daki ana ceylanların sürmeli gözlerini andıran iri ela gözleri buğulanıyor, uzaklara çok uzaklara bakıyor.
Hep dağların altından akmaktan hoşlanan nehirler gibi susuyor.
Sonra birden başlıyor anlatmaya;
"Adım İsmail, İsmail doğmuşum ben.
Buralara geldiğimde 25 yaşındaydım, şimdi kırkımdayım.
Hala hayatta olan babamdan dinlemiştim.
Çanakkale'deki meşhur Kınalı Hasan'ın hikayesi bizim köyde geçmiş.
Anam, aileden gelen bir gelenek olarak buralara geleceğim sabahın ön akşamında ellerime kına koydu.
Kınalı Hasan'ın anası Selvi Ana köyde çok sevilen büyük ruhlu bir kadınmış. Kocası Hüseyin Ağa köyün ağası imiş. Zengin varlıklı bir insan. Köyün yarısına yakın araziler onunmuş.
Oğulları Hasan, İsmail, Mustafa üçü de onsekiz, yirmisinde.
Önce, 1911'deki Balkan Savaşları için çıkıyorlar köyden.
Balkanlar, Birinci Dünya Savaşı, Milli Mücadele derken, bir muharebe biterken, yenisinin başladığı yıllar.
Çanakkale harbi patlak verince Selvi ana bu defa üç oğlunun siyah saçlarına kına koyarak cepheye uğurlamış. Üç yiğidini uğurlarken sanki dönüşü olmayan bir gurbete gönderiyor gibi bir duygu, bir daha hiç göremeyeceği gibi bir his, bir alev gibi dolaşıvermiş yüreğinde.
Savaş sırasında Selvi Ana'nın üç kınalı kuzusundan Hasan'ı gören kumandan; "saçındaki bu kına nedir? Kınayı kadınlar yakar" deyince, mahçup olmuş, kızarmış Kınalı Hasan.
'Bilmiyorum komutanım anam yaktı' demiş.
Kumandan, 'öyleyse mektup yaz da sor bakalım anana' deyince, Kınalı Hasan da, anasına mektup yazmış.
Selvi Ana cevabında;
'Kumandan bey Hasan'ıma, kınalı kızuma saçlarındaki kınayı sormuşsun. Gelinlere kına yakılır kocalarına kurban olsun diye, koçlara kına yakılır Allah'a kurban olsun diye, yiğitlere kına yakılır vatana kurban olsun' diye yazar.
Selvi Ana'nın mektubu oğlu Hasan'a ulaşmadan Allah'a ulaşır, vatanına kurban olur.
Kardeşi kınalı Mustafa da Çanakkale'de kalır.
Üç kınalı kuzudan sadece Kınalı İsmail kalır. O da Sakarya Savaşı'nda Yunanlılar'a esir düşerek Atina'ya götürülür.
Kınalı İsmail, esir değişiminden sonra 1929'da köyüne döndüğünde, Selvi Ana ve Hüseyin Ağa'nın dönmeyen oğullarını düşüne düşüne eriyip gittiklerini mezarları ile karşılaştığında anlar.
Geniş ve görkemli konakları köylüler tarafından işgal edilmiş, bağ, bahçe, tarla ne varsa hepsi paylaşılmıştır.
Anadolu için yokluk yıllarıdır, açlık, yağmacılık, eşkıyalık, alevsiz bir yangın gibi kasıp kavurmaktadır ülkeyi.
Kınalı İsmail, evi, arazileri geri alır.
Evlenir. Üç oğlu olur. Oğullarına Çanakkale'de kaybettiği kardeşlerinin adını kor.
Hasan, Mustafa, bir de Yusuf...
Buraya geldiğinde, gözleri buğulanıyor, kederleniyor, geçmiş günlerin gamıyla gölgeleniyor yüzü.
Odanın içinde sükun ağırlaşıyor. Gözlerimizi bir birimizden kaçırmak için önümüze bakıyoruz.
Birden oturduğumuz odadan yüce dağların yamaçlarına doğru nereden geldiğini anlaymadığım 'ayyüzlüm, turnalara tutunda gel' melodisi ruhlara hüzün veren bir türkü gibi yayılıveriyor.
Kınalı öğretmen, aranıyor, yoklanıyor, telefonunu buluyor.
Gurbetteki insanın telefonunda acıları ve ayrılıkları sakladığı türkülerimizden başka ne olur, diye düşünüyorum.
Anlatacakları bitti dediğim anda sanki ocakta korlaşmış odunlardan birinin devrilmesiyle birden harlaşan ocak gibi başlıyor konuşmaya.
"1938'de Kınalı İsmail de vefat eder, birkaç ay sonra da hanımı...
Üç oğulları yetim kalır.
Mustafa iki, Yusuf beş, Hasan daha sekizini bile doldurmamış.
Komşuların getirdiği yemeklerle karınlarını doyurmaya çalışırlar. Köylülerden hiç biri nedense yetimleri yanlarına almazlar.
Üç kardeş, geceleri korkudan bir birine sokulur, sarılır.
Sabah olduğunda oyun için sokağa çıkarlar.
Bir sabah Mustafa'yı uyandıramazlar.
Birkaç gün her sabah 'Mustafa haydi kalk biz oyun oynamaya çıkıyoruz' derlerse de, henüz iki yaşındaki Mustafa hiç ses vermez.
Uyuyor, diye düşünürler.
Bir gün uzak bir köyden annelerinin akrabaları gelir. Mustafa öleli neredeyese bir hafta olmuştur.Soğuktan mı açlıktan mı olduğunu o gün bu gün kimse bilmez.
Diğer iki yetimi yanında alır götürür akrabaları. Koca konak yine ıpıssız kalır. Pusuda bekleyen fırsatçılar konağı hemen işgal ederler. Bağ, bahçe, tarla ne varsa hepsi kapanın elinde kalır. Kınalı kuzuların ocağı bir kere daha söner.
Ne Yusuf ne de Hasan bir daha köye dönmezler.
Kırgındırlar.
Ara sıra Sorgunun bir tepesine çıkarak oğullarına; "İşte şu karşıki köyün yarısı bir zamanlar bizimdi, şimdi bir metre yerimiz yok" diyerek ağlarlar.
Bir gün Sorgun Çarşısı'nda, seksenini devirmiş bir köylü kardeşlerden Yusuf Efendi ile karşılaşır.
'Yusuf Efendi! Ben de seni arıyordum, hacca gidiyorum da bir helallik alayım istedim, ne de olsa bunca yıldır arazilerinizi ekip kaldırıyoruz.'
'Olur helal ederim, ancak bir şartla: İster kır olsun, ister nehir yatağı beğenmediğin bir tarlayı çocuklarıma ver, bütün haklarımı helal ederim'
Pişkin köylü; 'Yusuf Efendi ben aklımı peynirle mi yedim yıllardan beri ekip kaldırdığım bir tarlayı niye vereyim'deyince Yusuf Efendi;
'Öyleyse sen de hicaza git ama Ka'be'ye yüz süremeden, Ravzay'ı göremeden geri gel' diye beddua eder.
Hicaza yaklaştıkça kol ve bacakları iyice ağırlaşan adamın felç her tarafını kaplar ve hiçbir yeri göremeden geri döner, bir müddet sonra da ölür.
Tanrı Dağları'nda gün battı, batıyor.
Kınalı Öğrtmen sözlerini şöyle tamamlıyor.
Ben Çanakkale'den geriye dönebilen üç kınalı kuzudan Kınalı İsmail'in torunuyuyum.
Yusuf'un oğlu. Şimdi nöbet sırası bizde.
Dedim ya ben İsmail doğmuşum."


Devamını Oku

Yukarı git