/>

29 Mayıs 2011 Pazar

Kolay Gelinmedi Bu Günlere

Kolay Gelinmedi Bu Günlere



Egenin bu efsane şehrine girerken güneş, geride güzel bir bahar günü bırakarak gecenin siyah gözlerine süzülüyordu.Şehre girer girmez büyük bir yarış hemen kendini hissettiriyordu.
Rengarenk parti bayrakları kendilerini akşam rüzgarına bırakmış duvarlarda, caddelerde dalgalanıyor, liderlerin ve adayların posterlerinin süslediği minibüslerden yükselen sesler büyük bir yarıştan haber veriyordu.
Milli mücadele yıllarında Anadolu'nun şahlanışında öncü görev üstlenmiş olan bu kahraman şehir, şimdi yeniden üzerine yüklenen ağır sorumluluğu hisseden bir elini yanağına dayamış düşünceli bir adam gibi olanları seyrediyordu.
Akşamın alacakaranlığında vilayetin önünde zarif rehberimizle buluşarak programın yapılacağı yere doğru yol almaya başladık.
Bazen geniş bazen dar sokaklardan geçerek bir hayli yol aldıktan sonra program yerine geldik.
İçeri girdiğimizde bomboş olan salon kapıları açılır açılmaz bir kaç dakika içinde tıklım tıklım doluverdi. Bu durum bile Denizli insanının ne kadar heyecanlı, ne kadar kararlı olduğunu göstermeye yeterliydi.
Önce sahneye üniversiteli Moğol gençler geldi.
Tek kelimeyle muhteşemdiler.
Moğolistan bozkırlarında yatan Adem Tatlı'dan selamla başladılar gösterilerine. Birden buruk bir esinti yayılıverdi salona. Ömrünün baharında Asya bozkırlarına koşan bu ışık süvarisi Moğolistan steplerinde kalmış, mavi gökler ülkesinin lacivert gecelerini aydınlatan bir meşale gibi yad ellerde yatıyordu.
İstiklal Marşımızın şairi Mehmet Akif'in Bülbülünü, Necip Fazıl'ın Sakarya'sını, Bahaddin Karakoç'un 'Ihlamurlar çiçek açtığı zaman geleceğim' şiirini okudular. Mavi gökler ülkesinin bu sevimli gençleri bir bahar esintisi gibi gelip geçtiler salondan.
Sonra bir konuşmacı çıktı sahneye.
"Değerli Denizlili kardeşlerim!" diye başladı sözlerine. Salonda çıt yoktu. Herkes pür dikkat konuşmacıyı dinliyordu.
"Tarihin bu kader-denk noktasında size bir kere daha görev düşüyor. Ateşlerden geçerek, tufanlardan çıkarak, bir kış gecesi kadar uzun, karanlık ve soğuk şubatlardan bu güzel günlere gelindi. Ümitlerin bitmek üzere olduğu bir demde insanımızın dudaklarına tebessümler getiren şehrin insanlarısınız siz.
Kuvay-ı Milliye ruhuyla Anadolu'nun üzerine çöken karanlığın ödünü koparan şehrin insanlarısınız.
Şimdi içinize bin bir komplo ile sokulmuş olan zalimin yüzüne tükürmek, iftiracıların ağzının payını vermek, komplocuya dur demek vaktidir. Kin, nefret, öfke atına binerek vahşetten vahşete koşan, sevgiye uzanan bütün köprüleri yıkmak için her türlü yola başvuran şeytani güçlere fırsat vermeyelim. Ülkemizi bir kere daha Kerbela'ya döndürmek isteyenlere , efelerin ruhuyla isyan edelim.
Bir zamanlar yıkılışların bir birini takip ettiği, viranesinde baykuşların öttüğü şu güzel ülkemizde, son asrın fitne ve fesadına karşı sevgiyi bir kere daha hakim kılalım. Eli kanlı, gözü kanlı bir çetenin hudutsuz emellerine fırsat vermeyelim. Ülkemiz üzerinde oynan oyunları boşa çıkaralım.
Söz şimdi sizde.
Söz şimdi aydınlık ruhlarda. Dün olduğu gibi bugün de insanımızın onurunu kurtarma vakti.
Akif'in konuşacak kimse bulamadığı için akşamın melalinin çöktüğü vadilerde, kırlarda hıçkıra hıçkıra ağlayarak bir ağacın dalına konmuş bülbülle konuştuğu, Necip Fazıl'ın Sakarya'ya seslendiği hicranlı yıllarımızda siz Ahmet Hulusilerinizle, efelerinizle, zeybeklerinizle seslendiniz Anadolu'ya.
Hiç umutsuzluğa düşmediniz. Anadolu sizlerle yeniden şahlandı. 'Kuvay-ı Milliye' dediğimiz milli kuvvetlerin adı buradan Anadolu'ya yayıldı. Düzenli ordular oluşuncaya kadar elinde avucunda hiçbir şeyi olmayan sivil kuvvetlerin bir ülke için neler yapabileceğini ülke insanı sizlerden öğrendi. Denizli müftüsü Ahmet Hulusi Bey'in; "elinizde hiç bir silahınız yoksa üçer taş alarak düşman üzerine atmak suretiyle mutlaka fiili mücadelede bulununuz sözleri" karanlıkları yararak bir şimşek hızıyla buradan bütün bir Anadolu'ya yayıldı.
Türkün ateşle imtihanı bu topraklardan başladı. Sizin bağrınızdan çıkan efeler, zeybekler Yunan'a bu toprakları dar etti.
Onun için bu toprakların gülleri hep kırmızı açar. Efeler yiğittir, cesurdur, haksızlığa isyan ederler. Onlar kalleşlik nedir bilmezler.
Şimdi ülkemizi bir ahtapot gibi sarmış olan kalleşlerden kurtulma vaktidir. Agah olunuz! Milli ve manevi değerlerinizle savaş halinde olan kimselerin yukarlara yürümesine izin vermeyiniz.
Ülkemiz, en hayati seçimlerinden birisinin arifesinde bulunuyor. Şimdi koşma, şimdi insanlarla konuşma vakti. Bir kaç oyla da olsa görevini yerine getirme vakti.
Dün konuşacak bir genç bulamadığı için dağlarda, kırlarda, dallarda kuşlarla; vadilerde, ovalarda nehirlerle konuşan insanlarımızın ızdırap bahçelerinde bu gün milyonlarca gül açtı. Bu güller Anadolu'yu baştan başa bahara çevirdikten sonra, Asya steplerini, Afrika çöllerini bahar bahçesine döndürdüler.
Biraz önce bu salondan tatlı bir esinti gibi geçen Moğol gençlerimiz okudukları duygu dolu şiirlerle sizlere bir devrin hicranını anlattılar.
Bu günlere kolay gelinmedi. İdealimizin ufuklarına koşan nice küheylanların yolları kesildi, nice güller daha dalında budandı, nice merhamet pınarları bir yudum suyunu kimselere sunamadan kurutuldu.
Bu günlere kolay gelinmedi .
'Yıllarımız gözyaşlarına karışıp gitti, dostlar düşmanlarla barışıp gitti, olanlar karşısında ürperip kaldık.'
Nice muzdarip insanlar en karanlık gecelerde yüreğini bir meşale gibi eline alarak yürüdü sarp yolları. Ömürleri harp meydanlarında, memleket hapishanelerinde, sürgünlerde, dağ başlarında, ağaç tepelerinde geçti. Bir gül için binlerce dikene su verdiler"
Gözlerinde yaş kalmadı.
Bir genç arıyorum deyip düştüler yollara.
Elinde bir tomar kağıtla "okullarımıza din dersi konulmasını istiyoruz"diyen bir genci görünce "ben seni gökte ararken yerde buldum" diyen muzdarip gönüllerin çocuklar gibi sevindiği günlerden bu günlere geldik. Şimdi bir kere daha şahlanma vakti..."
***
Hatip konuşmasını bitirdiğinde herkes hala yerinde oturuyordu. Sadece sessiz bir çığlıktı salonda duyulan.
O gece orada anladığım şuydu. Ege'nin efeleri, zeybekleri yine göreve hazırdı. Milli irade yine çoşmuş, Kuvay-ı Milliye ruhu şahlanmıştı.
Anladım ki Ege'nin bu efsane şehri yeni bir destan yazmaya hazırlanıyordu. Bir gün batımında girerken büyük bir yarışın içinde bulduğumuz Denizli'den büyük umutlarla ayrılıyorduk.
Milli mücadele yıllarında Anadolu'nun şahlanışında öncü görev üstlenmiş olan bu kahraman şehir, şimdi yeniden üzerine yüklenen ağır sorumluluğu hisseden bir elini yanağına dayamış düşünceli bir adam gibi olanları seyrediyor hem de şehrin zarif minarelerinden yükselen yatsı ezanlarını dinliyordu.

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=27568&y=HarunTokakPazar
Devamını Oku

22 Mayıs 2011 Pazar

Neylersin araya hasretlik girdi

Neylersin araya hasretlik girdi



Gecen hafta yıllar önce bir yanımı bırakarak ayrıldığım Antalya'daydım.
1977'de birkaç şefkat kahramanı tarafından kurulmuş olan Rasanet Vakfı'nın pilav gününe davetliydik.
Uzun yıllar birlikte koştuğumuz dostlarla olacak olmanın heyecanı günler öncesinden sarmıştı ruhumuzu.
Doğacak günün ışıkları ile her bir yerden daha önce aydınlanan Doğu ufukları gibi, erkenci olan Güney'in bu güzel şehrinde nice tatlı hatıralarımız vardı.
Yeni bir manevi dirilişin adeta merkezi durumunda olan Doğu Garajı'ındaki bu kutlu kurum, kuruluşundan bu yana yüz binlerce talebenin tahsiline yardımcı olmuş, onlar için yurtlar yuvalar kurmuş, okullar açmış; köyden, kasabadan gelen yavrularımıza sahip çıkmıştı.
Şimdilerde bütün bir dünyanın her yerinde duyulmaya başlayan şefkat orkestrasının Anadolu ayağındaki Akdeniz bestesi bu kutlu yuvalardan yükselmişti ilkin.
Havaalanında değerli dostum Salih Bey karşıladı. Pırıl pırıl bir bahar pazarıydı.Portakal ağaçları dallarını sıcak bir bahar güneşinin ışıklarına sermiş güneşleniyordu.Program saatine daha bir hayli vardı.
O yıllarda hem aynı mahallede komşumuz hem de mahallenin maneviyat merkezi Kavaklı Mescit'in daimi cemaatinden Hayati Bey birkaç ay önce vefat etmişti. Eşine ve çocuklarına taziyede bulunmayı arzu ediyordum.
Yolumuz her Antalya'ya düştüğünde alanda karşılamasına alıştığımız Cevdet Beyi göremeyince, telefonla aradım. "Yengen ve yeğenlerin müsaitse bir taziyede bulunalım" dedim. Hayati Bey'in kardeşi olan Cevdet Bey iyi bir dost, yiğit bir arkadaş, vefalı ve yürekli bir insandır.
Yengesinin müsait olduğunu öğrenince onu da yoldan alarak birlikte gittik.
Yirmi yıl önce on yılımın geçirdiğim bu mütevazı mahalleye geldiğimde hatıralar her bir sokaktan başını çıkarak adeta utangaç çocuklar gibi bana bakıyordu. Onca tevazuuyla mahallenin manevi bekçisi gibi duran Kavaklı Mescit yine öylece duruyordu. Önündeki çınar ağacı büyümüş serpilmişti; başını göklere, dallarını çatının üzerine doğru yayarak ;"korkma ben seni korurum" der gibi mabedi sahiplenen bir havası vardı.
Mescidin karşısındaki evde yalnız başına yaşayan Hayati Bey'in hanımını ziyaret ettikten sonra programın yapılacağı okula gittik.
Vardığımızda program başlamıştı. Salon doluydu. Arka sıralarda ayakta duranlar bile vardı. Vakfın ilk kurucularının hemen hepsi oradaydı.
Güney'in bu şefkat kahramanlarının saçları ağarmış, yaşlılık gelip kapılarına dayanmış olsa da; hepsinin yüzlerinde görevlerini yapmış olmanın mutluluğu ile sonsuz bir aydınlık vardı. Kendi elleriyle yetiştirdikleri güllerin arasında olmanın mutluluğu okunuyordu yüzlerinden.
Salondaki her yüz, her sima, her bakış yüreğimin elinden tutup beni o eski günlere götürüyordu.
İşte en ön sırada Ramazan Keskin ağabey oturuyordu. Saçlarında tek siyah kalmamış, yandıkça beyazlayan ateş gibi ağarmıştı.
Üniversite sonrası ilk memuriyet yerim olan bu sıcak şehre onunla birlikte gelmiştim. Köyümüze kadar gelmiş, bizi alıp pejo arabasıyla Antalya'ya getirmişti. O vakit yirmi dört yaşımdaydım. Oğlum Hakan on yedi günlüktü.
Karlı bir gündü. Yollar cam gibi buzdu. Afyon' a geldiğimizde tipi, önüne kattığı karları yetim çocuklar gibi sağa sola savurarak kovalamaya başlamıştı.
Yol kenarında kardan adam gibi duran birini alışımızı hatırladım. Adamı arabaya aldıktan sonra Ramazan Ağabey'in; "bey amca ne işin var bu kar-kışta bu yollarda" deyişini de.
Adam; "Şu ileriki köyde alacağım vardı oraya gidiyordum, tipiye tutuldum" deyince de "Be amcacığım! Böyle bir günde yola çıkılır mı, hele şöyle bir bahar gelsin, çiçekler açsın sonra alacağını almaya gidersin" demişti. Ramazan Ağabey'in bahara olan tutkunluğunu ve güneşli bir bahar günü bağrına sıcak vurmuş aydınlık yamaçlardan, koyaklardan kayarak sonsuzluğun Sahibi'ne yürümek isteyişini o zamanlardan bilirim.
Yolda namaz kılacak bir yer bulamayınca paltolarımızı karların üzerine serip namaz kılmıştık.
Sonsuz bir beyazlığın üzerine serdiğimiz paltolarımız sanki bizi ufuklara uçuran refrefler gibi koşuyordu altımızda.
Yine önde oturanlar arasında gönlümüzdeki yeri her geçen gün biraz daha zirveleşen bilge insan, vakfın kurucu başkanı Hüseyin Tulpar Hocam vardı.
Dalgalı bir denizde fecrin ışıklarına doğru yol alan hizmet gemisinin savrulmamasında onun Toroslar gibi vakur duruşunun etkisi olduğunu düşünürüm.
Yıllar önce Ak Deniz bölgesinin lacivert gecelerine meşale yakan Nevzat Ayvacılar, Hasan Libaslar, Yusuf Ziyalar, Hasan Şahinler bir meşale ormanın içinde alnı sekili küheylanlar gibi duruyorlardı.
Bir an düşündüm, ömrünün en alımlı günlerini benim gibi geride bırakmış bu insanları bu kadar mutlu, bu kadar huzurlu kılan neydi?
Niçin yüzleri en karanlık gecelere ışık veren bir sevinç feneri gibi parlayıp duruyordu?
Ben aramızdaki bu yiğit yüzleri süzerken birden sahnedeki perdeden aramızdan ayrılanların resimleri hüzünlü bir müzik eşliğinde akmaya başladı.
Aman Allah'ım! Dün aramızda koşup duran bu insanlar bu gün hazansız bir bahardan bize bakıyorlardı.
Hepsi, "biz erken gittik siz koşmanıza bakın, daha yapılacak çok iş var" der gibiydi.
Duruşlarından muhteşem bir soyluluk ve yücelik dökülüyordu. Aramızda sanki incecik bir perde vardı ve onlar o perdenin arkasından bizi seyrediyorlardı.
Salonda dudaklar kıpırdamaya başladı. Belli ki Fatihalar uçuyordu ruhlarına.
Her faniye nasib olmayacak bir mutluluk gölgesi gezindi yüzlerinde. Geride bıraktıkları bahar çiçeklerinin gönderdiği fatihaları, ihlasları paylaşıyorlardı sanki.
Bir resme gelince kendimi tutamadım. Ali Şeker'di bu. O ne bakış, o ne güzel gözler Ya Rabbi! Vakıftaki görevi öğrencilere burs toplamaktı. Bir mobileti vardı. Ona biner, kapı kapı dolaşırdı. Ne zaman aklıma gelse Antalya'nın dar sokaklarından bir sevinç dalgası gibi akışı gelir gözlerimin önüne.
Bir de bol yıldızlı bir yaz gecesinde yerde yatışı.
Korkuteli yolunda birlikte geçirdiğimiz o kaza onu ve bacanağını ayırmıştı bizden.
Yer yer yıkılmış köhne duvarlarla çevrili bir bahçe içinde oturan Nazım Amca da geldi ekrana.
Kara Deniz'in hırçın dalgaları gibi coşkun bir imana sahip olan bu müthiş insanın oturduğu son derece mütevazı bu ev fırtınaya tutulmuş ruhların limanı gibiydi. Her an dolar boşalırdı.
Bahçenin bitişiğindeki üç katlı evin birinci ve ikinci katı vakfın kütüphanesi idi. Öğrenciler ders çalışmak ve ödevlerini yapmak için özellikle hafta sonları buraya koşardı. Bir hafta sonu bine yakın öğrencinin geldiğini bilirim.
Üçüncü katta İkbal Teyze kardeşi Naciye Hanımla birlikte otururdu. İffet timsali nilüferler gibi onlar da geldi ekrana. Daha birkaç aylık evli iken kocası Çanakkale'de kalan İkbal teyze kanserdi. Çok acı çekerdi. Ağrıları, acılarına dayanamaz inler dururdu.Öğrencilerin gelip-gidişi ve gürültüleri sizi rahatsız ediyorsa kütüphaneyi bir başka yere taşıyalım denildiğinde; "Ben onların cıvıltıları ile teselli buluyorum" derdi.
İki kardeş uzun yıllar birlikte oturduktan sonra, arka arkaya Sonsuzluğun Sahibine uçup gittiler.Hasılı öğrenci cıvıltıları, burs toplayan motor sesleri, Kavaklı Mescit'in şimdilerde göklere ser çeken çınarı, portakal ağaçları, Gödene'si, Güzles'i, Tekirovası'yla, başı dumanlı karlı Toroslarıyla bir efsanedir Antalya.Şehirler biraz da içindeki insanlarla güzeldir. Yıllar önce yüreğimin yarısını bırakıp ayrıldığım Antalya'yı bizim için anlamlı kılan bu vefalı dostlardan ayrı kaldığımız günden beri "hazin hazin ağlar durur gönlüm.
"Neylersin araya hasretlik girdi."

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=27475&y=HarunTokakPazar
Devamını Oku

3 Mayıs 2011 Salı

İşletim sistemi gelirlerinde lider hala o!


Microsoft, işletim sistemi gelirlerinde tümünün önünde
Diğerleri hızlı yükselmekle avunsa da, işletim sistemi pazarında işler hiç sanıldığı gibi gitmiyor!
Windows krallığı ve diğerleri


Zeynel A. Öztürk

İşletim sistemi gelirlerinde lider hala o!


Araştırma şirketi Gartner'ınraporuna göre Microsoft, işletim sistemi gelirlerinde en önde gelen şirket.

Gartner Research'a göre Microsoft, 2010'da işletim sistemlerinden 23.848 milyar dolar gelir elde etti. Aynı senede işletim sistemlerindeki pazar payı ise yüzde 78.6. Rapora göre işletim sitemlerinden dünya çapında sağlanan gelir ise 30.4 milyar dolar. Bu rakam, 2009'a göre yüzde 7.8'lik bir artışa işaret ediyor.

Apple'ın Mac OS'u ise 2010'da yüzde 15.8 büyüyerek gelirlerini 580 milyon dolara yükseltti. Ancak bu büyümeye rağmen Mac OS, istemci bazlı işletim sistemlerinde sadece yüzde 1.7'lik bir pazar payına sahip. Toplamda ise istemci işletim sistemleri 2010'da yüzde 9.3 büyürken, sunucu bazlı işletim sistemleri gelirlerini yüzde 5.7 artırdı.
IBM ve HP ise dünya çapında işletim sistemi gelirlerinde iki ve üçüncü sırada yer alıyorlar. Linux'un Red Hat sürümü ise gelirlerini 2010'da yüzde 18.2 gibi bir yükselişle 592 milyon dolara yükseltti.

Devamını Oku

Bin Ladin "yine" öldü!

Bin Ladin "yine" öldü!
Bu satırların yazarı, son üç-dört yıl içindeki kimi dost sohbetlerinde, söz bir şekilde Bin Ladin, El Kaide veya 11 Eylül'den açıldığında aynen şöyle diyordu: "Günlerden bir gün, bir sabah uyandığımızda; ABD Başkanı'nın 'Bin Ladin'in bir silahlı çatışma sonucu ölü ele geçirildiği' yalanını dünyaya ilan ettiğini hep birlikte göreceğiz. Bekleyelim, görelim!"
*
İşte o "küresel gözbağcılık" günü, dündü.
ABD Başkanı Obama...
Bin Ladin'in, Pakistan'ın başkenti İslamabad'ın kuzey doğusundaki Abbotabad kentinde düzenlenen bir operasyon sonucunda "öldürüldüğünü" ve "cesedinin ele geçirildiğini" iddia ediyordu.
Obama, "El Kaide'ye karşı savaşta büyük başarı" antetli "HİKAYE"sini, özelde Amerikan halkına, genelde dünya kamuoyuna ballandıra ballandıra anlatıyordu!
Hakikat şu ki, Bin Ladin, 2007'de eceliyle (böbrek yetmezliğinden dolayı) ölmüştü.
Daha önce Yeni Şafak'ta birkaç kez "Üsame Bin Ladin'in hayatta olmadığı" gerçeğine dikkat çekmiştim.
"Forrest Gump, Bin Ladin'le tokalaştı mı?" (6 Ocak 2008), "Bin Ladin Piyangosu hangi başkana isabet eder?" (19 Haziran 2008) başlıklı yazılarım bunlara örnekti...
"Bin Ladin'den Benazir Butto'ya" başlıklı yazımda ise fabrikasyon görüntüler ve sahte ses kayıtları sayesinde...
Dünya kamuoyunun Bin Ladin konusunda "ihtiyaca binaen" taammüden yanıltıldığından söz ederek, aynen şöyle demiştim:
" (..) Bütün bu haberler 'afiyetle yememiz' için, 'psikolojik harekat' mutfaklarında itina ile hazırlanıyor.
Vakti geldiğinde, Washington'ın Ladin'i bir köşede kıstırarak 'ölü ele geçirdiği' yolundaki flaş haberi de yine afiyetle yiyeceğiz!" (22 Mayıs 2009)
*
Dün birçok ekranda "Bin Ladin çatışmada öldürüldü" başlıklı Amerikan yemeğini hiçbir kuşku duymadan "gözleri bağlı" yiyen...
Washington'ın "YALANLAR" mutfağında pişirilen bu yemeğin üzerine afiyetle "uyumlu" analizler döktüren gazeteciler, yazarlar, akademisyenler, siyasiler vs. sahne almışlardı.
Bazıları "Terörle mücadeledeki bu büyük başarının ardından, El Kaide misilleme yapabilir" diyordu!
*
Diğer bir yandan da, "El Kaide'nin üst düzey ideologlarından birisi"nin "intikam" açıklaması yaptığına haberler dair dünya basınında yer alıyordu.
"El Kaide" dediğimizde, aslında "Amerikan Markası" bir örgütten söz etmiş oluyoruz. Bin Ladin, bu dünyadan göçmüş olsa da, ABD'nin El Kaide'ye ihtiyacı var!
*
Ekranlar, "gururlu" Amerikan halkının, Beyaz Saray önündeki sevinç gösterileriyle dolu...
Yıllardır hakkında "fellik fellik arandığı" yanılsaması oluşturulan, aslında hiç aranmayan, "aranıyormuş gibi" yapılan...
Aranmayıp da beslenen...
Washington hesabına derin vazifeler yapmış; Fidel Castro'nun dile getirdiği gibi, "Her zaman Dabılyu Bush'un emrinde çalışmış"...
Sonunda "saklandığı!" yer altı konutunda böbrek yetmezliğinden ölmüş bir adamın...
Dört yıldır "kurmaca görüntülerle manen yaşatıldıktan sonra; "en uygun zamanlama" gözetilerek, resmen "öldürülmüş" olmasına...
Çılgınca sevinen, "gururlu" Amerikan halkını izledik, "gözlerimiz fal taşı gibi" kapalı!
İsrail Başbakanı Netanyahu da...
"Bu, teröre karşı omuz omuza mücadele eden demokratik ülkelerin paylaştığı bir zaferdir" diyerek, ABD Narkozu'nu pekiştiren "yardımcı rolde" oynuyordu.
*
Şu satırların yazıldığı esnada, ABD makamları hala daha "çatışmada öldürdüklerini" iddia ettikleri Üsame Bin Ladin'in cesedine dair herhangi bir görüntüyü gösterime sokamamışlardı! Bin Ladin'e ait olduğu ileri sürülen bir ceset fotoğrafının "photoshop"la üretildiği, kısa süre içinde ortaya çıkıverdi...
Peki ya ne yapmışlar?
Cesedi denize atmışlar!
Demek ki, sakladıkları bir hakikat var:
Çatışma görüntülerini filan geçtim, Ladin'in cesedini dahi gösteremiyorlar.
ABD'nin illüzyonu, işte bu noktada tamamen çuvallamış oluyor.
Doğrusu, Washington'dan çok daha inandırıcı bir "halkla ilişkiler" çalışması veya daha başarılı bir gözbağcılık numarası bekliyordum! Şu ana kadar, o bile yok.
Şayet, "Tam yediremedik galiba" diye bir kuşkuya kapılırlarsa, hiç olmazsa şu saatten sonra, belki bir kurmaca "ceset görüntüsü" hazırlığı falan yaparlar!
Ladin'in cesedini gösterebilmeleri de, gayet tabii hakikati değiştirmez ama bu numarayı dahi sergileyemediler, şu saate kadar!
*
İki yıl önce, Pakistan lideri Zerdari'nin Ladin'in hayatta olduğuna inanmadığına dair açıklamalarını hatırlıyorum, şu dakikalarda...
Ladin'in Pakistan'daki bir operasyonda resmen "öldürülmüş!" olması hakkında, Zerdari'nin ne düşündüğünü pek merak ediyorum...
*
"Kurgusal" 11 Eylül Saldırısı ile başlayan, "Kitle İmha Silahları" mizanseniyle devam eden Resmi Amerikan Yalanları dizisinin en çarpıcı örneği dünden itibaren gezegenimizin dört bir yanında vizyona girmiş bulunuyor.
ABD'nin Bin Ladin atraksiyonu...
Son dönemde eski popülaritesini kaybetmiş olan Obama'ya bir nevi "kan iğnesi" hükmüne geçerken; asıl, Afganistan'dan çok geçmeden çekilmek zorunda kalacak olmalarına "elverişli bir gerekçe oluşturma" operasyonudur!
*
Sam Amca, Başkan Obama'ya söylettiği bu devasa "Bin Ladin öldürüldü" yalanıyla bütün dünyaya, hepimize bir bakıma "Yerseniz!" demiş oluyor...
Dolayısıyla, işbu yazı da bir tür "Yemezler!" yazısıdır!

03 Mayıs 2011 Salı
Devamını Oku

2 Mayıs 2011 Pazartesi

Microsoft'un ataşı 'Clippy' geri mi dönüyor?

Microsoft efsanesi geri geldi


Zeynel A. Öztürk

Microsoft'un ataşı 'Clippy' geri mi dönüyor?

Kimimiz onu severdik, kimimiz sinir olurduk. Sonra o öldü! Ama şimdi mezarından kalkıp geri dönüyor!
Microsoft'un onu nasıl dirilteceği bilinmiyor

2004'ten beri öldü sandığımız Microsoft'un ünlü ataş yardımcısı 'Clippy', yeni bir Microsoft girişiminin yıldızı olmaya hazırlanıyor.

Microsoft'un Office yardımcısı, Ribbon Hero 2 adındaki bir Office eğitim oyununda yer alacak, hatta oyunun resmi adı Ribbon Hero 2: Clippy's Second Chance (Clippy'nin ikinci şansı) olacak. Geçen sene Office 2010'un bir tanıtım reklamında ise Clippy'nin mezarı görünüyor ve 2004'de öldüğü gösteriliyordu.

Microsoft'un Clippy'yi mezardan nasıl çıkaracağı henüz belirsiz. Eğer Clippy hala hayatta ise, akla gelen bir soru mezarda onun yerinekimin gömüldüğü. Tabi ki en büyük soru ise Microsoft'un eğitiminde neden Clippy'yi tercih ettiği...

http://www.chip.com.tr/konu/microsoft-un-atasi-clippy-geri-mi-donuyor_26712.html
Devamını Oku

1 Mayıs 2011 Pazar

O Bir Enderun Beyfendisiydi

önde giden atlılar ...
O Bir Enderun Beyfendisiydi
Dünyayı cennete çeviren nisanın son günleri... Ortalık bahar ve çiçek kokuyor...
Ay ışığı altında parlayan çiçek kokulu bir bahar gecesi, yeni gün doğumunun aydınlıklarına doğru koşuyor.
Ömrü hep zirvelerden boşanan coşkun sular gibi koşarak geçen, Enderun beyefendisi Yaşar Tunagür Hoca, gecenin bir vaktinde Marmara Denizi'ne nazır bir hastane odasında koltuğunda oturuyor.
Yapılacak daha çok iş var, der gibi derinlerden bakan siyah gözlerde sabah taburcu olacak olmanın sevinç pırıltıları.
Beyaz ipek gibi güzel ve kırışıksız bir yüz, simsiyah kalın kaşlar, arkaya taralı kırçıl saçlar, beyaz kumral sakalın tam ortasında kaşlarla tatlı bir ahenk oluşturan siyah bir hare...
Seksen iki yaşına karşın parlak ayışığı vurmuş yemyeşil bir çınar tazeliği ile sabahı bekliyor.
Gelini Ayşe Hanıma;
"Kızım çok terledim bir fanila ver de üstümü değişeyim" diyor.
Gelini yardımcı oluyor üstünü değişmesine.
Gece bahar ve çiçek kokuyor.
Yasak devir beyefendisinin ömrü bir sinema şeridi gibi geçiyor gözlerinin önünden...
Babası, kendisini hafız yaptığı yıl sanki; "Oğlum! Sana karşı görevimi yerine getirdim işte ben gidiyorum" der gibi yedi yaşında bırakıp gitmiştir onu.
Yetmiş beş yıl babasız yürümüştür yolları.
Lisede Nihat Sami Banarlı'dan edebiyat, Faruk Nafiz Çamlıbel'den Türkçe Dersleri aldığı, Hüsrev Hoca'dan Arapça okuduğu; Kabataş Lisesi'nde okurken Boğaz'ın serin sularına seccadesini sermiş bir derviş gibi duran Ortaköy Camii'nde on-on beş kişiyle Cuma kıldığı günler gelir hatırına.
Sonra, 1946 da yedek subay olarak gittiği İzmir günleri...
Hafta sonları üzerindeki üniforma ile namaz kılmak için cami ararken yolunun Kestane Pazarı Camii'ne düştüğü, namazdan sonra on kadar talebenin , zarif , sakin, mehib bir hocanın etrafında hemen halka olup hafızlık çalışmaya başladığını görünce üzerindeki subay elbisesi ile;
"Ben İstanbul'dan Hüsrev Hocan'ın talebesiyim izin verirseniz ben de derslerinize devam etmek istiyorum" dediği günler...
Sonraki yıllarda ilim ve irfan hayatının bir meşale ormanı haline gelecek olan "Kestane Pazarı"nin evlerde ilk mobil meşalesini tutuşturduğu o tatlı, o çileli günler...
Yirmi seneye yakın Allahüekber lafzını duymamış insanların 1950'de ezanın yeniden dönüşünü duyunca heyecandan tir tir titrediği, Sultan Ahmet, Beyazıt, Yeni Cami üçgeninden ve diğer camilerden yükselen seslerle insanların hıçkıra hıçkıra ağladığı günler...
1953'te tayin olduğu Ezine müftülüğü günlerinde meyhanelere kadar giderek camiyle cemaatle uzaktan yakından ilgisi olmayan insanların kahvesini içtiği ve sonra da onlara;
"Bakın bir gün hepimiz öleceğiz, cenazelerimiz camide yıkanacak ama yıkayacak kimse bulmayacağız, burada bir hafızlık kursu açmak istiyoruz" dediği günler...
Sonra Balıkesir yılları...
Zağranos Paşa Camii'nde yapılan ateşin konuşmalar.
Beş-altı bin kişi alan Zağranos Paşa Camii'ne cemaat sığmadığı için diğer camilere de hat çekildiği, kadınlar da dinlemek isteyince evlere kaçak hatlar çekildiği coşku dolu günler...
Nasıl da bir canlılık gelmişti şehre...
Siyah sakal, siyah saçlar, siyah gözlük, zarif giyim...
Şehirde Yaşar Tunagür rüzgarının estiği o sıra dışı günler...
Bir bayram vaazında; "Bayramdan bayrama camiye gelenler de benim kardeşimdir" deyince, sarhoşlardan birisin kafasını sütuna vurduğu günler...
Sonra Edirne günleri...
Koskoca Selimiye'de 10-15 kişinin Cuma kıldığını görünce;
"Edirne demek Selimiye demektir, Selimiye fethin sembolüdür" diyerek işe koyulduğu, o zor fakat zevkli günler...
Birkaç ay sonra köylerden, kentlerden otobüslerle gelen insanlarla ulu mabedin dolup taştığı, Caminin yanındaki arastanın bile yeniden açıldığı, dükkanların yeniden canlandığı, pazarların kurulmağa başladığı, sadece Selimiye'nin değil etrafının da şenlendiği; üzerine bahar dökülmüş toprak gibi, camilerin ve cemaatin kıpırdamaya, canlanmaya başladığı günler...
O yıllarda Üç Şerefeli Camii'nin imamı olan Fethullah Gülen Hocefendi'yi, bir gurup insanla birlikte trene bindirip askere uğurladıktan sonra arkasından; " Üç Şerefeli Camii'nin penceresinde bir evliya yattı ama kimse fark etmedi" dediği günler...
Ve yeniden İzmir günleri...
İzmir halkına bir bahar feyzi gibi gelen Kestane Pazarı vaazları, Kur'an kursu öğrencileri ile geçen bereketli günler, imam-hatipe gelemeyen çocuklar için kolej fikrini ortaya attığı günler; şimdilerde sayıları binleri aşan, mazlum milletlerin şafak pırıltısı okulların ilki olan Fatih Koleji'nin 1965'de bir cemre gibi toprağın bağrına düştüğü günler...
Bir gün devletin radyosundan Ku'ran ve din aleyhinde olur olmaz sözler duyduğunda;
"Tüyü bitememiş yetim hakkıyla toplanan vergilerle kurulmuş bir müessese nasıl milletin inançlarına saldırabilir bu zulümdür" diye kükrediği, açığa alındığı, maaşının kesildiği günler...
Sonraları dünya çapında hizmetlere imza atacak olan 'okul adam' Hacı Kemal Bey'in; "Korkma hocam! Bir şey yapamazlar" diye teselli ettiği, devletin dine dargın olduğu nazik günler...
1965' de Diyanet İşleri Başkan yardımcılığına tayini çıktığında Kestane Pazarı Camii'ndeki son vaazında;
"Ben ayrılıyorum hakkınızı helal edin, benim ayrılmama üzülüyorsunuz ama üzülmeyin ben yerime birisini göndereceğim, onu tanıyınca ve onu bu kürsüden dinleyince, ne olur Allah aşkına beni o zaman unutmayın." diye ağladığı o hicranlı ve fakat güzel günler...
İlk iş olarak Edirne'de tanıdığı genç Fethullah Gülen'i İzmir'e gönderip, sonra da; "Ömrümün en güzel işini yaptım, başka hiçbir şeyim olmasa bu bana yeter" dediği Ankara günleri...
Bir Ramazan akşamı Mehmet Zahit Kotku Hoca ziyaretine geldiğinde oğlunun evde tam 147 çift ayakkabı saydığı, yapılan on beş-yirmi kişilik yemeğin herkes doyduktan sonra arttığı o bereketli günler...
Yükseliş Koleji'nde kalabalık bir cemaatle kılınan teravihler...
Kocatepe Camii'nin duvar duvar, kubbe kubbe yükseldiği yıllar...
1971'de Doğan Avcıoğlu, Ali Sirmen, Mümtaz Soysallarla aynı koğuşta kaldığı, hapishanenin penceresinden gökyüzünde uçan uçakların içinde olmaya özendiği tutsak günler...
Yıllar önce İzmir'de tutuşturduğu okul meşalesinin 1993'te Özal'la birlikte gittiği son Orta Asya gezisinde, Asya bozkırlarında bir meşale ormanı haline geldiğini görünce " Artık bozkırda bahar uç vermiş" diyerek sevincinden göz yaşlarını tutamadığı, Ahmet Yesevi'nin dergahında Özal'la birlikte ağladığı günler...
'Hüzne doğan bir kır çiçeğidir o.
En fırtınalı gecelerde yıldırımlarla savaşan, bağrında bahar barındıran basiretli bir çınardır o.
Hüzne doğan kır çiçeği gibi odasında sabahı bekliyor.
Gece çiçek ve bahar kokuyor...
Gelini Ayşe Hanım gecenin o saatinde hizmetindedir.
Bir ara; "Kızım çok terledim bir fanila ver de üstümü değişeyim" der.
Üstünü değişir.
"Kızım! Bir yerlerden bir esinti geliyor"
Ayşe Hanım, acaba açık bir pencere mi var diye kayınvalidesinin yattığı yan odaya geçer. Kayınvalidesi odanın loş ışığına başını yaslamış uyumaktadır.
Pencereler kapalıdır ama yine de Pakize Hanım'ın rüyasında bir çocuk düşer pencereden. Bir iç ürpertisiyle doğrulur kalkar.
Ayşe Hanım geri döndüğünde bir de bakar ki koltuğunda oturan kayınbabasının, bir ömür boyu geleceğin aydınlıklarına doğru yürüyen insanların önünde umut bayrağını taşıyan kolu yan tarafa düşmüş, diğer elini de kalbinin üzerine koymuş; "kalbim" diyerek inlemektedir.
Koridora koşar; "Yetişin" diye inler. O koridora koştuğunda günlerdir kapıda kişneyip duran ecel atı, sanki kapının açılmasını bekliyormuş gibi içeri dalar.
Ah! Ortalık ölüm kokuyor.

Devamını Oku

Yukarı git