/>

28 Kasım 2012 Çarşamba

Cürmüm ile geldim sana

Biri sana sırtını çevirirse üzülme; Böylece dostunla düşmanını ayırt etmiş olursun !

( Hz Ali.r.a, k.s. )


Eğer gönlün benimle olursa
Yemen’de olsan bile yanımdasın
Eğer gönlün benimle değilse
Yanımda olsan bile uzaktasın

Dinle bak Hak ne hoş söyledi
Zebur’unda Dâvûd’a buyurdu
Düşman ol önce nefs belâsına
Ondan, bana uymakla kurtulasın

Gel şimdi sen de düşman ol nefsine
Zâyi eyle onu her ne dilerse
Sen bu işte atarak riyâyı
Kendine rehber kıl evliyâyı

Eğer anlarsan budur sana ol
Nefsinin şerrinden halâs ol
Nefsinin murâdından uzak dur
Düşersen eğer şeytana uzak dur

                     Emir Sultan k.s.

















Devamını Oku

23 Ekim 2012 Salı

Kurban Nedir? Kimler kurban kesmelidir? Sorular ve cevaplar..


Kurban hakkında merak edilen ve sıkça sorulan sorulara net cevaplar.. Kurban nedir? Kimler kurban keser? Karı ve koca ayrı mı kesmeli? Haram parayla kurban kesilir mi? Taksitle, vekaletle kurban kesilebilir mi? Hangi hayvanlar kesilebilir? Kurban eti ve derisi nasıl değerlendirilmeli? Misafirler, yolcular kesmeli mi? ..


Kurban ne demektir?

Kurban; Allah’a yaklaşmak ve O’nun rızasına ermek niyetiyle kesilen hayvan demektir. Akıllı, hür, mukim ve dini ölçülere göre zengin sayılan mümin, ilâhî rızayı kazanmak gayesiyle kurbanını kesmekle hem Cenab-ı Hakk’a hem de maddi durumlarının yetersiz olması sebebiyle kurban kesemeyenlere yardımda bulunarak halka yaklaşmaktadır.
Görüldüğü gibi bu bayramın ruhunda Hakk’a yakınlık ve halka fedakarlıkta bulunma anlayışı vardır. Kurban; -fıkhi hükmü ne olursa olsun- Müslüman toplumların belirli simgesi ve şiarı sayılan ibadetlerden biri olarak asırlardan beri özellikle milletimizin dinî hayatında önemli bir yer tutmaktadır. Kurban, bir Müslüman’ın bütün varlığını gerektiğinde Allah yolunda feda etmeye hazır olduğunun bir nişanesidir.

İlahî dinlerin sonuncusu olan İslam; ferdi, ruhî-derûnî hikmetlere ve insanî erdemlere ulaştırmayı öngörürken; toplumlar için, birleştirici ve bütünleştirici bazı emir ve uygulamaları da müesseseleştirmiştir. İslam dininin bu üstün özelliği, zekat, hac ve kurban gibi sosyal boyutlu malî ibadetlerde daha belirgin olarak ortaya çıkmaktadır. Bu ibadetler, asırlardan beri bütün Müslüman toplumlarda, genel esasları ve özü hiçbir değişikliğe ve müdahaleye uğramadan devam etmiş ve yeni nesillere intikal ettirilmiştir.

Kurbanın bir ibadet olduğuna dair Kur’an-ı Kerim’de deliller bulunmaktadır. Sâffât Suresi’nde (37/107); Hz. İbrahim’in oğlu Hz. İsmail’in yerine bir kurbanın, Allah tarafından kendilerine fidye (kurban) olarak verildiği açıkça bildirilmektedir. Ayrıca diğer bazı ayetlerde de kurban ibadeti ile ilgili nasslar mevcuttur:

“... kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine belirli günlerde Allah’ın adını ansınlar. Artık onlardan siz de yiyin, yoksula fakire de yedirin.”(Hacc 22/28)

“Kurbanlık büyükbaş hayvanları da sizin için Allah’ın dininin nişanelerinden kıldık. Sizin için onlarda hayır vardır. Onlar saf saf sıralanmış dururken kurban edeceğinizde üzerlerine Allah’ın adını anın. Yanları üzerlerine düşüp canları çıkınca onlardan siz de yeyin, istemeyen fakire de istemek zorunda kalan fakire de yedirin. Şükredesiniz diye onları böylece sizin hizmetinize verdik.” “Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Allah’a ulaşacak olan ancak, sizin O’nun için yaptığınız, gösterişten uzak amel ve ibadettir.” (Hacc 22/36;37) Bu ayetlerde zikredilen hayvan kesiminin, et ihtiyacı temini için kesilen hayvanlar olmadığı, bunların ibadet amaçlı birer uygulama oldukları gayet açıktır. Hz. Peygamber (sas) de, kurbanı bir ibadet olarak kabul etmiş ve bizzat kendisi de kurban kesmiştir. Hz. Peygamber’in (sas), yedi deveyi kendi eliyle kurban olarak kestiğini, Medine’de ise, boynuzlu ve alacalı iki koyun kurban ettiğini sahabeden Enes (ra) rivayet etmektedir. (Buhârî, Hacc 117, 119; Müslim, Edâhî 17).

KİMLER KESMELİDİR?

Kurban kesmek, akıllı, buluğ çağına ermiş, dinen zengin sayılacak kadar mal varlığına sahip ve misafir olmayan Müslüman’ın yerine getireceği malî bir ibadettir. Temel ihtiyaçlarından ve borcundan başka 20 miskal (80,18 gr) altın veya bunun değerinde para veya eşyaya sahip olan kişi dinen zengindir; dolayısıyla Allah’ın kendisine bahşetmiş olduğu nimetlere şükran ifadesi ve Allah yolunda fedakârlığın nişanesi olarak kurban kesmelidir.

KARI-KOCADAN HER BİRİ KURBAN KESMELİ Mİ?

İbadetlerde sorumluluk ve bu sorumluluğun bir neticesi olan ceza ve mükafat da bireyseldir. Bu nedenle, eğer karı-kocadan her ikisi de dinen ayrı ayrı zengin hükmündeyseler ikisine de kurban düşer. Ama kadın kendi malını tamamen kocasının emrine vermişse, bir aileden bir kurban kesilebilir. Mal ayrılığı varsa, mükellefiyet ayrılığı da var demektir.

YOLCU KURBAN KESMELİ Mİ?

Yolcu kurban kesmekle mükellef değildir. Ancak kesmesi halinde sevabını kazanır. Sefer halinde iken kurban kesenler; bayram günleri içinde memleketlerine dönerlerse, yeniden kurban kesmeleri gerekmez. Sefer halinde iken kurban kesmeyip de bayram günlerinde memleketlerine dönenlerin, kurban kesmeleri uygun olur.

NE ZAMAN KESİLİR?

Kurban (udhiye), eyyâm-ı nahr (kurban kesme günleri) denilen Zilhicce ayının onuncu, on birinci ve on ikinci günleri kesilir. Kurban kesim vakti, bayram namazı kılınan yerlerde, bayram namazı kılındıktan sonra, bayram namazı kılınmayan yerlerde ise ikinci fecrin doğumundan sonra başlar; zilhiccenin on ikinci günü güneş batıncaya kadar devam eder. Bu geçen süre içinde gece ve gündüz kurban kesilebilir. Ancak kurbanların gündüzleri kesilmesi uygundur. Kurban Bayramı’nın birinci günü kesmek daha faziletlidir. Diğer kurbanlarda ise herhangi bir vakit söz konusu değildir

HAYVANLARDAN HANGİLERİ ORTAK OLARAK KESİLEBİLİR?

Koyun veya keçinin bir kişi tarafından; sığır, manda ve devenin ise, yedi kişiye kadar ortaklaşa kurban olarak kesilebileceği Hz. Peygamber’in hadisleri ve uygulamalarla sabittir (Ebû Dâvûd, Dahâyâ, 7-8). Ortak olarak kurban edilebilen hayvanlar, tek veya çift sayıda ortak tarafından kurban edilebilir.

KULAĞI DELİNMİŞ HAYVAN KURBAN OLUR MU?

Hadis-i şeriflerde hayvanların kurban edilmesine engel teşkil eden kusurlar; körlük, hastalık, topallık ve iliği yok denecek kadar zayıflık olarak belirlenmiştir (bk. Ebû Dâvûd, Dahâyâ, 6). Bunların dışındaki kusurlar ise, müçtehitler tarafından, kendi dönemlerindeki hayvanların değerini düşüren kusurlar esas alınarak tespit edilmiştir.

Günümüzde, yaşayan hayvanların sayısını tespit etmek, ülkemize girip çıkan hayvanları kontrol altına almak ve sağlıklı olduklarına işaret etmek amacıyla marka takmak için hayvanların kulaklarının delinmesi bir kusur değil, hayvanın sağlıklı olduğunun bir göstergesidir. Bu itibarla kulakları delinen hayvanın kurban edilmesinde sakınca yoktur. Kaldı ki, fakihlerin çoğunluğu kulağın delinmesini kusur kabul etmemişlerdir.

KURBANLIK HAYVANIN ERKEĞİ Mİ DİŞİSİ Mİ DAHA FAZİLETLİ?

Hz. Peygamber’in hadis ve uygulamalarında, cinsiyet ayrımı yapılmaksızın kurbanlık hayvanların vasıfları belirlenmiştir. Bu itibarla kurban olup olmaması açısından hayvanların erkek veya dişi olması arasında bir fark yoktur. Ancak, toplumun ihtiyaç ve anlayışları göz önünde bulundurularak, küçükbaş hayvanlarda erkeğinin, sığır cinsinde ise dişisinin kurban edilmesinin faziletli olduğu kabul edilmiştir. Bu görüşler, toplum menfaati göz önünde bulundurularak ortaya konmuştur. Dişi sığırların kurban edilmesinin üretime zarar vermesi halinde, erkek sığırların kurban edilmesi toplum yararı açısından daha faziletlidir. Bu itibarla, ekolojik denge, toplumun ihtiyaçları ve diğer şartlar göz önünde bulundurularak hangi cins hayvanların öncelikli olarak kurban edilmesinin uygun olacağı belirlenmelidir.

KURBAN KESERKEN NELERE DİKKAT EDİLMELİDİR?

Kurban edilecek hayvana acı çektirilmemeli ve eziyet verilmemelidir. Hayvanlar ehil kişiler tarafından kesilmeli ve kesim işlemi süratli bir şekilde yerine getirilmelidir. Ayrıca, çevre temizliği ve ekolojik dengenin korunması için gerekli tedbirler alınmalıdır. Kurban kesimi esnasında, psikolojik açıdan etkilenmemeleri için çocukların kesim mahallinden uzak tutulmalarına dikkat edilmelidir. Aynı şekilde, hayvanların diğerinin kesimini görecek şekilde yan yana bulundurulmamalarına özen gösterilmelidir.

KURBAN ETİ NASIL DEĞERLENDİRİLMELİDİR?

Hz. Peygamber, kurban etinin üçe taksim edilip, bir bölümünün kurban kesmeyen yoksullara dağıtılmasını, bir bölümünün akraba, tanıdık ve komşularla paylaşılmasını, birinin de evde bırakılmasını tavsiye etmiştir. Ailenin durumuna göre tamamı da evde bırakılabilir. Ancak, etin bir kısmının ya da tamamının dağıtılması da uygun olur.

KURBAN DERİSİ NASIL DEĞERLENDİRİLMELİDİR?

Kurbanın derisi, bir fakire veya hayır kurumuna verilmelidir. Kurban derilerinin para karşılığında satılması, kurbanın kesimi veya bakımı için ücret olarak verilmesi uygun değildir. Hz. Peygamber, Veda Haccı’nda Hz. Ali’ye, kurban olarak kesilen develerin derilerinin sadaka olarak vermesini emretmiştir (Ebu Davud; Menasik, 20)

KURBANLIK HAYVAN TARTIYLA ALINABİLİR Mİ?

Kurbanlık hayvan, kilo birim fiyatı belirlenmek suretiyle canlı olarak tartılıp alınabilir. Hayvanın fiyatı, kesildikten sonra eti tartılarak da belirlenebilir. Ancak kilo fiyatının rayiç bedeli şeklinde belirsiz bırakılmayıp, kesin olarak belirlenmesi ve derisi, kellesi ve sakatatının satıcıda kalmak üzere akitten istisna edilmemesi gerekir.

GAYR-İ MEŞRU YOLLA KAZANILAN PARAYLA KURBAN KESİLEBİLİR Mİ?

İslâm dini kişilerin meşrû işlerle uğraşmalarını ve geçimlerini helâl yollardan elde etmelerini önerir. Buna rağmen gayr-i meşru yolla bir kazanç elde edilmiş ve bu kazancın sahibi belli ise, bunun sahibine iade edilmesi; belli değil ise, karşılığında sevap beklenmeksizin yoksullara veya hayır kurumlarına verilerek elden çıkarılması gerekir. Bu itibarla, gayr-i meşru yolla elde edilen para ile kurban kesmek uygun değildir. İbadetler helal parayla yapılmalıdır. Kurban, Allah’a yaklaşmak demektir. “Haram”la Allah’a yaklaşamayız! Önce ciddi anlamda tövbe etmeliyiz.

VEKALET YOLUYLA KURBAN KESİLEBİLİR Mİ?

Kurbanı, kişinin kendisi kesebileceği gibi, vekalet yoluyla başkasına da kestirebilir. Zira kurban mal ile yapılan bir ibadettir; mal ile yapılan ibadetlerde ise vekalet caizdir. Vekalet yoluyla kurban kestiren kişi kendi bulunduğu yerde birisine vekalet verebileceği gibi, başka bir yerdeki kişi veya kuruma da vekalet verebilir. Vekalet, sözlü veya yazılı olarak verilebilir.

KADIN KURBAN KESEBİLİR Mİ?

Hayvan kesiminde, bu işlemi yapacak kişinin akıl ve temyiz gücüne sahip, Müslüman olmasının dışında bir şart bulunmamaktadır. Bu şartları taşıyan kişi kadın olsun, erkek olsun kurban kesebilir.

KURBAN KESMENİN FAZİLETİ VE SEVABI

Kurban kesmenin fazileti ve sevabıyla alakalı Allah Rasulü (sas) şöyle buyuruyor: “İnsanoğlu kurban kesme gününde Allah katında kan akıtmaktan daha makbûl bir amel işlememiştir. O kurban, kıyâmet günü boynuzları, kılları ve çatal tırnakları ile aynen gelecektir. Çünkü kan yere düşmeden Allah’ın kabûl mahalline düşmektedir. Artık kurbanlarla gönlünüz hoşnut olsun.”

Bir diğer rivâyette Peygamber Efendimiz (sas), “Kurban kesen için her kıl karşılığında bir sevap vardır.” buyurmuştur. (Tirmizî, Kurban, 1)

HANGİ HAYVANLARDAN KURBAN OLUR?

Kurban; koyun, keçi, sığır, manda ve deveden olur. Bunlardan devenin 5, sığır ile mandanın 2 ve koyun ile keçinin 1 yaşını doldurmuş olmaları gerekir. Ancak koyunlar 6 ayı tamamladıkları halde, yaşını doldurmuş gibi gösterişli olurlarsa bunlar da kurban edilebilir. Bu hayvanların dışında tavuk, horoz gibi hayvandan kurban olmaz. Bir koyun veya keçiyi ancak bir kişi kurban edebilir. Fakat sığır, manda ve deve yedi kişiye kadar ortaklaşa kurban edilebilir.

MANDADAN DA KURBAN OLUR MU?

Manda bazı yörelerde camız-dombay olarak adlandırılan hayvanın adıdır. İslam mandayı öküz sınıfı içinde mütalaa etmiştir. Buna göre manda zekat, kurban ve benzeri şeylerde aynen öküzün tabi olduğu hükümlere tâbidir.

TAKSİTLE KURBAN KESİLEBİLİR Mİ?

İster peşin ister taksitle olsun satın aldığı hayvan kişinin mülkiyetine geçtiğinden, bu hayvanın kurban edilmesinde sakınca yoktur.

KURBAN BİZE HAC DUYGUSUNU HİSSETTİRİR

Kurban bize bir diğer ibadeti; haccı hatırlatır. Hacca gidemeyenlere hac tadını veren bu ibadette Hz. İbrahim’in başarıyla verdiği imtihanın bir tezahürünü yaşarız.

“KURBAN” ÇOCUKLARI NASIL ETKİLER?

Kurban kesiminin hassas çocuklarda belli bir hüzün oluşturduğu gerçektir. Çocukların kesimi görmemesi de iyi olur. Ama diğer yandan her türlü şiddetin, istismarın ve cinselliğin çocukları olabilecek en kötü tarzlarda “etkileyecek” şekilde kullanılması önemsenmezken, kurbanın “itici” bir ibadetmiş gibi sunulması çok ilginçtir. Bu anlamda kurban kesmemeye çocukları mazeret gösterenlerin gerekçeleri de anlamsızdır. Çocuklarımızı şiddetten korumalı ve kurbanı neden kestiğimizi de anlatmalıyız.

KURBAN, İSLÂM DİNİNİN SEMBOLÜDÜR

Cenâb-ı Hakk, Kevser Sûresi’nde, “Rabb’in için namaz kıl ve kurban kes.” buyuruyor. Bu âyet-i kerimedeki “namaz”dan maksat bayram namazı, “kesmek”ten kasıt da, kurban kesme günlerinde kesilen hayvanlardır. Başka bir âyet-i kerimede ise, kurbanlık develerden şöyle bahsedilir: “Kurbanlık develeri de size, Allah’ın şeâirinden kıldık.” (S. Hac, 36)

KURBAN CÖMERTLİĞİ TEŞVİK EDER

Kurban yardımlaşma bayramıdır aynı zamanda. İnsanın vermesini, yardım etmesini kolaylaştırır, nefsin cimriliğe çağıran telkinlerini gözardı edebilmeyi öğütler. Dünya malından tutkunluğu önler. Fakirlere bir dayanak olur, hayata bağlar. Kurban; kardeşlik, yardımlaşma ve dayanışma ruhunu canlı tutar. Kurban, gerek fert gerekse toplum açısından çeşitli yararlar taşıyan malî bir ibadettir. Kişi kurban kesmekle Allah’ın emrine boyun eğmiş ve kulluk bilincini koruduğunu canlı bir şekilde ortaya koymuş olur. Kurban; toplumda kardeşlik, yardımlaşma ve dayanışma ruhunu canlı tutar, sosyal adaletin gerçekleşmesine katkıda bulunur. Özellikle et satın alma ihtimali hiç bulunmayan veya çok sınırlı bulunan yoksulların bulunduğu ortamlarda onun bu rolünü daha belirgin biçimde görmek mümkündür. Zenginin malını Allah’ın rızası, yardımlaşma ve başkalarıyla paylaşma yolunda harcama zevk ve alışkanlığını verir. Onu cimrilik hastalığından, dünya malına tutkunluktan kurtarır. Fakirin de varlıklı kullar aracılığıyla Allah’a şükretmesine, dünya nimetinin yeryüzündeki dağılımı konusunda karamsarlık ve düşmanlıktan kendini kurtarmasına, kendini toplumun bir üyesi olarak hissetmesine vesile olur.

MUSTAFA AYDIN 

http://ailem.zaman.com.tr/
Devamını Oku

30 Eylül 2012 Pazar

Lale

Lâle, kelime olarak ele alındığında Arapça "Allâh" lâfzına âit harfleri taşımakta olduğu görülür. Eğlâl kelimesi de "lâle" kökünden gelir. Eğlâl ise Yâsin Sûresinde "eğlâlen" şeklinde geçmektedir. Manası ise; "boyunduruk"tur.

Rasûlullâh Efendimiz hicret edecekleri vakit kapıdaki müşrikleri etkisiz hâle getirmek için Yâsin Sûresi'nin bu âyetini okuyarak onlara bir avuç toprak atmıştı. Müşrikler bunun etkisiyle sanki boyunlarına boyunduruk geçirilmişçesine başlarını aşağıya indirememiş ve Efendimiz'i görememişlerdi. Onlar Efendimiz'i göremedikleri gibi gözleri kâinatın bütün hakîkatlerine âmâ olmuştur.

Bunun mukâbili olarak kalblerine Allâh lafzını yerleştiren ve istîdâdınca idrak etmiş olan Hak âşıkları da sanki boyunlarına nurdan bir halka geçirmişcesine başları yukarıda ilâhî cezbeye gark olmuş, onun neşvesiyle müstağrak bir hâldedirler. Aşağının kötülük ve pisliklerinden uzak, mâsivâdan arındırılmış bir gönülle herşeyden mahrû»m olanlar için duâ ve ilticâ hâlindedirler.

Lâlenin harfî manası "hilâl"e de ulaşmaktadır. Onlar semâdaki hilâlin parıltılarıyla yol alır, yıldızlarla semaya dururlar. Bir semâzenin en makro hâlidir, hilâli çevreleyen yıldızlar…

Lâlenin ebced hesabı 66'dır. Altmış altı "Elhamdülillâh"a denk gelir. Onlar o hayret makamının coşkusuyla yaşadığı istiğrak hâline hamdederek "Elhâmdülillâh" derler.

Lâlenin içi kömür gibidir. Ancak dıştan görünmez. Dışı ise içinin tam tersine pasparlak, canlı ve rû»ha sekînet verici bir görünüme sahiptir. Onun bu hâli tıpkı bağrı yanık bir dervişin mütebessim nû»r hâleli yüzüne benzer.

Gerçek lâlelerin hepsinde renkli altı yaprak bulunur. Bu ise îmanın altı nû»runun libâsına bürünen dervişin îmân ve ihsan potasında erimesi ve daha sonra bu nurun şualarıyla derinden bir yanışa gark olmasının da bir simgesidir.

Bununla beraber Kur'ân-ı Kerîm'in (aynı zamanda Fâtiha sûresinin) altıncı âyeti de "bizi dosdoğru yola (sırât-ı müstakîm'e) ilet" âyet-i kerimesidir. Bu âyet aynı zamanda bir duâ vasfı taşımaktadır.

Lâlenin renkli yapraklarının yukarıya doğru olması da tıpkı bir dervişin duâ edişindeki edâyı andırır. Zira derviş bu hâl ile sırât-ı müstakîm üzere olmayı murâd etmiş ve ifrat-tefrit noktalarını törpüleyerek hakîkate, yani istikâmete ermiştir. Ve tıpkı lâlenin derû»nundaki siyahlığı göstermemesi gibi o da içinde yaşadığı yanış halini gizlemiş ve kendine her nazar edene o güzel rengini sunarak ona ferahlık vermiştir. Nitekim lâlenin en revaç bulduğu dönemlerden biri olan Osmanlılar zamanında ona, "ferâhâver (ferahlık veren)" denmiştir. İşte bu vasıflarla vasıflanan derviş de tıpkı lâlenin bu adını alarak etrafına letâfet ve zerâfet saçmış, gönüllere âb-ı hayat sunmuştur.

Hülâsa; lâlenin eğlâl oluşu, Lâlenin hakîkat deryasına dalış hâlidir.

Leyl; gece demektir. Gece sevda demektir. "sevda"nın asıl manası "siyah"tır. Gece kıymet bilene "kara sevda"nın yaşandığı ânlardır. Eğer sen geceyi kopkoyu bir boşluk olmaktan çıkarmak istersen, gönüldeki yârları ve ağyârları yok etmelisin! İşte o zaman her yer sana âyân olur. Sanırsın ki gece bitmiş de gündüz oluvermiştir. Böylece fânî muhabbetler silinerek kalb sevdânın deryâsının derinliklerinde yolculuğa çıkmıştır. Burada bahsedilen "Leylâ" temsîlî olup, asıl kastedilen "Mevlâ"dır. Her yerin âyân oluşuyla, kalb kâinâtın esrârını okuyucu ve alıcı bir hâle gelir. Ve Cebrâil'in "oku" emrini müteâkiben örtüsüne bürünen ürkek yürek, artık serpilip açılır ve her yanda Leylâ'yı "Mevlâ" görür hâle gelir.

Ey Gönül! Cânına üflenen nefhayla yan da kavrul! Amma lâle gibi ol ki, hâlinden sadece "yâr" haberdâr olsun. Öyle ki, Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem- ümmeti için gönlü dâim hüzne gark olurken dahî, yüzü her lahzâ beşûş (mütebessim) idi…

LALENİN SUSKUNLUĞU...

Gün yeni yeni salınırken tanyerinde,
bir damla düşüyor mavi bulutlardan al bir lalenin yanağına.
İşte hayat bu damlada gizleniyor... 
sevgi de şefkatte bu damlayla bu yaprakta mühürleniyor; 
Sen ıslak yanaklı bir laleye sokuldun mu hiç; 
usulca avuçlarına alıp ince belini, içine çektin mi suskunluğunu; 
onun güzelliği serin rüzgarlarla doldu mu içine; 
o güzellik karşısında bir damla yaş kirpiklerinden yol bulup 
onun yüreğinde durakladı mı? 
Dudaklarının bir busesi var mı bir lalenin kadife yaprağına dokunmuş? 
bağrına bastınmı bir lalenin ince kalbini sevgiye akan bakışlarını buldun mu onu izlerken...
Kaç gönül kaldı ki saksısında laleler büyüten? 
kaç gönül gözü kaldı ki onların gözlerinde kilitlenen? 
Sevgini yeryüzündeki renkleri çiçekler baharın sevgilisi nisanın ilk aşkı masumluğun sultanı, sessizliğin hilkati laleler... 
Hazan bahçesinde umut yetiştirenler, 
dokunuşlarında sevgiye şiirler yazanlar lale vaktinde laleler gibi 
dirilip duaya duranlar yürek topraklarına lale soğanları ekenler dört mevsim içlerindeki gökyüzünden çiçek kokulu yağmurlarla, lale sulayanlar 
Bir avuç lalenin mavi gölgesinde, 
kocaman yüreklerini dinlendirebilenler 
lalenin suskunluğunda suskunluğunu bozabilenler 
işte bir tek onlar duyabiliyorlar 
lalelerin sessiz türkülerini ve 
kalplerinde toprağa götürdükleri yağmur renkli gizemini!..
(alıntıdır)
Devamını Oku

27 Eylül 2012 Perşembe

el-Vedûd

El-Vedûd, dilediği kulunu çok seven, aşkı ile yanan kullarını seven, salih kullarını sevip onları rahmet ve rızasına ulaştıran ve sevilmeye en çok lâyık olan demektir.
Hûd sûresi (11), 90: “Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe ile yönelin. Şüphesiz ki, benim Rabbim Rahîm (çok merhametli)dir, Vedûd’dur (mü’minleri çok sevendir).”
Bürûc sûresi(85), 12-16: “Kuşkusuz Rabbinin yakalaması serttir. Çünkü yoktan O yaratır ve tekrar O diriltir. Bununla beraber Ğafûr’dur (çok bağışlayandır), Vedûd’dur (çok sevendir). Arş’ın sahibidir, yücedir. Dilediğini yapandır.”


Allahım! Ya Rabbi! 
Kalbimizden kin, nefret ve öfkeyi kaldırın. 
Kalbimize sevginizi, habibinin (s.a.v.) sevgisini yerleştirin. Sevdiklerinizi bizlere sevdirin. Bizleri sevdiklerinize sevdirin. Bizleri birbirimize sevdirin. Habibini (s.a.v.) bizlere sevdirin. Bizleri habibine (s.a.v) sevdirin.  
Dilimizden küfür ve kötü sözü kaldırın. Dilimize isminizi ve zikrullahı yerleştirin.
Amin. Amin. Amin. Bi hürmeti TaHa ve YaSin ve selamun alel mürseliyn ... 


“Aşk”ı düşündüm dostlar!
Dünya hayatında yaşanan, insana verdiği zevk kadar, acıyı, elemi ve de ayrılığı da beraberinde yaşatan, ama bazen “ilâhi aşk”a basamak olabilen duygu selini düşündüm...
Çok kısır kaldı kâinat boyutunda bu aşk tarifi.
Sadece, sevmenin çok küçük bir boyutunu gördüm onda.
Geceler boyu, bir festival alanına dönüşen gökyüzündeki yıldızlar ve ay, gündüzü, ışıltılı bakışlarıyla nurlandıran güneş, yeryüzünün rengârenk elbiseleri, insanı bayıltan parfümleri ve nazenin yapraklarıyla süsleyen çiçeklerin salınışı, rüzgârla dervişleşip “hû” diyen ağaçlar, kıyıları, bembeyaz köpüklerle döven dalgalar çok daha büyük boyutlu bir aşkın varlığını anlatıyorlardı, bana, hâl lisanlarıyla! Ve bu noktada “ilâhi aşk”ı düşündüm dostlar.
Aşk; Allah Zülcelâl Hazretleri’nin “Yâ Muhammed! Sen olmasan Cennet’i yaratmazdım, sen olmasan Cehennem’i yaratmazdım, sen olmasan dünyayı yaratmazdım!” (Usûl-i Hadîs ve Mevzûât-ı Aliyyü’l-Kârî Tercemesi, Ahmed Serdaroğlu, shf. 99.) buyurduğu, “Habibim” dediği; iki cihana sultan kıldığı, nev-i beşerin en üstünü Hz. Muhammed’e (s.a.s.), Rabbi tarafından bahşedilen ve yaradılışın özüne işlenen cevherin adıdır!
Aşk; Rabb ile kul arasındaki bağın en zirve noktasıdır! Mirac gecesi, Sidret-ül Münteha’da, kutlu yol arkadaşından ayrılan Cebrail (as)’nin, “Bir adım daha atarsam, yanarım.” dediği nur makamının adıdır aşk!
Aşk; aklın acz içinde kıvranıp, gönüllerin kanatlanarak, ötelere uçuşundaki sınırın adıdır.
Aşk; Hz. Âdem’in (as) cennetten çıkarıldıktan sonra, tevbesinin kabul edilmesine sebep olan, semalarda Hz. Allah’ın adının yanında yazılan isimdeki sırdır!
Sevgi, sevdiğinin her emrine boyun eğmenin adıdır!
Sevgi, kulluğun en mükemmel örnekliğini şahsında sergileyen, Hz. Muhammed’in (sav), Rabbinin her emrini hayata geçirerek, “ayaklı Kur’an olma” vasfını kazanmasının adıdır!
Sevmek; vermenin nâmütenahi boyutu... Sevmek, beraberinde taşıdığı “sevilmek” duygusu ile zirveleşen ve “sevdiğime yakışayım” isteği ile insanı hep ilerleten “yürek enerjisinin” adıdır! Ve “aşk” dostlar; dünyayı, O’nu bilmek, O’nu bulmak ve O’nun için yaşamak için gelinen mekân olarak görenlerin, o engin kudret denizinde attıkları kulaçların adıdır!
Ve “aşk”... Ve “âşık”...
Aşk, Cenâb-ı Hakk’ın aziz kıldığı, birçok ilâhi nimetlere erme şerefine nail ettiği ve Vedûd isminin tecelligâhı olan yüreğin adıdır!
Aşk, Nûr sûresi (24)’nin 35’inci ayetinin sırrıdır!
“...Allah dilediği kimseyi (de dileyeni de) nuruna hidayet eder (eriştirir) ...”
Aşk, Âl-i İmrân sûresi (3), 74’üncü ayetinin tecelli edişidir:
“Rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah, büyük lûtuf (ve kerem) sahibidir.”
Feyz bulutlarından rahmetin oluk oluk akışının adıdır aşk! Aşk, kalpte yakîn reyhanlarının boy atışı ile kalp evinin cennet bahçesine dönüşünün adıdır!
“Beni ne yerim içine aldı ne göğüm, lakin mü’min bir kulumun kalbi Beni içine alır!” (Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, II, 195; İmam Rabbânî, Mektûbât-ı Rabbânî, 287. mektup.) buyuran Yüce Allah’ın, kulunun yüreğine arz ve semâvât kadar genişlikler kazandıran muştusundaki yüceliktir aşk.
Aşk, muhabbetullahın enginliğinde, kudretin sonsuzluğunu kavramaya çalışan gönlün, hiçliği bilişteki zirve sonsuzluktur!
Aşk, Allah’ı gereği gibi takdir edebilmektir! Lakin O’nu takdir edebilmekten çok aciziz dostlar. Bu mana denizi öyle engindir ki, onda azimet gemileri yüzer... Gemilerin içinde Hakk yolcuları barınır... Onlar için dalgaların hiç önemi yoktur. Denizin tehlikeleri onları hiç korkutmaz.
Muhabbet denizinde yol alanları, “dalgalar” yollarından alıkoymaz. Dua yüklüdür onların dudakları. Yol azıkları tövbe ve gözyaşıdır o erlerin.
Onlar bilirler ki Allah, onları sevmekte ve korumaktadır. Onlar da Allah’ı severler...
Mâide sûresi (5), 54: “...Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler...”
Hakk yolunun yolcularının huzur ve sevgi dolu yürekleri hep duadadır. Dua; âşık gönüllerin terennümünün adıdır!
Tufan esnasında Nûh aleyhisselâm Cenâb-ı Hakk’a iltica ederek, gönülden dua etmişti: “Ve de ki: “Rabbim! Beni mübarek bir menzile indir. Sen, konuklatanların en hayırlısısın.” (Mü’minûn sûresi (23), 29.)
Menzil, “hakka’l-yakîn” durağının adıdır, deniz kabarsa ne gâm? Yolcuları içine alsa ne gâm? Onlara Rahmân’ın cezbelerinden bir cezbe gelmiş; ellerinden tutmuş, “doğruluk makamı” denilen yere çekmiştir.
Kamer sûresi (54), 55: “Takva sahipleri cennetlerde, nur içindedirler. Güçlü padişahın (Allah’ın) huzurunda doğruluk koltuklarındadırlar.”
Pek çok makama uğranır muhabbet denizinde dostlar. Ve her bir menzil, gözyaşı ile aşılır.
Menzillerde konaklaya konaklaya “vuslat”a varılır. Ve bu noktada, ancak gözyaşları silinir; âşıklar neşe içinde, hayran bir halde, ilâhî nimetler sofrasında ağırlanarak, ihsanlarının karşılıklarını alır.
Yûnus sûresi (10), 26: “İyi iş, güzel amel yapanlara daha güzeli ve daha fazlasıyla karşılık vardır.”
Hakka vasıl olmak isteyen herkes, bu engin ve dalgalı denizi aşmak zorundadır. Bu yolda gerekli tek şey aşktır dostlar.
Aşk, bu yolculuktaki Hakk erinin ateşinin adıdır; her dem içini yakan, kavuran bir ateştir... Varsın yansın... Yanandan ateş esirgenir mi?
Kudret denizinde yanana, aşk şerbeti sunulur!
Allah aşkı ile yananın özüne, kurbiyet bardağı ile öyle bir şerbet akıtılır ki, içen, bir daha ona doyamaz. Nasıl doysun ki!
İnsân sûresi (76), 21: “Rableri onlara temiz bir içecek içirmiştir.”
Rabbinin temiz içeceklerine nail olan, O’na vasıl olan, O’nu bulan neden mahrum olur ki? “Vuslat” son durağın adıdır! Seyr-i ilallah bitmiş; seyr-i fillah başlamıştır artık… Zira dünya seyr-i ilallah, cennetise seyr-i fillahdır dostlar!...
Bu deniz; aşk denizi, bir başka denizdir dostlar. Orada “yok” olmaktan korkulmaz, “var” olmaktan korkulur. Esas mesele; hiçliği bilip “yok” olmaktır.
“Yok” ol ki, “var” olabilesin. Ve selim, temiz, pak, imanlı bir kalple sevdiğine vâsıl olabilesin.
Ya, O, sevdi mi, neler olur biliyor musunuz?
Hz. Ebû Hüreyre’nin rivayetinde şöyle gelmiştir: “Resûlüllah (aleyhissalatü vesselâm) buyurdular ki: “Allah Teâlâ Hazretleri diyor ki: “Kulum, hakkımda nasıl bir zan yürütürse Ben öyleyimdir. O, Beni zikredince Ben onunla beraberim. O Beni içinden geçirirse, Ben de onu içimden geçiririm. O, Beni bir cemaat içerisinde anarsa, Ben de onu, onunkinden daha hayırlı bir cemaatte anarım. O, Bana bir karış yaklaşırsa Ben ona bir arşın yaklaşırım. O Bana bir arşın yaklaşırsa, Ben ona bir kulaç yaklaşırım. O Bana yürüyerek gelirse Ben ona koşarak giderim.” (Müslim, Zikr, 2, (2675); Buhârî, Tevhîd, 51; Tirmizî, Deavât 142, (3598).
Hz. Allah (cc) kulunu böyle sever, el-Vedûd’dür O! el-Vedûd, bir kulundan râzı olup, onu sevdiğinde, Cebrâil aleyhisselâmı çağırır ve ona şöyle buyurur:
“Ben falan kulumu seviyorum sen de onu sev.” Cebrâil aleyhisselâm onu sever. Sonra semâda seslenip der ki: “Allah Teâlâ falan kulu seviyor, siz de onu sevin.” Semâdakiler de onu sever. Sonra onun sevgisi yerdekilerin gönüllerinde yerleşir.” (Müslim, Birr, 157.)
Nerede sevgiyi koklayabiliyorsanız, orada durun dostlar. Mutlaka, sizi muhabbetullaha ulaştıracak bir menzilin önüne varmışsınızdır.
Ölümün nicelerine korku olduğu yerde, ölümün Hakk erlerine vuslat oluşunun adıdır aşk!
Cennetler, “O geliyor!” diye süslenirken, “Refik-i Alâ’ya gidiyorum.” deyişteki gülümsemenin adı olur aşk!

Aşk, el-Vedûd isminin tecellileri ile yaşayanlara,

“Cennet cennet dedikleri/ Birkaç köşkle birkaç huri/ İsteyene ver onları/Bana Seni gerek Seni” dedirtir.
Rabbimiz, bu da bizim dilekçemiz sana:
Sevgini diliyoruz Senden. Sevginle yaşayanlardan, sevgiyi karşılıksız sunanlardan, sevginle yoğrulanlardan eyle bizi.
Sev bizi, sevdir bizi, sevindir bizi…
Sevginle yaşat, sevginle öldür, sevginle dirilt bizi. Sevginle haşret bizi.





Devamını Oku

‘BEN SENİ BIRAKMAM!..’

Çölde, bayrak bayrak dalgalanan rüzgâr, gelecek çetin günlerin habercisi gibidir.
Kış, bütün tepelerde zaferini ilan etmeye hazırlanmaktadır.
Bir Mehmetçiğin yanık sesi can verir, Bilal-Habeşi’nin minaresine.
Öğle Namazı vecd içinde kılınır, herkes, tarihi bir gün yaşandığının farkındadır.
Paşa, ağır ağır kalkar, yerinden. Büyük bir al bayrağı sarar göğsüne.
Kendisine çevrilen gözlerin aydınlığında çıkar minbere.
Nefesler tutulmuştur.
Yiğit yüzlü Paşa’nın gök gürlemesini andıran sesi düşer sessizliğin ortasına.
“Ey Nas..! Aha şurada, kabrinde diri olan Peygamber(sav)’in huzurunda söz veriyorum ki, son nefer, Medine’nin enkazında ve nihayet yeşil türbenin altında kan ve ateşten dokunmuş kefeniyle gömülmedikçe, al bayrağı, Yeşil Kubbe’nin üzerinden hiçbir güç indiremeyecektir.
Kardeşlerim, evlatlarım! Söz verelim Allah’a, söz verelim huzurunda bulunduğumuz Rasulllah (sav)’a,
Ya Rasulallah biz seni bırakamayız!”
Gökler gürlemiş, yer yerinden oynamıştır.
“Biz seni bırakmayız” sesleri kubbelerde çınlar. Herkes sevinç ve göz yaşları ile birbirine sarılır. Sanki “Süleymaniye’de bir bayram sabahı”dır.
Paşa son sözleriyle birlikte kendinden geçer ve ayıldığında kendisini Mehmetçiklerinin kucağında bulur.
Artık, Rasulullah(sav)’ın huzurunda er de kumandan da birdir,herkes Muhammed ümmetidir.
***
1918′in hicran dolu günleri…
Vefasızlığın ve vahşetin bu kadarından milletçe ürperdiğimiz, hayret ve dehşetten donakaldığımız günler.
Dünkü bahçelerimizde ki çiçeklerin zehir saçtığı, “dostların düşmanlarla barışıp” gittiği, umutların bir bir söndüğü günler…
Monduros Mütarekesi’yle İtilaf Devletlerinin komutanlarına, bütün cephelerde yokluk, yoksulluk içerisindeyken bile kahramanca savaşan, muhafız kıtalardaki askerlerimizi hasta ve yaralılar da dahil olmak üzere kendi ellerimizle sayarak teslim ettiğimiz o hicranlı yıllar…
Filistin, Lübnan, Suriye, hatta Irak ve bütün Arabistan’ daki muhafız kıtalar teslim olmuş, bir Medine Muhafızları direniyordu.
O kadar…
Uzaklarda, çok uzaklarda özgürce dalgalanan tek bir bayrak kalmıştı.
Yeşil Türbe’nin üstündeki al bayrak…
Cihan harbinin sonunda, bütün bir milletin; “Eyvah bunca şehide bunca acıya rağmen artık her şey bitti” feryadıyla umutsuzluğun koyu karanlığına gömüldüğü günlerde, Peygamber Şehri’nin semasında, bir fecir yıldızı gibi doğan;
” Hayır! Allah’ına güvenen bir milletin şan ve şerefi bitmez” sadasıyla sayhalaşan bir ses vardır.
Bu ses, Medine Müdafii Fahreddin Paşa’nın sesidir:
“Ya Rasulallah (sav) ben seni bırakmam”
Bütün cepheler bozulmuş, Fransız ve İngiliz gemileri İstanbul önlerine kadar gelmiştir.
Yolcuların sağdan soldan topladıkları odunlarla güç bela yol alabilen Hicaz Trenleri, yer yer bombalanmış olan demir yolundaki hasarlar yüzünden Anadolu’nun yardımlarını taşıyamıyordu.
Trenler yorgundu…
Askerler yorgundu…
Anadolu’nun yüreği yorgundu.
Açlık susuzluk ve salgın hastalıklar Medine’yi savunan Mehmetçikleri perişan ediyordu.
Açlıktan çekirge yemeye başlayan asker her geçen gün kırılıyordu.
Susuzluktan dilleri sarkmış develerin alev gibi kızgın kumlara yatarak çıkardıkları homurtulara can dayanmıyordu.
Bir katre su için mataraların ağzına yapışan dudaklarda son umutlar da sönüyordu.
Fahreddin Paşa, her gün kefenine bürünüp, başına beyaz bir sarık sararak Ravzay-ı Tahire’yi kendi eliyle temizliyor, al bayrağa baktıkça bir gün indirileceği ihtimalinden dehşet duyuyordu.
Koskoca imparatorluk bakiyesi olarak Anadolu dışında sadece Peygamberimiz (s.a.v)’in gölgesindeki son Türkler vardı.
Fahredin Paşa, İstanbul Hükümeti’nden gelen üst üste emirlere ve İngilizlerin yoğun baskısına rağmen, 700 kadar subay ve 6000 kadar da kahraman askeriyle Medine müdafaasına devam ediyordu.
Ne hicrandır ki artık Osmanlı Güneşi, yavaş yavaş vadilerden, dere yataklarından, bağlardan, bahçelerden çekilmekte, ufuklar, koyu kızıl bir siyaha boyanmaktadır.
Bütün ikmal yolları kesilmiş, açlık, susuzluk ve salgın hastalıklar dayanılmaz bir hal almıştır. Hiç kimse de dayanacak takat kalmamıştır.
Yavaş yavaş ordunun içinde de bozulma başlamıştır.
En yakın silah arkadaşları, Paşa’nın gözlerinin içine bakarak, teslim olunması gerektiğini söylemektedir.
Yolun sonu görünmüştür.
Fahreddin Paşa; “O halde hazırlanıp yola çıkmak zamanı gelmiştir’ diyerek, kahraman mehmetciklerine ve silah arkadaşlarına gözleri yaşartacak pek hazin bir “Allaha ısmarladık, hakkınızı helal edin” mesajı yayınlar.
Eşyalarını toplamak için girdiği makam odasındaki her bir eşyaya dokundukça yüreği kopar.
Ayrıldıktan aylar sonra bile Arapların;
“İşte şu kapıdan girermiş, bak bak şu odada otururmuş, dışarı çıktı mı kimse yanına yaklaşamazmış, boyu da herkesten uzunmuş, atına bir bindimi kimse yetişemezmiş, hecine de binermiş, yalnız Harem-i Şerif’e mutlak yayan gidermiş, imamlık ettiği de olurmuş, sesi de çok güzelmiş, bir Kur’an okurmuş ki ya selam, Arapça da bilirmiş, bilmediği bir dil yokmuş…’diyerek efsaneleştirdikleri, kahraman Paşa’nın teslim kararıyla, Cihan Harbi’nin, Osmanlılık namına en şanlı bir sahifesi daha kapanmaktadır.
Makam arabası en son ve en zor görevini ifa etmeyi bekleyen düşünceli bir küheylan gibi kapının önünde öylece durmaktadır.
Odasındaki masasından kalkar, dışarı çıkar. Uyur gezer gibi bir hali vardır. O efsanevi Paşa gitmiş yerine bambaşka bir insan gelmiştir.
Yorgun ve bitkindir.
Karşısında renkleri atmış, boyunları bükülmüş, nefesleri kesilmiş vaziyette selam duran her rütbeden silah arkadaşlarıyla sarsıla sarsıla ağlayarak kucaklaşır.
Manzara cidden pek hazindir.
Daha fazla dayanamaz, ve emektar şöförüne, Ravzay-ı Tahire”ye sürmesini emreder.
Ravza’nın gümüş parmaklığının önüne gelince kendinden geçercesine duaya dalar.
Ardındaki yaverine döner ve ‘burada kalıyoruz’ der.
“Ya Rasulallah(sav)! Ben, seni korumaya gelmiştim ama beni korumak da sana düştü” diyerek Rasulullah(sav)ın komşuluk ve sıyanetine sığınır.
Durumu öğrenen komutanlar şaşırırlar. İngilizler anlaşmanın yürürlüğe girmesi için Paşanın teslimini şart koşmaktadır..
Hep birlikte Ravza-ı Tahire’ye gelirler. Paşa bu çok sevdiği silah arkadaşlarını Ravza’da ayakta karşılar.
Dil dökerler, ‘kader paşam, siz elinizden geleni yaptınız, kimseye nasip olmayacak bir kahramanlık ve fedakarlık gösterdiniz’ derler.
Paşa granitten bir kaya gibi sessizdir. Sanki söylenenlerin hiç birisini duymuyor, yalvaran gözleri görmüyordu.
Ve Peygamber’in huzurunda Medine müdafaasının en hazin sahnesi yaşanır.
Komutanlar, birbirlerine bakışırlar. Önceden karalaştırdıkları gibi hep birlikte Paşa’nın üzerine atlayıp kıskıvrak yakalarlar ve Paşa’nın sıkıca tutunduğu ellerini gümüş parmaklıklardan koparırlar. Paşa da komutanları da göz yaşlarına boğulur..
Ne hazindir ki Peygamber’ini korumak için Medine’ye gelen bu kahraman Paşamız kendi emrindeki komutanlar tarafından İngilizlere teslim edilir.
Anadolu dışındaki son bayrağımız da böylece iner ve son umut ışığımız da söner.
Alem-i İslam’in üzerine koyu bir karanlık çöker ve bütün sesler kesilir:
“Geçerken ağladım geçtim, dururken ağladım durdum
Duyan yok ses veren yok, bin perişan yurda baş vurdum”
Ufkun yüzünde akşam güneşi bir volkan gibi tutuşurken, iri yeşil kertenkelelerle, dağ kedilerinin av gözledikleri kızgın kayaların üstünde böceklerin kulakları sağır eden, ağıt gibi açık hava konseri başlar.
Son kutsal karakolun efsane komutanı karanlıkları yırtan ya “leyl” sesleri arasında ayrılır Medine’den.
“Ya leyl” sesleri hiç bu kadar yakışmamıştır yanık çöl gecelerine.
Esir bir komutan olarak ardına baka baka, gözlerinden kanlı yaşlar aka aka Medine’den ayrılırken şu sözler dökülür dudaklarından.
“Ya Rasullah(sav) biz seni bırakamayız”
“Ben senin davanı bırakamam” diyerek yollara düşen, yüreği peygamber sevgisiyle dolu günümüzün ışık süvarileri, Fahreddin Paşaların kabul olmuş dualarıdır
Devamını Oku

19 Eylül 2012 Çarşamba

el-Kahhar


El-Kahhâr


İsyankarları kahreden, hiç bir şekilde mağlub edilemeyen, üstün gelinemeyen

Cenab-ı Hak buyuruyor:
"O, kulları üzerinde kahredici olandır.O, hüküm ve hikmet sahibi olandır, haberdar olandır." (En'am,18 )
"...De ki: 'Allah, her şeyin yaratıcısıdır ve O, tektir, kahredici olandır.' " (Ra'd,16)
Mülkün, üstünlüğün, güç ve kuvvetin tamamı tek ve kahhâr olan Allah'a aittir. O'nun dışındaki her şey, mağlub ve yeniktir. Zalim ve zorbaların belini kıran, isyankar ve haddi aşanların boyunlarını büken, dünyadaki emellerine kavuşmalarına mani olan Allah'tır. Varlıların dilek ve istekleri dahil O'nun dilemesi altındadır. 
Yüce Allah buyuruyor:
"Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Gerçekten Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir" (İnsan, 30)
Allah insanlardan nasıl sıkıntıyı giderme gücüne ve onların kalplerine ferahlık vermeye kadirse, onları büyük bir azapla kahretmeye de kadirdir. Kuran'da Allah'ın Kendi Katından gönderdiği azaplarla helak olmuş kavimlerden örnekler verilir. Bu insanlar hak dinden yüz çevirdikleri ve Allah'a baş kaldırdıkları için sabah vakti, hiç şuurunda değillerken, üzerlerinde dolaşan büyük bir felaketle yok edilmişlerdir. Allah inkar eden toplulukların üzerine evlerini yerinden söken kasırgalar göndermiş, üzerlerine balçıktan taşlar yağdırmıştır. Uyardığı insanların üzerine onların içinde oturdukları şehirleri yerle bir eden sağanaklar isabet ettirmiştir. Toprağın altını üstüne getiren depremleri üstlerine göndermiş, tek bir çığlıkla hepsini yerin dibine geçirmiştir. Açıkça görüldüğü gibi Allah'ın bir insanı kahretmesi hiçbir şeyle kıyaslanamaz.
Müslüman, gücü yettiğince Allah düşmanlarını mağlup etmeye ve onlara üstünlük sağlamaya çalışmalıdır.
Allah'tan yüz çevirip başkasına dayanan mutlaka mağlup olacak, şeytanın elinde birer oyuncak olacaklardır.

Fakat bütün bu sayılanlar Allah'ın dünya hayatında insanlara tattırdığı acılardır. Ve onları yaptıklarından dolayı dünyada yaşarken kahretmesidir. Ama asıl olan, insanın cehennemde görülmemiş bir azapla kahredilmesidir. Allah'ın sonsuz rahmetine karşılık O'nun kadrini takdir edemeyen ve nankörlük eden insanlar ahirette cehennem azabıyla karşılaşacaklardır. Dünyada işledikleri suçların tam karşılığı ahirette kendilerine verilecektir.
Allah onları cehennemin en dar yerine attığında, inkarcılara daha önce hiç karşılaşmadıkları bir acı tattırır; cehennem ateşiyle yanan derilerini yenileriyle değiştirir ve onların üzerine ateşten duvarlar örer. Öyle ki insanın dünyada çektiği acılar cehennemde karşılaştıklarının yanında çok hafif kalır. Nitekim Kuran'da cehenneme giren insanların Allah'ın kendilerini öldürmesi ve azaptan kurtarması için yalvardıkları haber verilir.
İhlasla "Yâ Kahhar" diye bir müslüman bu isme devam etse, düşmanlarına karşı galip gelir, şeytani ve nefsani duygulardan emin olur.

Devamını Oku

14 Eylül 2012 Cuma

el-Kayyum

el-Kayyum

“Varlığı ve bekası kendi zâtından olan.  Zeval bulmayıp devamlı kaim olan. Her şeyi ayakta tutan, varlıklarını devam ettiren.”
“Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan, Hayy ve Kayyum olandır.” (Âl-i İmrân Sûresi, 3/2)
Never declining constant, the manager of universe , the most supreme one which all the creations are belong to , He is the only one who is enough for himself , He keeps the earth and ground still, He is never belong to anyone or anything.
Müellif  bu konuda “Bu kâinatın Hâlık-ı Zülcelâli Kayyûm’dur. Yani bizatihi kaimdir, daimdir, bâkidir. Bütün eşya onunla kaimdir, devam eder ve vücudda kalır, beka bulur. Eğer kâinattan bir dakikacık olsun o nisbet-i kayyûmiyet kesilse, kâinat mahvolur.”  der.

Allah, insanın ayakta durmasını yerdeki çekim kanununa, bedenin canlı olmasını ruh kanununa, Ay’ın düşmemesini Dünyanın çekimine, Dünyanın dönmesini de Güneşin cazibesine bağlamış ve bu mahluklarında Kayyûm ismini tecelli ettirmiştir.

Bütün bu sebepler zincirini bizzat yaratan ve eşyayı onlarla ayakta tutan Allah, elbette devam ve bekası için başkasına muhtaç olmayacaktır. Zira, O’nun varlığı zâtındandır, başkalarının varlığı ise O’nun var etmesiyledir. Varlığı zâtından olanınkıyamı da yine kendi zâtı iledir.

Allah, ‘emir âlemi’ denilen bir kanunlar manzumesiyle, eşyayı sevk ve idare ediyor, varlıklarını ayakta tutuyor, devamlarını temin ediyor.

Müellif, ruh için ‘âlem-i emirden gelmiş bir kanun-u emrî’ tabirini kullanır ve ruhun diğer kanunlardan farklı olarak, hayat ve şuur sahibi olduğunu nazara verir. Demek ki, ruhumuz da ilâhî bir kanun. Bedenimizdeki bütün organlar onunla ayakta duruyorlar. Onun gitmesiyle kıyam son buluyor ve insan bedeni cansız olarak yere yıkılıyor.

Bir ağacın, meselâ, yaprakları o ağaçta faaliyet gösteren bir kanunla gelişip büyüyorlar. Dikkatten kaçmaması gereken önemli bir nokta, o kanunun da iş görmesi için bir başka kanuna, yani bahar kanununa ihtiyaç göstermesidir. Büyüme kanunu, tek başına iş görecek durumda değil. Baharı kim getiriyorsa, o kanunu da yine o işletiyor ve ağacın devam ve bekasına, yaprakların, çiçeklerin açmasına o kanunu sebep kılıyor.

Dünyada iman ehli yaşadıkça, kıyametin kopmayacağı dikkate alındığında, iman ve ibadetin de kâinatı bir bakıma ayakta tuttukları ve Kayyûm ismine bir başka şekilde ayna oldukları anlaşılır.

Kayyûm ismini tefekkür eden insan, kalbini ancak Allah’a bağlar, şükrünü yalnız O’na yapar.

O’nun var etmesiyle var olan ve Kayyûm isminin tecellisiyle ayakta duran fanilere gönlünü kaptırmaz.
Selam ve dua ile...
Devamını Oku

13 Eylül 2012 Perşembe

Allah'ı zikretmek II

Yegâne Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) şöyle buyuruyor:
"Ey iman edenler, Allah'ı çokça zikredin.
Ve O'nu, sabah ve akşam teşbih edin. O'dur ki, sizi ka­ranlıklardan nura çıkarmak için size rahmet (salât) etmekte, melekleri de (size dua etmektedir). O, mü'minleri çok esirge­yendir.
O'na kavuşacakları gün, onların dirlik temennileri: 'Se­lâm'dır. Ve O, onlara üstün bir ecir hazırlamıştır.[1]

Zikretmek, hatırlamak, hiç unutmamak ya da unutulduğu an tekrar hatırlamak... Unutulmamalı olanı devamlı hatırda tut­mak, zikretmek demektir... İnsanın yegâne yaratanı ve Rabbi Allah Teâlâ, mü'min nıüslüman şahsiyet tarafından çokça zik-redimelidir ki, hiç unutulmasın... Kalb ve beyin, devamlı Al­lah'ı anmakla meşgul olmalıdır... Muvahhid mü'minin her hâli ibadet olmalıdır... Yani, her hâlinde Allah'ı görüyormuş gibi hareket etmelidir... Çünkü o, Allah'ı görmüyorsa da Allah, onu görüyor... Yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.), "ihsan'"i açıklarken böyle buyurmuştu.[2]

Her anında kalbi, beyni, dili ve hâli ile Rabbi Allah'ı hatırlayıp O'nun huzurunda olduğunun farkında olduğunu idrak eden muvahhid mü'min şahsiyet, za­man zaman en büyük düşmanı olan şeytan tarafından gaflete düşürülüp bu baş vazifesi kendine unutturulabilinir... [3]

Rabbimiz Allah, böyle bir durum için şöyle buyurur:
"Unuttuğun zaman Rabbini an!" [4]

Mü'min bir kalb ve müslim bir beyin sahibi olan muvah­hid şahsiyet, Rabbi Allah ile kesintisiz bir rabıta kurmalı ve bu rabıtasında devamlı olmalıdır... Kalbi, her anında Rabbi Allah'ı anmalı, beyni bunu unutmamalı ve vücûdun diğer organları, Rabbi Allah'ın emrettiği şekilde hareket etmelidir... Kalb, Al­lah'ı anmakta gafil davrandığı bir anda, sıkıntı duymaya baş­lar... Bu gaflet, ona azab vermeye başlar... Kalb, gafletten kur­tulup Rabbi Allah'ı anmaya başladığında sıkıntısı biter, ferah­lanır ve tatmin olup sükûnete erer, huzur bulur...
Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
"Bunlar, iman edenler ve kalbleri Allah'ın zikriyle mut­main olanlardır. Haberiniz olsun, kalbler, yalnızca Allah'ın zik­riyle mutmain olur.
İman edip salih amellerde bulunanlar, ne mutlu onlara. Varacak yerin güzel olanı (onlarındır). [5]

Abdullah ibn Abbas (r.anhuma) diyor ki:
Allah Teâlâ, kullarına farz kıldığı her ibadete belli bir sınır koymuştur. Kullann özürlerine göre de onları bu ibadetlerden muaf tutmuştur. Ancak Allah'ı zikretmek bunların dışın­da tutmuştur. Zira Allah'ı zikretmeye bir sınır koymamış ve Allah'ı zikretme hususunda delilerden başka hiçbir kimsenin özürünü kabul etmemiştir. Kulların, Allah'ı, ayakta iken, otu­rurken, yatarken, gece ve gündüz, karada; (havada) ve denizde, yolcu iken, mukim iken anmalarını istemiş, zengin olanın, fakir olanın, hasta olanın, sağlıklı olanın da O'nu, gizli veya açıkça zikretmesini emretmiştir. Sabah-akşam kendisinin teşbih edil­mişini istemiş. Bunu yapan kullarına ise, Allah'ın ve melekle­rin merhametli davranacaklarını ve Allah'ın onları, sapıklığın karanlıklarından çıkarıp hidayetin aydınlığına sevk edeceğini beyan etmiştir. Zira Allah, mü'minlere pek merhametlidir.[6]

Rabbimiz Allah, her hâllerinde kendisini zikreden mu­vahhid mü'min kullarının durumunu şöyle beyan buyurur:
"Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı zik­rederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler (ve derler ki:) 'Rabbimiz, Sen bunu, boşuna yaratmadın. Sen, pek yücesin, bizi ateşin azabından koru. [7]

İmam Fahruddin er-Râzî (rh.a.) şunları söyler:
"Allah Teâlâ, mü'min kullarına da, Nebî ve Rasullere emrettiği şeyleri emretmiş, Peygamberlerini eğittiği gibi, onları da irşad etmiş ve işe yeniden mü'minleri ilgilendiren hususla başlamış, Peygamberine:
"Ey Peygamber, Allah'dan kork!" [8]  dediği gibi, mü'minlere de:
"Ey iman edenler, Allah'ı çok zikredin." demiştir.
Ayrıca burada şöyle bir incelik vardır:
Mü'min, bazan Allah'ı zikretmeyi unutabilir. Dolayısıyla zikrine devam etme emri verilmiştir. Peygamber'e gelince, O, mukarreblerden olduğu için unutmaz. Ancak ne var ki, hü­kümdara yakın olan kimse de, ona yaklaştığı için bazan aldanır da böylece korkusu azalır. İşte bu sebeble Cenab-ı Hak:
"Ey Nebî, Allah'dan ittika et!" buyurmuştur.
Çünkü ihlâsh kimse, büyük bir tehlike üzerinde bulunur. Zira, evliya için hasene sayılan, Peygambere göre seyyie olabijr"[9]

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
"Rabbini, sabah-akşam, yüksek olmayan bir sesle, kendi kendine, ürpertiyle, yalvara yalvara ve için için zikret. Gaflete kapılanlardan olma. [10]

"Rabbinize, yalvara yalvara ve için için dua edin. Şübhe-siz O, haddi aşanları sevmez. [11]

Sa'd b. Ebi Vakkas (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Zikrin hayırlısı, gizli olanıdır. [12]

Mü'minlerin annesi Aişe (r.anha):
Rasulullah (s.a.s.), her hâlinde (her anında) Allah'ı zikrederdi, demiştir. [13]

Rasulullah (s.a.s.)'e katıksız iman edip O'nu, önder ve hayat örneği kabul eden her mü'min müslüman, O'nun gibi, yegâne Rabbi Allah'ı anmalı, her anında Allah'ı hatırlamalı ve ihsan üzere olmaya gayret etmelidir... Allah'ı zikretmek, dün-ya-ahiret dengesini sağlamak ve emrolunduğu gibi olmak de­mektir... Aşırı gitmeyip, her hak sahibinin hakkını veren, Al­lah'ı ve hükümlerini unutmayan kâmil mü'mindir...
Ebu'd-Derda (r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Ben size, amellerinizin en hayırlısını, malikinizin (Al­lah) katında en çok beğenilen, (çenetteki) derecelerinizi en çok yükselten, altın ve gümüşü (Allah yolunda) vermekten size da­ha sevablı olan ve düşmanınıza rastlayıp da boyunlarını vurma­nız (gazî olmanız) ile düşmanlarınızın boyunlarınızı vurmasın­dan (şehid edilmenizden) daha üstün faziletli işi haber vereyim mi?"
Sahabîler:
Ya Rasulallah, bu amel nedir? dediler.
Rasulullah (s.a.s.):
"Zikrullah (Allah'ı anmak)tır" buyurdu.[14]

Bu, apaçık bir hakikat olduğu için, Abdullah ibn Abbas (r.anhuma):
Aklı başından giden kişi müstesna, Allah'ı zikretmek­te hiç kimse mazur görülmez! demiştir. [15]

Muaz b. Cebel (r.a.) ise, şöyle der:
Hiç bir adam kendini, Allah (Azze ve Celle)'nin aza­bından, Allah'ı anmak (ibadetin)den daha çok kurtarıcı bir amel (ibadet) işlemedi.[16]
Abdullah b. Büsr (r.a.) anlatıyor: Adamın biri:
Ya Rasulallah, İslâm'ın (nafile) ibadetleri bana fazla geldi ve bana (devamlı yapabileceğim) bir şey bildir ki, ona sa­rılayım! dedi.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Dilinin, devamlı olarak Allah'ın zikri ile ıslak kalması. [17]
Muvahhid mü'minler, her anlarında Rabbleri Allah Te-âlâ'yı anarken, O'nu teşbih ederler... Bu tesbihat sabah-akşam devamlıdır...
İmam Fahruddin er-Râzî (rh.a.), şu açıklamayı yapar:
"Yani, 'O'nu zikrettiğinizde, sizin O'nu zikretmenizin bir ta'zîm ve O'nu noksanlardan tenzih etmek tarzında olması gerekir' demek olup, bu âyetteki 'teşbih' kelimesiyle kasdedilen de budur. Buradaki 'teşbih' sözüyle namazın kasdedildiği de ileri sürülmüştür. Yine, 'namaz için, o kimsenini sabah-ak­şam yapacağı teşbihi, bunu devamlı yapmasına bir işarettir' de­nilmiştir.
Bu, böyledir! Zira, sözün umumî ve genel olmasını iste­yen kimse, iki uçtan bahseder. Bu iki uçtan, o ikisinin ortası da anlaşılmış olur.
Nitekim, Hz. Peygamber (s.a.s.):
"Şayet sizin evveliniz ve sonunuz.[18] buyurmuş,
"sizin ortanız....." dememiştir. İşte böyle olan sözler, umumîliği en ileri bir tarzda ifade ederler. [19]

İmam Kurtubî (rh.a.) de şöyle der:
"Yani dillerinizi, hâllerinizin çoğunda teşbih, tehlîl, tah-mîd ve tekbir ile meşgul ediniz.
Mücahid (rh.a.) dedi ki:
Bu sözleri, abdestli, abdestsiz ve cünub olan herkes söyleyebilir. Bunun, 'O'na dua edin' anlamında olduğu da söy­lenmişti ir.
(Şair) Cerir şöyle demektedir:
"Duna teşbihini (namazını) sakın unutma. Çünkü Yusuf,
Rabbine (o vakit) dua etmişti de teşbih edince (Rabbi) O'nu seçmişti."
Bu açıklamaya göre, sabah-akşam Allah için namaz kılı­nız, denilmek istenmiştir. Çünkü namaza da teşbih denilebil­mektedir. Özellikle sabah, akşam ve yatsı vakitlerinin sözkonu-su edilmesi, bu vakitlerde kılınacak namazların teşvik edilme­sinin daha uygun oluşundan dalayıdır. Zira bu vakitler, günün çeşitli noktalan ile bitişik bulunmaktadır.
Katâde ve Taberî de şöyle demişlerdir:
Burada, sabah ve ikindi namazlarına işaret edilmekte­dir.[20]

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
"Öyleyse akşama girdiğiniz vakit de, sabaha erdiğiniz vakit de Allah'ı teşbih edip (yüceltin).
Hamd, O'nundur. Göklerde ve yerde, günün sonunda ve öğleye erdiğiniz vakit de." [21]

Yegâne Rabbimiz Allah'ı çokça zikreden ve O'nu, sa-bah-akşam teşbih eden katıksız iman edenlere verilen nimetleri şöyle beyan ediyor Allah:
"O'dur ki, sizi karanlıklardan nura çıkarmak için size rahmet (salât) etmekte, melekleri de (size dua etmektedir). O, mü'minleri çok esirgeyendir."
Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ, muvahhid mü'min kulları­nın velisidir... Onların dostu ve yardımcısıdır... Onları koruyan ve her türlü sıkıntıdan kurtarandır...
"Allah iman edenlerin velisi (dostu ve destekçisidir. Onları, karanlıklardan nura çıkarır. [22]

İmam İbn Kesir (rh.a.) şöyle diyor:
"Sizi, karanlıklardan nura çıkarmaak için, size rahmeti ve övgüsü sayesinde, meleklerinin de size duası sebebiyle sizi cehalet karanlıklarından ve sapıklık zulumatmdan, hidayet ve yakîn nuruna götürür. [23]

Abdullah ibn Humeyd (rh.a.), Mücahid (rh.a.)'den nak­leder:
Mücahid (rh.a.) şöyle demiş:
Ne zaman:
"Şübhesiz, Allah ve melekleri Peygamber'e salât ederler. Ey iman edenler, siz de O'na salât edin ve tam bir teslimiyetle O'na selâm verin." [24]âyeti indirildi,

Ebu Bekr (r.a.):
Ya Rasulallah, Allah Teâla ne zaman hayır indirirse, onda, biz sana ortak olduk, dedi.
Bunun üzerine:
"O'dur ki, sizi karanlıklardan nura çıkarmak için size rahmet (salât) etmekte, melekleri de (size dua etmektedir). Allah, mü'minleri çok esirgeyendir.[25] âyeti in­di.[26]

İmam Kurtubî (rh.a) şöyle diyor:
"Derim ki: Bu da, yüce Allah'ın bu ümmet üzerindeki en büyük nimetlerden bir nimettir. Aynı zamanda bu ümmetin, di­ğer ümmetlerden daha üstün oluşuna da bir delildir. Yüce Al­lah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:
"Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. [27]
Allah'ın kula salât getirmesi, ona rahmet buyurması ve ona bereketler vermesidir. Meleklerin salâtı ise, mü'minlere d-ua etmeleri, onlar için Allah'dan mağfiret dilemeleridir. [28]

Emirü'l-mü'minin İmam Ömer ibnü'l-Hattab (r.a.) anla­tıyor:
Rasulullah (s.a.s.)'e esirler geldi. Bir de baktık ki, esir­lerden bir kadın aranıyor. Esirler arasında bir çocuk bulduğu vakit onu alıyor, göğsüne yapıştırıyor ve emziriyor.
Rasulullah (s.a.s.) bizi:
"Bu kadının, çocuğunu ateşe atacağını sanır mısınız?" buyurdu.
Biz:
Hayır, Vallahi, onu atmamak elinden gelirse (atmaz), dedik.
Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.):
"Muhakkak Allah kuluna, bu kadının çocuğuna acıma­sından daha çok acır (merhamet eder)." buyurdular.[29]

Meleklerin, mü'min müslüman kullar için dua etmesi ve onlar için Allah'dan mağfiret dilemeleri konusunda, Rabbimiz Allah şöyle buyuruyor:
"Arş'ı yüklenmekte olan ve çevresinde bulunanlar, Rabblerini hamd ile teşbih etmekte, O'na iman etmekte ve iman edenlere mağfiret dilemektedirler: 'Rabbimiz, rahmet ve ilim bakımından herşeyi kuşatıp sardın. Tevbe edenler ve senin yoluna tabi olanlara mağfiret et ve onları cehennem azabından koru.
Rabbimiz, onları, Adn cennetlerine sok ki, onlara (bunu) va'dettin. Babalarından, eşlerinden ve soylarından salih olanla­rı da. Gerçekten Sen, üstün ve güçlü olansın, hüküm ve hikmet sahibisin.
Ve onları, kötülükten koru. O gün Sen, kimi kötülükten korumuşsan, gerçekten ona rahmet etmişsin. İşte büyük kurtu­luş ve mutluluk budur. [30]

İmam İbn Kesir (rh.a.) şöyle diyor:
"Ve O (Allah), mü'minleri çok esirgeyicidir." Dünya ve ahirette mü'minlere merhametlidir. Dünyada, başkalarının bil­mediği hak yolu onlara göstermekle onlardan başka küfür, bid'at ve isyan taraftarlarının ve sapıkların sapıttığı yolda, on­lara doğruyu göstermekle merhamet etmiştir. Ahiretteki merha­metine gelince, mü'minleri büyük dehşetten, yani kıyamet teh­likesinden korumuş, meleklerine; onları kurtuluş müjdesiyle karşılamalarını, cehennemden kurtulup cennete gittiklerini müjdeleyerek bildirmelerini emretmiştir. Bu, Allah'ın onlara sevgisinden, şefkatinden başka bir şey değildir.[31]
Ahiret âleminde ebedî cennet yurduna "Selâm" ile karşı­lanan muvahhid mü'minlere Allah, üstün bir ecir hazırlamıştır:
"Gerçek şu ki, bugün cennet halkı, sevinç ve mutluluk dolu bir meşguliyet içindedirler.
Kendileri ve eşleri, gölgeliklerde, tahtlar üzerinde yas­lanmışlardır.
Orada taptaze meyveler onların ve istek duydukları her-şey onlarındır.
Çok esirgeyen Rabb'dan onlara bir de sözlü 'selâm' (vardır). [32]
"Onlar, Adn cennetlerine girerler. Babalarından, eşlerin­den ve soylarından salih davranışlarda bulunanlar da (Adn cen­netlerine girer). Melekler, onlara her kapıdan girip (şöyle der­ler):
'Sabrettiğinize karşılık selâm size. (Dünya) yurdun(un) sonu ne güzel. [33]
"Oradaki duaları: 'Allah'ım, Sen, ne yücesin'dir ve oradaki dirlik temennileri: 'Selâm'dır. Dualarının sonu da: 'Ger­çekten hamd, Âlemlerin Rabbi Allah'ındır.[34]
Allah'a katıksız iman edip tam itaat ederek, O'nu çokça anan ve sabah-akşam teşbih eden muvahhid mü'minlerin göre­ceği, kendisinden hiçbir şübhe olmayan karşılık bu olduktan sonra, o hâlde:
"Ey iman edenler, ne mallarınız, ne çocuklarınız sizi, Al­lah'ı zikretmekten tutkuya kaptırarak alıkoymasın. Kim böyle yaparsa, artık onlar hüsrana uğrayanların tâ kendileridir." [35]



[1] Ahzab, 33/41-44.
[2] Bkz. Sahih-i Buhârî, Kitabu'1-İman, B. 37, Hds. 43. Sahİh-i Müslim, Kitabu'1-İman, B. 1, Hds. 1. Sunen-i Ebu Davud, Kitabu's-Sünnet, B. 17, Hds. 4695. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'1-İman, B. 4, Hds. 2738.
[3] Bkz. En'am, 6/68. Kehf, 18/63.
[4] Kehf, 18/24.
[5] Ra'd, 13/28-29.
[6] et-Taberî, Taberi Tefsiri, C. 6, Sh. 503.
İbn Kesir, Hadislerle Kur'ân-ı Kerim Tefsiri, C. 12, Sh. 6554.
[7] Âl-i İmrân, 3/191. Nisa, 4/103.
[8] Ahzab, 33/1
[9] Fahruddin er-Râzî, A.g.e. C. 18, Sh. 269.
[10] A'raf, 7/205.
[11] A'raf, 7/55.
[12] İmam Buhârî, Halku Efalu'1-İbad - Hadis-i Şerifler Işığında İlâhi Kelâmın Müdafaası, çev. Yusuf Özbek, İst. 1992, Sh. 92, Hds. 287. Ahmed ibn Hanbel, Kitabu'z-Zühd, C. 1, Sh. 25, Hds. 54.
İmam er-Rûdânî, Cemu'I-Fevaid, C. 5, Sh. 234, Hds. 9213.
Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 1, Sh. 172, 180, 187 ve Ebu Ya'lâ'dan.
İmam Hafız el-Munzirî, A.g.e. C. 4, Sh. 17, Hds. 17. Ebu Avane ve
İbn Hıbban'dan.
[13] Sahih-i Buhârî, Kitabu'1-Ezan, B. 19 (Bab başlığında).
Kitabu'1-Hayz, B. 8 (Bab başlığında). Sahih-i Müslim, Kitabu'1-Hayz, B. 30, Hbr. 117. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu't-Tahare, B. 9, Hbr. 18. Sünen-i İbn Mace, Kitabu't-Tahare, B. 11, Hbr. 302.
[14] Sünen-i İbn Mace, Kitabu'1-Edeb, B. 53, Hds. 3790. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'd-Daavat, B. 5, Hds. 3509.
İbn Kesir, A.g.e. C. 12, Sh. 6553. Ahmed b. Hanbel'den.
[15] İmam Kurtubî, A.g.e. C. 14, Sh. 121.
[16] Sünen-i İbn Mace, Kitabu'1-Edeb, B. 53, Hds. 3790'nın devamında. Sünen-i Tirmizî, Kitabu'd-Daavat, B. 5, Hds. 3599'un devamında. Abdullah İbnü'l-Mübarek, Kitabu'z-Zühd, Sh. 256, Hbr. 980. İmam er-Rûdânî, A.g.e. C. 5, Sh. 234, Hbr. 1217. Taberânî'den.
[17] Sünen-i Tirmizî, Kitabu'd-Daavat, B. 4, Hds. 3597. Sünen-i İbn Mace, Kitabu'1-Edeb, B. 53, Hds. 3793.
Ahmed ibn Hanbel, Kitabu'z-Zühd, C. 1, Sh. 62, Hds. 189. C. 2,
Sh. 551, Hds. 2370.
İmam Hafız el-Munzirî, A.g.e. C. 3, Sh. 330, Hds. 5. İbn Hıbban ve
Hakim'den.
Abdullah ibn Mübarek, Müsned, çev. Tevhid Ajans, İst. 1998, Sh.
21, Hds. 44.
İbn Kesir, A.g.e. C. 12, Sh. 6553. Ahmed b. Hanbel'den.
[18] Bkz. Sünen-i Tirmizî, Kitabu Sıfatu'l-Kiyame, B. 15, Hds. 2613. Sünen-i İbn Mace, Kitabu'z-Zühd, B. 30, Hds. 4257.
[19] Fahruddin er-Râzî, A.g.e. C. 18, Sh. 269.
[20] İmam Kurtubî, A.g.e. C. 14, Sh. 122.
[21] Rum, 30/17-18.
[22] Bakara, 2/257.
[23] İbn Kesir, A.g.e. C. 12, Sh. 6555.
[24] Ahzab, 33/56
[25] Ahzab, 33/43
[26] İmam Suyutî, Esbab-ı Nüzul, C. 2, Sh. 538-539.
Abdulfettah el-Kadî, A.g.e. Sh. 315
İmam Kurtubî A.g.e. C. 14, Sh.
[27] Âl-iİmrân, 3/110
[28] İbn Abbas (r.anhuma)'dan. 922) İmam Kurtubî, A.g.e. C. 14, S. 123
[29] Sahih-İ Buhârî, Kitabu'1-Edeb, B. 18, Hds. 28. Sahih-i Müslim, Kitabıf t-Tevbe, B. 4, Hds. 22. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Cenaiz, B. 1, Hds. 3089. Taberânî, Mu'cemu's-Sağir, C. 1, Sh. 270, Hds. 181. et-Taberî, A.g.e. C. 6, Sh. 503.
İbn Kesir, A.g.e. C. 12, Sh. 6555. Ahmed b. Hanbel'den (Benzer hadis).
[30] Mü'min, 40/7-9.
[31] İbn Kesir, A.g.e. C. 12, Sh. 6555.
[32] Yasin, 36/55-58.
[33] Ra1 d, 13/23-24.
[34] Yunus, 10/10.
[35] Münafikun, 63/9.
Devamını Oku

Yukarı git