/>

25 Mart 2012 Pazar

Karlı Dağlarda Kalan Küheylan


Koca Reis Muhsin Yazıcıoğluna...
Üç yıl önce bu gün; "Hoşça kalın! Ben gidiyorum," diyerek atını karlı dumanlı dağlara sürdün.
Keş Dağları'na karanlık çökünce de; "Ey dağlar! Beni bırakmayın. Ben bu mor dağların maralıyım, bana sizin bağrınızda ölmek yaraşır" dedin ve karları bir yorgan gibi üzerine çekiverdin.
Diyalog Avrasya'nın Kuzguncuk'taki itina ile döşenmiş tarihi binasında birkaç kadim dostla birlikte otururken sohbetimizin ortasına bir gül gibi yine sen düştün.
Karlı bir gündü.
Karların, sokak lambalarının ışık harelerinden, mehtabın ışığına âşık beyaz kelebekler gibi geçişi pek muhteşemdi.
Köprü; boğazındaki ışıltılı gerdanlığın rengi sürekli kızıldan yeşile, yeşilden maviye durmadan değişen, ince bir tülün arkasına saklı gizemli bir güzel gibi ışıl ışıldı.
Dalgalar bir yerde bir şeyler oluyormuş da elinden bir hiçbir şey gelmediği için dövünen, sağa sola dönüp duran çaresiz bir insan gibi çırpınıyordu. O gün, sahil boyunca uzayıp giden parktaki çıplak ağaçlar üşürken sen düştün hatırımıza.
Hep bir Osmanlı beyefendisi gibi vakur ve de mahzun duran Hasan Bey; "Ben askerliği Koca Reisle birlikte yaptım" diye başladı söze.
Her zamanki gibi yine sakin konuşuyordu;
"1987 yılıydı...
Bölüğümüze geldiğinde Reis'in yüzü gözü yara bere içindeydi.
İşkencelerden derin izler vardı üzerinde.
Dik bakışlı asi bir küheylana benziyordu. 5,5 yılı tek başına karanlık bir hücrede olmak üzere 7,5 yıl hapiste yatmıştı.
Ben bölük çavuşu idim. Komutanlar ona terörist muamelesi yapıyordu. Anadolu'nun bu damıtılmış delikanlısını sevmiştim. Terhisime az bir zaman vardı. Elimden geldiğince onu korumaya çalıştım.
Terhisimden sonra Fethullah Gülen Hocaefendi'ye Muhsin Bey bizim bölükteydi deyince; bizi bir arkadaşla ziyaretine gönderdi. Bir hafta önce terhis olduğum Tugayın önündeydim. Bir kalabalık dikkatimi çekti. Yanlarına gittim. Baktım, aralarında Muhsin Bey de var. Ağzı burnu yine kan içindeydi. Ziyaretine geldiğimi öğrenince çok sevindi.
"Ne oldu böyle sana," dedim.
"Levent Üsteğmen dövdü" dedi.
"Neden" dedim.
'Beş bin kişinin önünde hepimize küfretti. Ben de komutanım küfretmeyin,' dedim. Yine küfretti."
'Komutanım küfretmeyin,' dedim. Herkesin önünde tekme tokat girişti."
"Şimdilerde herkesin yakından tanıdığı Levent Üsteğmen'i çok iyi tanıyordum. Bunu yapacak karakterde birisiydi.
Kadir Albayla konuyu konuşmak üzere evine gittim. Beni çok severdi. Görünce çok sevindi. 'Beni ziyarete mi geldin?' dedi. Sizi de ziyarete geldim komutanım ama asıl sizinle konuşmak istediğim bir konu var, dedim.
"Nedir o?' dedi."
"Bir arkadaşımla ilgili, dedim."
"Kimmiş o?"
"Muhsin Yazıcıoğlu"
"Hasan evladım! Senin ne işin olabilir onunla, o bir teröristtir."
"Değildir komutanım."
" Hasan sen nasıl konuşuyorsun?"
" Komutanım çok iyi tanıyorum, o çok iyi bir insandır. Hakkında söylenenlerin hepsi iftiradır. Onu korumanızı istiyorum. Bu gün Levent Üsteğmen çok fena dövmüş, hem de bütün bir Tugayın önünde."
"Levent iyi bir çocuktur, o dövdü ise hak etmiştir."
" Hayır komutanım herkese küfretmiş, o da 'komutanım lütfen küfretmeyin' demiş. Hem Levent Üsteğmen'i de yanlış biliyorsunuz. O sizin hakkınızda da iyi şeyler düşünmüyor; beni her çağırdığınızda, izin için kendisine gittiğimde size hep küfrederdi."
Rahmetli koca Reisle ne zaman konuşsak bana hep; 'senin o ziyaretinden sonra çok rahat ettim' derdi."
* * *
Sohbet uzayıp gidiyordu .
Uzun hava ağıt gibi kar düşüyordu kaldırımlara. Karların, sokak lambalarının ışık harelerinden, mehtabın ışığına âşık beyaz kelebekler gibi geçişi pek muhteşemdi.
Bir zamanlar gençliğin üzerine çöken gulyabaniler gibi, aksam ve sis birlikte çöktüler Boğaz'ın üzerine.
Hey Koca Reis! Akşamın o alaca karanlığında rüzgâr senin yiğit sesini taşıyordu yüreklerimize;
"Dağılmayın, dik durun, arkadaşlarınızı vermeyin, geldiğimiz gibi gideceğiz buralardan"
Sonunda, dik durmanın sembolü dağlara vurdun kendini.
Sen hep yiğit kaldın.
Hep Anadolu...
Hep davanı öne aldın...
Hz. Yusuf gibi, yedi yıl hiç baharın gelişini, güneşin doğuşunu göremedin.
Karanlık hücrelerde gözlerin bozulmasın, diye yeşil maydanoz siparişi verip, saatlerce o bir tutam yeşile bakıp durdun.
Mamak Mahpushanesinde ne kadar da yalvarmıştın "Ey Sonsuzluğun Sahibi, sana ulaşmak istiyorum!" diye. "Küçücük pencereni kapatıyorlardı da sen 'durun kapatmayın penceremi, kapatmayın güneşimi, beton çok soğuk, üşüyorum' diyordun.
Mamak Mahpushanesinde çırıl çıplak soyarak başlıyorlardı işkencelere. Yirmi altı gün hiç gözün açılmadan sorguda kaldın.
Kaç defa falakaların altında acıdan bayıldın. Başından ayaklarından cerahatler aktı. Derin defalarca kavladı.
Hele bir gün...
Yine çırıl çıplak soymuşlardı. Anlamışlardı senin öyle daha çok işkence çektiğini. Kalaslara kollarını bağlamış, çarmıha gerip tavana asarak altından sandalyeyi tekmeleyip havada sallandırmışlardı. Parmaklarından, uzuvlarından elektrik verip,bedenin ateşlerde yanarken ruhun zemherilerde üşümüştü.
Senin kaderindi üşümek.
Hatırlıyor musun?
Kış geldiğinde, köyün çocuklarıyla, ellerinizde birer tezek ve odunla medreseye giderdiniz. Sobayı yakar, duvarın dibine sıralanırdınız. Sen her zaman sıranın en sonuna oturur, okuma sırası sana gelinceye kadar dersini ezberlerdin. Ve hep yanlışsız okurdun da Bekir Hoca; "şuncaz çocuk biliyor, siz bilmiyorsunuz "derdi.
Yaz geldiğinde babanla güneşin bağrında ekin biçerdiniz. Sen biçilen ekinleri kağnı ile harman yerine taşırdın. Kağnının bağırtısından dağlar taşlar inlerdi.
Sonra büyük şehirlerin yolunu tuttun. Şehirlerde sizi birbirinize düşürdüler; kardeşi kardeşe kırdırdılar.
Beş bin vatan evladı yok yere öldü. Koskoca Anadolu'ya sığmayan bizler, daracık hücrelere sığdık, dışarıda birbirimizi öldüren, yaralayan bizler, içeride bir birbirimizin yaralarını sardık.
Sen, seni öldürmek isteyenlere bile yapılan işkencelere dayanamazdın. Bir gün 'Yeter artık hepimiz aynı vatanın evlatlarıyız, yetti be!' diyerek isyan ettin.
Sen, öyle yandın, öyle üşüdün ki, artık yüreğinde ne yangına ne de soğuğa yer kalmadı.
Yıllarca, kırlarda güneşle kol kola gezemeden, yarpuzlar arasına kendini bırakamadan, mis gibi nane kokuları arasında ruhunu dinleyemeden gittin.
Uzanıvermek için bir ömür boyu hep bir çeşme başı arayıp durdun.
Yürüdüğü yollarda toz kaldıran bir doru tay gibi girdiğin tutsak taş duvarların arasından bir asi küheylan gibi çıktığında yaşın da otuz beşe gelmişti.
Çıkar çıkmaz da askere aldılar.
1980 öncesinin kızılca kıyametinde binlerce kınalı kuzuyu kaybetmenin hüznü vardı gözlerinde.
"Dağları çıldırtan öykümü
Ben bu demirlere dişlerimle yazmışam!
Asi bir küheylanım el süremezler yeleme
Bırak yırtılayım, bırak
Gem vurma benim dilime!." dedin. Karlı dağlarda kalan küheylan! Sen Anadolu'yu bahara hazırlayıp da gittin. Bakışlarınla ısıttın toprağı.
Yine bahar geliyor. Toprak kıpır kıpır, dallar domur domur.
Sen bu bahar da aramızda yoksun.
http://haruntokak.com/2012/03/25/karli-daglarda-kalan-kuheylan/


Üşüyorum

Bir coşku var içimde bu gün kıpır kıpır
Uzak çok uzak bir yerleri özlüyorum
Gözlerim parke parke taş duvarlarda
Açılıyor hayal pencerelerim
Hafif bir rüzgar gibi süzülüyorum
Kekik kokulu koyaklardan aşarak
Güvercinler ülkesinde dolaşıyor
Bir çeşme başı arıyorum
Yarpuzlar arasında kendimi bırakıp
Mis gibi nane kokuları arasında
Ruhumu dinlemek istiyorum
Zikre dalmış her şey
Güne gülümserken papatyalar
Dualar gibi yükselir ümitlerim
Güneşle kol kola kırlarda koşarak
Siz peygamber çiçekleri toplarken
Ben çeşme başında uzanmak istiyorum
Huzur dolu içimde
Ben sonsuzluğu düşünüyorum
Ey sonsuzluğun sahibi, sana ulaşmak istiyorum
Durun kapanmayın pencerelerim
Güneşimi kapatmayın
Beton çok soğuk, üşüyorum…
Muhsin YAZICIOĞLU
Devamını Oku

20 Mart 2012 Salı

Buda Geçer Ya Huu!

Buda Geçer Ya Huu!


Dervişin birinin yolu bir gün bir köye uğrar. Köylüler fakirdir onu misafir etmesi için Şakir isminde birinin çiftliğine gönderirler. Derviş yola koyulur. Yolda rastladığı bir kaç köylü ona, Şakir'in köyün zenginlerinden birisi olduğunu Halid adında bir başka zengin daha bulunduğunu anlatırlar.
Derviş, Şakir'in çiftliğine varır. Şakir hem misafirperver hem de gönlü geniş bir insandır... Dervişi kaldığı sürece memnun eder. Yola koyulma zamanı gelip Derviş, Şakir'e teşekkür ederken,"Böyle zengin olduğun için hep şükret." der. Şakir ise:"Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Bazen görünen, gerçeğin kendisi değildir. Bu da geçer..." diye cevap verir.
Birkaç yıl sonra, Derviş'in yolu yine aynı taraflara düşer. Şakir'i hatırlar ve yanına uğramaya karar verir. Yolda rastladığı köylülerle sohbet ederken Şakir'in iyice fakir düşüp şimdilerde Halid'in yanında çalıştığını öğrenir. Derviş Halid'in çiftliğine gider, Şakir'i bulur, üstünde eski püskü giysiler vardır. Meğer oralarda vukuu bulan bir sel felâketinde Şakir'in bütün malı mülkü telef olmuştur. Ailesini geçindirmek için, toprakları selden zarar görmeyen Halid'in yanında çalışmaktadır. Şakir, bu kez Derviş'i son derece fakir olan evinde misafir eder. Bir lokma ekmeğini onunla paylaşır...
Derviş, vedalaşırken Şakir'e olup bitenlerden ötürü ne kadar üzgün olduğunu söyler. Şakir: "Üzülme... Ya Hû, bu da geçer..." der.
Derviş'in yedi yıl sonra yolu yine o yöreye düşer. Şaşkınlık içinde olan biteni öğrenir. Halid birkaç yıl önce ölmüş, ailesi olmadığı için de bütün mirasını en sadık hizmetkârı ve eski dostu Şakir'e bırakmıştır. Şakir, artık Halid'in konağında oturmaktadır, kocaman arazileri ve binlerce sığırı ile yine yörenin en zengin insanıdır. Derviş eski dostunu iyi gördüğü için ne kadar sevindiğini söyler ve yine aynı cevabı alır: "Bu da geçer..."
Bir zaman sonra Derviş yine Şakir'i arar. Köylüler ona bir tepeyi işaret ederler. Meğer tepede Şakir'in mezarı vardır ve taşında da: "Bu da geçer." yazılıdır. Derviş, "Ölümün nesi geçecek?" diye düşünür ve gider. Ertesi yıl Şakir'in mezarını ziyaret etmek için geri döner; ama ortada ne tepe vardır ne de mezar. Büyük bir sel gelmiş ve tepeyi sıyırmış, Şakir'in mezarından geriye bir iz dahi kalmamıştır...
O aralar ülkenin sultanı, kendisi için çok değişik bir yüzük yapılmasını ister. Öyle bir yüzük ki, mutsuz olduğunda umudunu tazelesin, mutlu olduğunda ise kendisini mutluluğun tembelliğine kaptırmaması gerektiğini hatırlatsın... Hiç kimse sultanı tatmin edecek böyle bir yüzüğü yapamaz. Sultanın adamları da bilge Derviş'i bulup yardım isterler. Derviş, sultanın kuyumcusuna hitaben bir mektup yazıp verir. Kısa bir süre sonra yüzük sultana sunulur. Sultan önce bir şey anlamaz; çünkü son derece sade bir yüzüktür bu. Sonra üzerindeki yazıya gözü takılır, biraz düşünür ve sonra yüzüne büyük bir mutluluk ışığı yayılır. Orada: "Bu da geçer Ya Hû !!!" yazmaktadır
Devamını Oku

18 Mart 2012 Pazar

Bu Asker Benim babammış


Bu Asker Benim babammış


Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya. 
Tarlalarda hasat zamanıydı.
Berrak gökyüzündeki birkaç beyaz bulut, buram buram buğday kokan tarlalara tebessüm ediyordu. Tarlaların çoğu boştu.
Kara tren oflaya puflaya Karakuyu İstasyonu'nda durdu. Vagonlardan yorgun ve yaralı askerler birer ikişer indiler. Hepsinin yüzünde savaşın derin izleri vardı.
Üst-başları pis partaldı.
Çoğunun elinde ne bir bavul, ne de her hangi bir eşya vardı.
Hasan da yorgun trenden inenler arasındaydı, Çanakkale'den geliyordu. Yüreği acılarla doluydu. Yıllardır cepheden cepheye koştuktan sonra nihayet köyüne dönüyordu.
Yarılmış kızgın tarlalardaki ekin saplarının çıtırtıları arasında, tozlu köy yolunda yürürken iki de bır alnına biriken terleri siliyordu. Kolay değildi, "Yedi asker urbası eskitmiş"ti.
Balkan bozgununda Üsküp, Kosova, Piriştine'nin boynu bükük kalışlarından yorgun yüreği ezgindi. Dönüşte Edirne'de soluklanmış, Çorlu'da, Keşan'da konaklamış, Çanakkale'ye geçmişti.
Ah o Çanakkale! Ah o Gelibolu! O küçücük yarımada! Kimlere ebedi istirahat gâh olmamıştıki. Dört tane kayınbiraderi, biricik ağabeyi Murat, "Çanakkale Mahşeri"nde kalmıştı. Daha yüz binlerce vatan evladı oralarda koyun koyuna yatıyordu şimdi.
Bunaltıcı bir temmuz güneşi ekin tarlalarında, destelerin üzerinde şavkıyordu.
Binlerce, yüzbinlerce ışık ipliği uçuşuyor, dört bucak sanki ateş düşmüş gibi yanıyordu.
Sarı sıcağın altında ekin tarlalarının arasından yürürken Çanakkale mahşeri geldi gözlerinin önüne.
Kopan kollar, deşilen deriler, oluk gibi akan kanlar, yürek yakan feryatlar...
Saatlerce süren süngü muharebelerinin ardından ikindiye doğru her iki tarafta da iyice tükenen takatlar...
Çekilen beyaz bayrakların ardından sedyelerle taşınan yaralılar...
O yaralıların gözlerindeki son umutlar, son bakışlar, son sözler...
Kazma, kürek gibi en basit malzemeleri bile geceleri düşmana baskın yaparak temin ettikleri, geceleri siperlerde örtüsüz yattıkları, kum torbalarından elbise diktikleri, yaralarını, yedeği olmayan gömleklerini yırtarak sardıkları günler...
Sadece düşmanla değil, sinek ordularıyla, yoklukla, salgın hastalıklarla, açlıkla da savaştıkları Gelibolu günleri...
Hücuma kalkmadan önce siperlerde birbirleri ile helalleştikleri, sevdiklerinin yemenilerini boyunlarına dolayarak şimşek hızıyla düşman saflarına atıldıkları; On Beşliler'in, taze bedenlerinin papatyaların, gelinciklerin üstlerine düştüğü günler...
Beyaz yaz bulutlarinin sari ekin tarlalari uzerinden yuruyen golgelerini gorunce, gezginci kaleler denilen dev gemilerden gerçekleştirilen salvo ateşleriyle göklere savrulan gövdelerin oluşturduğu Gelibolu sirtlarindaki garip gölgeler geldi gözlerinin önune.
Güneşlerin, "Mehmet" diyerek battığı; mehtabın, akşamları mor bulutların arasından "Mehmet" diye doğduğu gamlı akşamları hatırladı yeniden.
Şehit olduğu halde hala gülüyor gibi duran yüzünden Karadenizli olduğu anlaşılan bir Mehmetciğin, oturmuş boynunu bir yana bükmüş olduğu halde koynundan çıkardığı işlemeli bir mendili elinde tutuşunu ve hiç görmediği bebeğinin altın sarısı saçlarına baka baka can verişini hatırladı.
Mendil elinden alınmak isteyince usulca bırakıvermiş, mendil açıldığında yeni doğmuş bir bebeğin ipek gibi altın sarısı saçları çıkıvermişti.
Bu tür yürek yakan olaylarla her karşılaştığında her defasında hiç görmediği Meryemi gelirdi hatırına. Onu göremeyeceğinden çok korkardı.
Ama işte köyüne yaklaşmıştı.
Meryem'inin kokusu geliyordu burnuna. O yakın bir yerlerde olmalıydı.
Hasan, yüreğinden dizlerine doğru yürüyen son bir güçle köyüne doğru yürüyor, yürüyordu. Dağ-tepe demeden yürüyor, savaşı sanki yeniden yaşıyordu. Yıkık-dökük, viran olmuş köylerden geçiyordu. Ara-sıra kara sakallarını sıvazlıyor, yıllardır tekdüze hayatı olan acımasız savaşı, iliklerine kadar işleyen kan ve barut kokusunu yeniden duyarak tozlu köy yollarında durmadan yürüyordu. Arada bir, yıllardır görmediği, hatta soğuk yüzüne hasret gittiği babasını düşünmek istiyor, yaşadığı acı ve ıstıraplar, mütarekeden sonra vatan topraklarının elden çıkışının verdiği üzüntü babasının hatırasına baskın geliyordu.
Bütün benliği kan ve barut kokusundan, şehit "ana kuzuları" ndan başka bir şey hissetmiyordu.
Günler sonra Onaç Yakası'na, Akyokuş'a gelebildi. Aşağıdaki sapsarı ovayı, Bucak Ovası'nı hasretle uzun uzun seyretti. Erkeksizlikten tarlaların çoğu ekilememiş, boş kalarak ota-çöpe karışmıştı.
Taşkuyu'ya ya da Dikilitaş'a gidecekti. Ailesi oralarda olmalıydı. Dikilitaş'a geldiğinde oradaki tarlalarında iki kadının çalıştıklarını gördü. Tarladaki ekini biçiyorlardı.
Kadınlar da askeri görmüşlerdi. Ayşe Kadın işi bırakmış askere bakıyordu. Ah şu yoldan geçen asker gibi bir gün kendi kocası da gelir miydi?
Beklemek! Bir ömür boyu beklemek...
Yıllarca geçen zaman...
Geçmeyen zamanı beklemek. Beklemek, bulutların geçişinden, kuşların uçuşundan, böceklerin ötüşünden, rüzgarın esişinden umut bularak beklemek. Binbir türlü rüyayı hayra yorarak beklemek. Dipdiri, capcanlı, gözlerinin içi güle güle cepheye yolladığı kocasını beklemek. Anadolu analarının kızlarının, gelinlerinin kaderiydi beklemek. Hem de yiğitlerinin dönmeyeceklerini hiç akıllarına getirmeden beklemek. Bir ömür boyu sofraya boş tabak koyarak, geliverirse yemeğini hemen koyuveririm diyerek, beklemek. Köşe başlarında, duvar diplerinde, kapı önlerinde, pencere önlerinde beklemek.
Köyün girişinde uzaktan görünen her karaltıya elini gözüne siper ederek beklemek. Ayşe Kadın gibi bütün Anadolu kadınlarının kaderiydi beklemek.
Ama işte bir asker daha dönüyordu. Bir ananın, bir kadının, bir yavrunun daha bekleyişi son bulacaktı. Hasan'ın pis partal asker elbisesinden ter fışkırıyordu. İki de bir alnına biriken terleri siliyordu. Yarılmış kızgın tarlalardaki ekin saplarının çıtırtıları arasında, tozlu köy yolunda yürüyordu.
Hasan, yüreğinden dizlerine doğru yürüyen son bir güçle köyüne yöneldi.
Ayşe kadın, yanındaki kızına yoldan gecen askeri göstererek:
"Hadi kızım, şu askere bir parça ekmek ver. Kim bilir nereden geliyordur. Mutlaka açtır, sevap olur," dedi. Kız hemen bir parça ekmek alarak askere doğru yöneldi.
Hasan ekin tarlaları arasından kendine doğru gelen çocuğu fark edince durdu. Beline kadar gömülü sarı ekin tarlalarından geçerek yolda duran Hasan'ın yanına geldiğinde; "Asker dayı, acıkmışsındır, buyur şu bir parça ekmeği yiyiver," diyerek ekmeği uzattı.
Hacı Ömer Oğlu Hasan, kendisine uzatılan " bir tutam esmer yufka"yı aldı. Mis gibi vatan toprağı kokan ekmeği kokladı, öptü başına koydu.
Karnının açlığını öyle bir hissetti ki... Ekmeği yiyecek güç bulamadı, genç kıza dikkat kesildi. Yırtık pırtık elbiseler içinde bile öyle güzel, öyle sevimli duruyordu ki...
Gözlerinin içine baktı.
"Sen kimin kızısın yavrum" dedi.
Genç kız, utandı, yutkundu, sarı sıcaklarda al al olmuş yüzü iyice kızardı. Bir şeyler boğazına düğümlendi;
"Hacı Ömer oğlu Hasan'ın kızıyım. Babam cephede"dedi.
Hasan hiç beklemediği bir anda almıştı en ağır darbeyi. Kalbi göğsünü dövmeye başladı. işte o anda geçen yılları hissedebildi. Yutkundu, zorla:
"Sen Meryem misin?" diyebildi.
Kız "evet asker amca"dedi.
"Kızım, ben senin babanım,"
Bunu duyan Meryem hızla anasına doğru koşarken bir taraftan da bağırıyordu :
"Anaa! Anaa! Bu asker, babammış..."
Devamını Oku

Yukarı git