/>

30 Nisan 2012 Pazartesi

ÇANAKKALE GEZİSİ

Çanakkale şehitliği giriş 30.04.2012

ÇANAKKALE GEZİSİ

           Bugün sürpriz bir şekilde Keçiören belediyesinin Çanakkale’ye düzenlediği kura ile belirlediği aileleri götürdüğü tunlarda 29 Nisan 2012 tarihindeki grupta ailecek ismimizin olduğunu öğrendim. Bir istisna ile 8 yaşından küçük olduğu için küçük oğlum Mehmet Ertuğrul gelemedi. Mecburen komşuya bıraktık. Aksam saat 7:30 da belediyenin önünde toplanıldı. Aksam namazını belediyede kıldık saat 8:0 de yola çıktık. Yolda Çanakkale’yi düşünmeye başladım. Uzun suredir Çanakkale’ye gitmeyi istiyordum, parasızlıktan İki ay öncesinden beri haberim olan 3 günlük geziye de gidememiştim. Demek ki şehitlere bir Fatiha okumak ve ziyaret etmek nasip olacakmış. 

Çanakkale’yi adeta Anadolu’nun imbikten geçmiş saflaşmış ve arzdan semaya nur olup yükselmiş ve Çanakkale olarak cisim bedeni giymiş bir mübarek belde olarak hayal ettim. Tabi şairin "Bayrakları bayrak yapan üstünde ki kandır. Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır" dizelerinde belirttiği ölçüyle değerlendirerek, Peygamberimiz as ruhaniyetinin evliyaların ve şehitlerinde orada olduğunu hayal ettim. Çünkü oradaki mücadele sadece iki milletin mücadelesi değil Hz. Âdem’le cennette başlayıp Habil kabille devam edip günümüze kadar devam eden mücadeledir. Hani peygamberimiz mübarek ellerini açmış: Allah’ım eğer bunlarda giderse sana yeryüzünde ibadet edecek kimse kalmayacak su bir avuç ümmetimi muzaffer kil diye yalvardığı gibi Çanakkale’de İslam’ın son hadimine diz çöktürme ve tarihten silme mücadelesidir.  Bu yüzdendir ki yer gök ehli hep beraber yardıma koşmuştur. Allah bizleri de onlara layık birer evlat olmayı nasip etsin, şefaatlerine nail kılsın.

Bu arada isim babam bir Çanakkale şehidi. Ben doğduğum zaman babam altı aylık asker imiş, büyükbabam isim olarak Çanakkale’den dönmeyen dayısının adı olan İbrahim ismini vermiş. İnşallah bana da şehitlik nasip olur.  Her namazda tahiyyattan sonra imanlı olarak ölmek ve şehit olmak için olan duamı yıllardır adet edindim. Nedendir bilmem ama son zamanlarda ölümü çok düşünüyorum. Beklide kırkını geçtiğimdendir. Dönüp geriye baktığım zaman bir hiç görüyorum. Yıllardır kabuğu kıramamışım, bakmış görememişim eyvah ki ne eyvah. Adeta bende İbrahim As. Gibi, pirim gibi haykırmak istiyorum; “"Fâniyim, fâni olanı istemem; âcizim, âciz olanı istemem. Ruhumu Rahman’a teslim eyledim, gayr istemem. İsterim, fakat bir yâr-ı bâkî isterim. Zerreyim, fakat bir Şems-i Sermet isterim. Hiç ender hiçim, fakat bu mevcudatı birden isterim.”

Otobüste giderken ilk aklıma gelenleri hemen yolda yazmıştım şimdilik bunları ekliyorum. Diğer aldığım notları düzenledikçe ekleyeceğim.
Devamını Oku

29 Nisan 2012 Pazar

İnsandan kaçmak kolay, kendimden kaçabilsem...


İnsandan kaçmak kolay, kendimden kaçabilsem...

Hep nefis çıkar karşıma,
ölüp ölüp dirilsem;
insandan kaçmak kolay;
kendimden kaçabilsem.

Başım çığlıklı çocuk,
Onu nasıl avutsam?
Ne yapsam da ölümü,
Bir saatçik unutsam ?.

Beni zaman bölüyor,
Beni doğruyor adet,
Medet ey birin Bir’i,
Ey birin Bir’i medet!

Ölünün Odası 

Bir oda, yerde bir mum, perdeler indirilmiş;
Yerde çıplak bir gömlek; korkusundan dirilmiş.
Süt beyaz duvarlarda çivilerin gölgesi
Artık ne bir çıtırtı ne de bir ayak sesi…
Yatıyor yatağında dimdik, upuzun, ölü;
Üstü, boynuna kadar bir çarşafla örtülü.
Bezin üstünde ayak parmaklarının izi;
Mum alevinden sarı, baygın ve donuk benzi.
Son nefesle göğsü boş, eli uzanmış yana;
Gözleri renkli bir cam; mıhlı ahşap tavana.
Sarkık dudaklarının ucunda bir çizgi var;
Küçük bir çizgi, küçük, titreyen bir an kadar.
Sarkık dudaklarında asılı titrek bir an;
Belli ki, birdenbire gitmiş çırpınamadan.
Bu benim kendi ölüm, bu benim kendi ölüm;
Bana geldiği zaman, böyle gelecek ölüm
.
Necip Fazıl Kısakürek

Dua
Bende sıklet, sende letafet...
Allah'ım affet!

Lâtiften af bekler kesafet...
Allah'ım affet!

Etten ve kemikten kıyafet...
Allah'ım affet!

Şanındır fakire ziyafet...
Allah'ım affet!

Âcize imdadın şerafet...
Allah'ım affet!

Sen mutlaksın, bense izafet!
Allah'ım affet!

Ey Kudret, ey Rahmet, ey Re'fet!
Allah'ım affet!
Necip Fazıl Kısakürek
Devamını Oku

16 Nisan 2012 Pazartesi

Türkiye ismini değiştiriyor!..

Türkiye ismini değiştiriyor!..

Amerika'da yaşayan Bilal Bedük, Burak Bedük ve Yusuf Yıldız isimli 3 Türk genci, İngilizce'de “Turkey” olarak kullanılan ismimizi “Turkiye” olarak değiştirmek için harekete geçtiler.


Amerika'nın Teksas eyaletinde yaşayan 3 Türk genci, “hindi değil, Turkiye!” ismini verdikleri projeyle bu değişimi gerçekleştirmek üzere herkesi projenin internet sitesi www.hindidegilTurkiye.com internet sitesine çağırıyor.

http://www.hindidegilturkiye.com/announcements.turkiye sayfasında ki açıklamaları da aşağıdadır:


"Dünyanın en çok konuşulan, en yaygın dili olan, uluslararası kuruluş ve etkinliklerde resmi dil olarak kullanılan, dünya çapında 2 milyar insanın kullandığı dil olan İngilizce’de Türkiye isminin karşılığı "Turkey"; eti yenen bir kümes hayvanının adı, hindi. Ayrıca İngilizce’de bize verdikleri isim argo olarak kelimesi kelimesine şu anlamlara geliyor: “dandik, ezik kişi; saf, aptal, beceriksiz kimse; kötü, başarısız bir iş.” Daha bitmedi, bize verdikleri ismin İngilizce eşanlamlılar sözlüğündeki karşılıklarından sadece bir kaçı şöyle; “kuş beyinli, ahmak, budala, aptal, cahil, geri zekalı, şapşal, salak, zeka özürlü, enayi, mankafa, rezil, mağdur...”




İnsan sormadan edemiyor: Dünyanın en zengin dillerinden biri olan İngilizce’de Türkiye’ye verecek başka isim mi bulamadınız? Her karışına binlerce canın feda edildiği bu topraklara, uluslararası alanda kullanılan dil olan İngilizce’de verilen ismin bütün anlamlarının küfür ve hakaret içeren sözcükler olmasını hazmedemiyoruz. Toplumsal Girişimciler olarak bu saçmalık ötesi durumun tamamen ortadan kaldırılması için harekete geçiyoruz.



Amacımız, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak internet üzerinden organize bir halk hareketiyle bize verdikleri bu ismi ortadan kaldırıp, İngilizce’de ülkemize verilen ismin Türkçe’deki seslendiriliş şekliyle “Turkiye” olarak kullanılmasını sağlamak.



Ülkesini seven her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşını ve Türkiye’yi seven herkesi bu değişimi gerçekleştirmek üzere "hindi değil, Turkiye!" projesinin bir parçası olmaya çağırıyoruz. Tüm Türkiye olarak hedefimize 3 adımda ulaşacağız:



1. adım: Bugünden itibaren İngilizce konuşurken ve yazarken Turkiye deyip, Turkiye yazıp, Turkiye dedirteceğiz.



2. adım: Facebook, Twitter, Google+, Linkedin gibi sosyal paylaşım siteleri ve e-postalar yardımıyla çevremizdeki tüm insanları konuyla ilgili bilgilendireceğiz. Özellikle Facebook, Twiitter ve e-postalarla sitedeki videoları ve sloganları paylaşarak, projenin herkes tarafından duyulmasını sağlayacağız.



3. adım: 19 Mayıs’tan itibaren günde sadece 1 dakikamızı ayırarak www.hindidegilTurkiye.com ‘daki “Bugün Ne Yapıyoruz?” sayfasında bulunan yazıları yine aynı sayfada belirtilen ilgili kişi, kurum ve kuruluşların e-posta adreslerine göndereceğiz.



Siz de herkes gibi çocukluğunuzdan beri bize verilen bu ismi her duyduğunuzda “bu ne saçmalık böyle?” diye sorguluyor, ve hala bu şekliyle kullanılıyor olmasına tahammül edemiyorsanız; gelin, günde sadece 1 dakikamızı ayırarak bu ismi sonsuza kadar değiştirelim!



Amacımız Ne?

İsimler, kişilerin olduğu gibi ülkelerin de başkalarınca tanınmasını sağlayan, kendisini diğerlerinden ayıran en önemli sembollerdir. Bir ülkenin hakkında öğrenilecek ilk şey o ülkenin ismidir. Bu nedenle hiç bir ülke kendi isminin özellikle de uluslararası alanda kötü veya farklı bir anlama gelecek bir isimle anılmasına izin vermez.



Bizim gibi muhteşem bir tarihe sahip muhteşem bir milletin ülkesine “Hindi cumhuriyeti” denilmesine izin veriliyor olması, görev başında bulunan yetkililerin umursamazlığı, veya konuya gereken önemi vermemelerinden kaynaklanıyor olabilir. Ya da basit gibi gözüken bu konuda bir şeyler yapmanın devlet ciddiyetiyle uyuşmadığını düşünmüş olabilirler. Bizce tam tersi, bir dilde koskoca bir devlete bir hayvanın adıyla aynı ismin verilmesine itiraz etmemek devlet ciddiyetiyle hiç uyuşmuyor, hele ki bu kelime aynı dilde “hindi”den çok daha kötü hakaret ve küfür anlamlarına geliyorsa.



Yüzbinlerce sade vatandaş bu konuyla ilgili yakındığı halde, ülkemizde İngilizce bilen bir çok devlet adamı, milletvekili ve bürokrat bulunduğu halde, yıllarca bu konuyla ilgili hiç bir girişimin yapılmaması veya herhangi bir ilerleme sağlanamamış olması, bu saatten sonra bu işin, toplumun baskısı olmadan çözülemeyeceği anlamına geliyor. Bu nedenle ülkesini seven sade vatandaşlar olarak bu durumu tarihe gömmek için müdahale ediyoruz.



Şimdi birileri, tarih dersi vermeye kalkarak aslında Türkiye’ye hindi isminin verilmediğini, hindiye Türkiye’den gelen hayvan anlamında bu ismin verildiğini anlatmaya çalışacak.



Ya da birileri bizim de Mısır ve Hindistan’a neden bu isimleri verdiğimizi sorgulayacak.



Kimileri “Aslında hindi eti Amerika’da çok tüketilen bir yiyecek türü. Adamlar her hindi dediklerinde bizim bedava reklamımız oluyor” gibi saçma sapan bir avuntu içerisine girecekler.



Bazıları da aslında içinde bulundukları aşağılık kompleksini aşamayarak “Ezik olmaya gerek yok, koskoca(!) adamlar sırf siz istediniz diye dillerini değiştirip Turkey yerine Turkiye mi diyecekler” diyerek tepkilerini gösterecekler.



Bu insanların hepsine teker teker verilecek tonla cevabımız var! (Cevapları merak edenler Sorular - Sıkça Sorulan Sorular sayfasından cevaplara ulaşabilirler.)



Fakat biz bunların hiç biri ile ilgilenmiyoruz. Bizim ilgilendiğimiz tek şey, yaklaşık 2 milyar insanın konuştuğu, uluslararası bütün organizasyonlarda kullanılan İngilizce'de, Türkiye’nin isminin hindi ve daha farklı hakaret anlamlarına gelen bir ifade olarak değil “Turkiye” olarak kullanılması, yazılması, söylenmesi.



Kaldı ki, bu konuda hiç bir karşıt düşünce olmaması gerekirken, herşeye rağmen garip tepkiler gösterecek insanlar çıkacaktır. Daha önceden de olduğu gibi “Bize hindi deseler ne olur, zaten Türk insanı herşeye sinirlenip hindi gibi kabardığı için bu ismi vermişler, buna da kabarıp kendimizi daha fazla rezil etmeyelim”, “Hindi kötü bir hayvan değil ki, başka bir isim verselerdi hadi neyse” diye seviyesiz ifadeler kullananarak karşı çıkan hindiseverlere denilecek tek şey var; çok istiyorlarsa nüfus dairesine gidip kendi isimlerini “hindi”, “dandik”, “ezik”, “saf”, “aptal” olarak değiştirsinler, çünkü bu kelimenin bu dildeki karşılıkları bunlar!



Biz hiç bir kişi, kurum ve kuruluşa bu durumdan dolayı tepkili değiliz, olmayacağız. Amacımız birilerine tepki göstermek, bu durumu protesto etmek değil, kimseyi de protesto etmeyeceğiz. Biz sadece Türkiye toplumu olarak, etkili bir organizasyonla, Türkiye ve tüm dünyada bu değişikliğin gerçekleştirilmesini sağlayacağız, hepsi bu.



Neden “Turkiye”?

Türkçe’de olduğundan tek farkla “ü” yerıne “u” harfini yerleştirerek ve telaffuzu aynı Türkçe’de olduğu şekliyle “Turkiye” olarak kullanılmasını sağlamak bizi en gerçekçi hedefe ulaştıracaktır.



İngilizce dilinin alfabesinde “ü” harfi olmadığı için, dillerinde ve de klavyelerinde bulunmayan bir harfin kullanılmasını talep etmek çok saçma bir hareket olur. Böyle bir talepte bulunulduğu taktirde alfabelerinde olmayan bir harfi kullanamayacakları için zaten “ü” yerine “u” yazmak zorunda kalacaklar. İngilizcede Türk isminin karşılığı “Turk” veya “Turkish” olduğu için isim değişikliğinin “Turkiye” şeklinde olması gerekmektedir.



Neden sadece İngilizce’deki kullanımını değiştirmek istiyoruz?

İngilizce, dünyanın her yerinde, uluslararası toplantılarda, okullarda, internet sitelerinde, iş dünyasında, kitap çevirilerinde, bilimsel çalışmalarda, televizyonlarda, kısacacı her yerde en yaygın şekilde kullanılan, bilinen, konuşulan bir dil. İngilizce dünya üzerinde yaklaşık 2 milyar insanın kullandığı bir dil. Türkiye'nin adı diğer bütün dillerde karşılığı sadece “Türkiye” olan kelimelerle ifade edilirken, sadece İngilizce’de Türkiye ismi bir hayvana verilen, aynı zamanda hakaret ve küfür anlamlarına gelen bir isimle ifade ediliyor.



Bütün dünyada İngilizce’yi anadili veya yabancı dili olarak öğrenmeye başlayan herkes, “turkey” kelimesinin karşılığını hindi olarak öğrenmeye başlıyor. Okullarda ilk olarak öğretilen şeyler nesnelerin ve hayvanların isimleri. Bu yüzden İngilizce öğrenen, bilen herkes Türkiye’ye verilen ismi “hindi” olarak öğreniyor. Daha sonra coğrafya derslerinde veya herhangi bir yerde karşılaştığında “hindi” isminin başka bir anlamı daha bulunduğunu, bunun da bir ülke ismi olduğunu öğreniyorlar. Kendi dillerinde Türkiye’nin ismini duyduklarında dalga geçmeye çalışmalarının, akıllarına ilk gelen şeyin hindi olmasının, Türkiye’nin en fazla hindi yetiştiren ülke olduğunu zannetmelerinin veya hindi ile ilgili espri yapmaya çalışmalarının ana nedeni bu. Bu durumdan dolayı onları suçlamak yerine yapılacak tek şey Türkiye’ye verilen ismi değiştirmek.



Bunun yanı sıra, bizim için kullandıkları ismin İngilizce’deki karşılığı ve eşanlanlamlıları küfür ve hakaret ifadeleri. Günlük konuşmalarda hakaret ve küfür ifadeleri olarak kullandıkları ifadenin aynısının bizim ülkemize isim olarak seçilmiş olmasına itiraz ediyoruz. Bize verilen bu ismi tanımıyoruz ve değiştiriyoruz!



"
Devamını Oku

10 Nisan 2012 Salı

Son sultan


Son sultan


Son Osmanlı Sultanı 
Fatma Neslişah Sultan Fatma Neslişah Sultan1921′in soğuk bir şubat günü… Sarayın son çocuğu doğar. Fatma Neslişah Sultan, derler adına.
Adına atılan 121 pare toptan Boğaz’ın mavi suları titrer. Adına para bastırılır.
Üç yıl sonra Osmanlı hanedanına sürgün kararı çıkar.
Soğuk bir mart gecesi, Çatalca İstasyonu’ndan oflaya puflaya acı bir ıslık eşliğinde dönmeye başlar yorgun trenin tekerlekleri.
Hanedanı sürgüne götürecek olan trene binmeden hemen önce, üç yaşındaki Neslişah Sultan istasyondaki bir perdenin arkasına saklanarak, “Ben saraya dönmek istiyorum” diye ağlar.
Aşklar, şarkılar, sohbetlerle bezeli güzel geceler son bulur, zaferden zafere koşan orduların uğurlandığı, karşılandığı Yıldız Sarayı’nda geçen güzel günler geride kalır. Hiç kimse nereye gittiğini bilmiyordur.
Çatalca’dan kalkan tren, dumanlarını gökyüzüne savurarak, bağrında bahar barındırmayan bir kışa doğru koşar.
Hanedan erkeklerinin çoğu askerdir. İçlerinde tabip generaller, amiraller, albaylar vardır.
Hanedanın “Osmanları” bu kara sabahın rüyasını da görmüş müdür?
Sefaletin, yokluğun, acıların kucağına doğru alıp götüren bu tren o koca çınarın hangi kökünde saklanmıştır asırlarca.
O sürgünde sadece hanedanın acı kaderi mi vardır? Yoksa bu gün Suriye hapishanelerinden yazdıkları mektuplarda;
” Sizler sıcak evlerinizde otururken biz buralarda babasının kim olduğunu bile bilmediğimiz çocukları karnımızda taşımaktan bıktık. Gelin bizi kurtarın demiyoruz ama ne olur gelin bu hapishaneleri başımıza yıkın” diyen kızlarımızın çığlıkları da var mıdır?
Balkanlarda kalan, Filistin’de kolu kırılan, Afrika’da aç kalan insanların gözyaşları da var mıdır?
Bilemiyoruz.
Osmanlı’nın en hazin sahnelerinden biri olan o sürgün yollarında kimler yoktu ki…
Yad ellerde, “Hiçbir yer, İstanbul’un güzel ve güneşli tepelerine benzemiyor” diyerek ölüp giden, cenazesi, Fransa’da bir caminin avlusunda tam on yıl, vatan toprağına gömülmek için bekledikten sonra, bir yay gibi kıvrılıp Medine’ye ilk halifenin yanına uzanıveren son halife Abdülmecit Efendiler… Gurbet ellerde yıkayacak hiçbir Müslüman bulamadığı için hasta ve sakat kızı Neriman Sultan tarafından yıkanıp kefenlenerek, bir Hristiyan mezarlığına gömülen Şehzade Mahmut Şevket Efendiler…
Bastonuna dayanarak her gün işe gidip gelirken, bir gün ameliyatta yanlışlıkla dili kesilen ve dilsiz kalmasına rağmen yine de o haliyle; bir gün babasıyla gelen insanların Türkiye’den olduklarını öğrendiğinde;
“Ne olur, beni bu halimle bırakın da babamı vatanına götürün, bu adam yanıp tutuşuyor, eğer bana bir iyilik yapmak istiyorsanız onu vatanına götürün” diye yalvaran Neriman Sultanlar…
Nice’de vefat etmeden önce;
“Bir gün müsait olursa beni vatanıma götürün” dediği için, bir kilisede cesedi tam 30 yıl bekletildikten sonra, kilise görevlileri tarafından bir Hristiyan mezarlığına gömülen Sultan Abdülhamit’in kızı, Gazi Osman Paşa’nın gelini Zekiye Sultanlar da vardır…
Sefaletten intihar edenler, belediye izin vermediği için cesedi Manş Denizi’ne atılanlar da vardır…
Mısır bir Müslüman toprağı olmasına rağmen, Türkiye’de işbaşına gelen her iktidara mektup yazarak, her türlü siyasi haktan mahrum olarak ülkesinde yaşama izni verilmesini talep eden; Boğaziçi’nde kendi halinde balıkçılık yapmaya bile razı olduğunu her vesileyle söyleyen, yıllarca hiçbir cevap alamayınca da, Osman Yüksel Serdengeçti’ye;
“Hiç değilse bir zarfın içine bir avuç vatan toprağı koyarak gönderin de bari kabrime koyayım” diyerek, gurbet ellerde “ah vatan, ah vatan” diye diye ölen Neslişah Sultan’ın babası beyefendi Şehzademiz Ömer Efendi de vardır.
San Remo’da sefalet içinde ölen, bakkallara olan mutfak borcundan dolayı, tabutunun üzerine; “bu tabut hacizlidir, borçlar ödenmeden kaldırılamaz” yazısından dolayı damadı Ömer Faruk Efendi tarafından mutfak kapısından kaçırılan Osmanlının son sultanı Vahdettin Hanlar da vardır.
Cihanın toraklarını milletinin ayakları altına seren insanlardan bir karış toprak esirgenmiş, bunca cefa reva görülmüştür.
Son yolculuklarında, ne onları omuzlarında taşıyan Müslümanlar, ne tekbir sesleri, ne tabutun üzerine örtülü bir bayrak vardır.
Gurbet ellerde yaşayan hanedanı ilk hatırlayan Anadolu’nun yiğit evladı Adnan Menderes olur.
1952′lerde NATO toplantısı için gittiği Fransa da Paris Büyükelçisini yanına çağırarak; “Osmanoğulları Ailesinin Paris’te yaşıyor olması gerek. Bunlar ne yer, ne içer, ne ile geçinir?” diye sorar.
Büyükelçi’nin hanedan hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığını gören Menderes öfke ile;
“Sana 24 saat mühlet! Ya Osmanlı ailesinin adresi ile ya da istifanla gelirsin” der.
Elçi adresle gelir.
Hanedanın ziyaretine giden Menderes gördükleri karşısında deliye döner.
Devlet-i Aliye’nin ulu Hakanı Sultan Abdülhamit Han’ın 80 yaşındaki hanımı Şefika Sultan, 60 yaşındaki kızı Ayşe Sultan ve diğer Osmanlı hanımları Paris yakınlarında bir bulaşıkhanede Fransızların tabaklarını yıkamaktadırlar. Menderes gözyaşlarını tutamaz. Şefika Sultan’ın ellerine sarılır. “anne affet bizi, geç geldik” der. Ayşe sultan sürgünden otuz yıl sonra gördüğü bu vatan evladına;
“Sen kimsin?” diye sorar.
Menderes, “ben Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanıyım” der. “Ben başbakanım” sözünü duyan koca sultan sevinçten öyle bir çığlık atar ki kalbi duracak gibi olur, bayılır. Menderes Türkiye’ye döner dönmez doğruca Cumhurbaşkanı Celal Bayar’a çıkar.
“Osmanlı hanımlarını bulaşık yıkarken gördüm. Onların Türkiye’ye dönmeleri için af kanunu çıkaracağım” der. Celal Bayar, “Adnan Bey sus! Sakın bu konuyu bir daha başka yerde açma, malum gazeteler tahrikiyle silahlı kuvvetlerin içindeki cunta Türkiye’de ihtilal yapar” der.
Menderes cebinden çıkardığı bir mektubu masanın üzerine bırakarak dışarı çıkar.
Celal Bayar mektubu açar.
“Analarının ve babalarının Fransa da hizmetçilik yaptığı bir ülkenin Başbakanı olmaktan utanç duyuyorum, istifamın kabulünü arz ederim. İmza: Adnan Menderes”
İstifadan vazgeçmesi için Menderes’e sabaha kadar yalvarılır.
Hanedan kadınlarının yurda dönmelerine izin verilmesi şartıyla vazgeçer istifadan.
İstanbul’ a dönenler arasında Sultan II. Abdülhamid’in hanımı ve kızı da vardır.
Bir sabah erken saatte Teşvikiye’deki evlerinin kapısı çalınır.
Kapıyı Abdülhamid’in kızı Ayşe Sultan açar.
Gelen kişi başbakan Menderes’tir.
“Şayet kabul buyururlarsa Valide Sultan’ı görmek istiyorum.”
Başvekil, içeri buyur edilir. Salon tam bir Osmanlı evi gibi döşenmiştir.
Başında tülbent elinde tespihliyle zikrini tamamlayan Şefika Sultan;
“Berhudar olasın evlâdım, hoş geldiniz…” der Menderes’e.
O da, “Teşekkür ederim Valide hazretleri; hoş bulduk… ” diye karşılık verir. “Beyefendi, niçin önceden haberimiz olmadı? Böyle, hazırlıksız ve gâfil avlandık”
“Zararı yok efendim. Bendeniz elinizi öperek hayır duânızı almak ve bir ihtiyacınız olup olmadığını öğrenmek için geldim.” Ayrılırken daha sonraları Yassıada da onun da hesabının sorulduğu şişkince bir zarf bırakır.
***
Rüyaları, aşkları, zaferleri ile koca bir devir geride kaldı. Yaptığı camilerin kandillerini kendi elleriyle yakan, imarethanelerin ilk yemeğini fakir fukaraya kendi elleriyle dağıtan derviş ruhlu sultanlar devri kapandı.
Gurup edeli neredeyse bir asra yaklaşmasına rağmen batışı sonrasındaki aydınlıkla içimizi ısıtan güneşin ufkumuzdaki son ışığı da birkaç gün önce bütün bütün kayboldu.
Osman Gazi’nin rüya devleti son buldu.
Devamını Oku

Yukarı git