/>

27 Mayıs 2012 Pazar

Gün Olur Evlatlar da Döner

Gün Olur Evlatlar da Döner


Gurbet
Stuttgart Frankfurt hattında seyreden hızlı trendeyim. Tırısa kalkmış bir küheylan gibi rayların üzerinden kayıyor tren. Bahar yağmurlarında ıslanan ağaçlar ilkyazın özlemi içinde… Tren, uğradığı istasyonlarda söyle biraz duruyor, sonra bütün hızıyla yine yoluna devam ediyor. Uzak tepelerde, bereketi ovalara amirane bakan şatolar muhteşem görünüyor. İlk yaz çok yakın…
Gittiğim ülkelerdeki şehirlerarası seyahatlerimde hızlı tren tercihimdir.
Daha güvenli olmasının yanında çocukluk yıllarımı da çağrıştırırlar bana. Yıllar öncesinin anılarına alır götürür o trenler beni. Yolculuk boyunca dumanlarını göklere savuran kara trenler geçer içimden. Bir zamanlar, bir eliyle beyaz yaşmağının ucuyla gözlerinde biriken yaşları silen, bir elini hafifçe sallayarak beni uğurlayan gözü yaşlı anama götürür o trenler. Vagonlarla vuslat taşır, vagonlarla gurbet taşır trenler. Tren bir sevinç dalgası gibi akıyor yeşilliklerin arasından. Yan koltukta Kumral saçlı bir kadın sevimli çocuğuna bir şeyler yediriyor.
Lokmayı çocuğuna her verisinde çocuğuna öyle bir şefkatle bakıyorken anlatamam. Sımsıcak sarıyor bakışlarıyla yavrusunu. Akşam, Frankfurt’ta anneler günü vesilesiyle konferansım var. Notlarıma bakıyorum. Yavuz Bülent Bakilerin “Anamın duaları üzerimde olmasa yıkılır sırtımı verdiğim duvar” sözü ilişiyor gözüme. Sonra Peyami Safa’nın “Saadetime herkes ama felaketime sadece anam ortak.” sözü geliyor aklıma.
Kendi notlarıma bakıyorum:
“Anne kendi dünyasında bir kutup varlıktır. Yuvada her şey onun etrafında döner. O ise kutup yıldızı gibi kendi çevresinde döner. Simaları cennetteki hurilerin yüzleri kadar uhrevi, bakışları melekler kadar derin, duyguları duru,
Suyu toprağı havası ötelerden getirilmiş mübarek bir zeminin gülleri gibi,
Şefkatle köpüren bir deniz gibi, tehlikelere karşı bir dağ gibi dik duran bir halleri vardır.
Bazen içinde yıldızların kaynayıp oynaştığı gökler kadar derindirler. Bazen içinde lavlar kaynayan bir yanardağ, bazen, içinde çayların ırmakların şırıltılarının duyulduğu bir bahardırlar…
Gözlerimizin aydınlığıdır anneler.
Doğu edebiyatında aşkı anlatan en önemli mecaz, ateş ve pervanedir. Pervaneler yanacağını bildiği halde döner durur ateşin etrafında. Anneye gelince onun gölgesi bile yakar.
Gökkubbe altında ne varsa onun eli hepsinin üstündedir.
Nitekim cennete giden yol bile onun ayaklarının altından geçer.
Eğer şu varlık âleminde her şeyin bir ruhu bir cevheri varsa, evladın ruhu da cevheri de analardır. Anayı hayatından çıkarmış bir evlat ölüdür.
Onlar bereket kaynağıdır.
Peygamberimiz, anne babası yanında ihtiyarladığı halde cenneti kazanamayan insana intizar ediyor.
“Burnu sürtülsün…”
Evlat tir tir titremeli…
Günümüzde annenin ne kadar hırpalandığını, ailenin nasıl dinamitlendiğini düşünüyorum.
Hüzünle notlarımı kapatıp Kuran okumaya başlıyorum. Bir ara esmer yüzlü bir servis elemanı basımıza dikilerek Almanca bir şeyler söylüyor. Yol arkadaşım Selçuk bey çeviriyor: bir isteğiniz var mı?
Teşekkür ediyoruz.
Biraz sonra servis arabasıyla yolcuların siparişlerini getiriyor. Elindeki kâğıda bakarak tek tek dağıtıyor. Dikkatinin biz de olduğunu gizlemiyor. Tekrar gözden kayboluyor.
Az sonra gelip yine başucumuzda duruyor. Bu defa güzel bir İstanbul ağzıyla, “Siz Türk müsünüz?” diye soruyor, “Sizi biraz önce Kuran okurken gördüm, ben Ağrılıyım, adım Duran, bu trende çalışıyorum. Ekmek parası işte… Futbolcuydum ama dizlerimdeki ağrılar daha fazla izin vermedi top koşturmama ben de buraya geldim. Her sabah uyanırken memleketimdeymişim gibi geliyor. Ülkemde olmadığımı anlayınca bir hüzün çöküyor üzerime. En çok da annemi özlüyorum.”
O anlatırken İbrahim Sadri’nin sesini duyuyor gibi oluyorum; Bir kampana çalar analar, ağlar Oğul oğul çocuklar öksüz gelinler dul.
Aksam olur hüzün çöker
Omuzlarım bir bir düşer
Sirkeci’den tren gider
Gözyaşımı döker gider
Sirkeci’den tren gider
Erzurumlu Duran
Ankaralı Burhan gider
……………………
Sirkeci’den tren gider
Bir yaldızlı Kuran gider…
Hızlı tren tatlı tıkırtılarla akıyor rayların üzerinden. Hiç ummadığımız bir anda karsımıza çıkıveren Ağrılı Duran’la sohbetimiz koyulaşıyor:
“Bu gurbet ellerde kaybolup gidiyoruz. İlk geldiğimde ben de namazlarımı kılıyor, orucumu tutuyordum. Ama zaman içinde bir çiçek gibi solup gidiyoruz. Burada çiçekler bile bizimkiler gibi kokmuyor.” Ağrılı Duran’ın bu gurbet ellerde kayboluyoruz sözü, yıllar önce bir televizyon kanalında dinlediğim bir anne oğul hikâyesini tedai ettiriyor.
Olay Almanya’da geçiyor.
Konuşmasında kocasının olmadığı anlaşılan bir kadın, sözü sohbeti dinlenen bir Hoca efendiye oğlundan yakınıyor: “Hoca Efendi! Oğlum her gün beni dövüyor, artık dayanacak gücüm kalmadı. Benim evladım böyle değildi. Pırıl pırıldı. Çok saygılıydı. Karsımda konuşmaya utanırdı. Ana dedi mi bir daha ana dökülürdü dudaklarından. Ama oğlumu buralarda kaybettim Onu tanıyamıyorum. Her aksam içip içip geliyor ve beni dövüyor, içki parası istiyor.”
Hoca: ” Anacığım ben ne yapabilirim ki! İyisi mi sen polise başvur, seni bu sıkıntıdan ancak polis kurtarabilir.”
“İyi de ya karakolda döverlerse yavrumu.” “İyi de anacığım o seni her gün dövüyor.”
“Ama ben anayım.”
“Anacığım ben ne yapabilirim ki!”
“Ben de sen de bir çare vardır diye sana gelmiştim.” Ananın bu son sözü iyice perişan ediyor hoca efendiyi.
Başını ellerinin arasana alarak düşünmeye başlıyor. Aman ya Rabbi! Bu nasıl bir şey böyle! Her gün dayak yiyor yine de ya döverlerse diyerekten oğlunu polise teslim etmiyor. Allah o anda kalbine bir şeyler ilham ediyor.
“Anacığım bu derdin bir çaresi var ama bende değil sende diyor.”
“Nedir hoca efendi, söyle” diyor kadın. Bu günden itibaren her gece kalkıp abdest alacaksın ve iki rekât namaz kıldıktan sonra ellerini Yaradan’a açıp;
“Allah’ım oğlumu bana geri ver diye yalvaracaksın, gün gelir evladın sana geri döner.” “Yaparım hoca efendi, yaparım… Hay Allah razı olsun, diyor.” Aradan bir yıl kadar bir zaman geçiyor. Kâbe yollarındaki bir kafilede kadın hoca efendi ile karşılaşıyor.
“Hoca efendi beni tanıdın mı?” diyor kadın.
“Tanıyamadım.”
“Hani oğlum için gelmiştim sana, oğlumu Allah bana geri verdi.”
“Nasıl oldu bu?”
“Bir sabah oğlum yanıma geldi, elime ayağıma kapandı. ‘Anacığım ne olur bana hakkinin helal et, sana çok çektirdim.’ diye yalvarmaya başladı, Hem ağlıyor hem de ne olur anacığım hakkini helal et diye ağlıyor.
Gece rüyasında nur yüzlü bir insan ‘yeter anana ettiğin eziyet! Kalk ondan helallik dile!’ demiş.”
“Peki, oğlun nerde simdi?”
“O da burada. Bak su ilerideki genç. Gel oğlum senin bana geri dönmene vesile olan Hoca efendiye bir teşekkür et, dedim ama utandığından gelemiyor.
Sen git ana hoca efendiyi sevindir, beni zorlama, dedi.
Oğlum tutturdu illaki ben sana sırtımda Kâbe’yi tavaf ettireceğim ve sen sırtımda iken rabbime yalvaracağım, Allah’ım ne olur beni affet, diye.
Hoca efendi evladım, Allah senden razı olsun! Sen olmasaydın ben evladımı yitirmiştim. Senin sayende evladım geri döndü.”
Nur yüzlü hoca efendi hüzünlü:
Döner anacığım döner, gün olur evlatlar da döner.

Harun TOKAK
http://haruntokak.com/2012/05/27/gun-olur-evlatlar-da-doner/
Devamını Oku

25 Mayıs 2012 Cuma

Bir Gün Peygamberimiz Evimize Ziyarete Gelse

Bir Gün Peygamberimiz Evimize Ziyarete Gelse;



Eğer birgün Peygamber Efendimiz ziyaretinize gelse yalnızca bir kaç günlüğüne. Aniden çalsa kapınızı merak ediyorum, neler yapacağınızı. Biliyorum böylesine şerefli bir konuğa açacağınızı en güzel odanızı O'na sunacağınız tüm yemekleri en iyisi olacağını. Ve inandırmaya çalışacağınızı, O'nu evinizde görüyor olmaktan mutluluk duyacağınızı. Gerçekten de evinizde O'na hizmet etmekten alacağımız hazzı.

Fakat söyleyin bana Efendimizi evinize doğru gelirken gördüğünüzde, O'nu kapınızda mı karşılayacak sınız? Yoksa onu içeri almadan önce, aceleyle bazı dergileri, gazeteleri çabucak saklayıp yerine Kur'an-ı Kerim'i mi koyacaksınız? Peki hala televizyonda Amerikan filmlerini mi seyredecek siniz? Yada kapatmaya mı koşacaksınız aceleyle, O size kızmadan önce?

Kimbilir belkide ağzınızdan hiç çıkmamış olmasını dilersiniz, hatırlayabildiğiniz en son çirkin kelimeleri. Peki ya; dünyalık müziğinizi, kasetlerinizi de saklayacak mısınız? Ve bunun yerine ortalığa kitaplığınızın raflarında tozlanmış hadis kitapları mı çıkaracaksınız? Yoksa telaşla "ne yapayım" diyerek, sağa sola mı koşturacaksınız?
Merak ediyorum, eğer Peygamber Efendimiz, birkaç günlüğüne sizinle birlikte yaşasa, her zaman yaptığınız şeyleri yapmaya devam edecek misiniz? Ailenizdeki sohbetler eski halini koruyacak mı? Her yemekten sonra sofra duası etmeyi yine zor mu bulacaksınız? Hiç yüzünüzü asmandan, oflayıp puflamadan her vakit namazınızı kılacak mısınız? Ya sabah namazı için, sıcacık yataktan erkenden fırlayacak mısınız?
Peki ya yine mırıldayacak mısınız, her zaman söylediğiniz şarkıları? Ve okuyacak mısınız her zaman okuduğunuz kitapları? Peki izin verecek misiniz, aklınızın ve ruhunuzun beslediği şeylere?
Yoksa hiç bilmemesini mi isterdiniz? Şöyle diyelim yada, gideceğiniz her yere götürebilecek misiniz Peygamber Efendimizide? Yoksa birkaç günlüğüne değişecek mi planlarınız? Tanıştırmaktan onur duyar mısınız en yakın arkadaşlarınızı O'nunla? Yoksa hiç karşılaşmamayı mı umardınız Peygamber Efendimizin ziyareti bitene dek?
Şimdi söyleyin açık yüreklilikle O'nun kalmasını ister misiniz sizinle sonsuza dek, hep birlikte? Yoksa rahat bir nefes mi alacaksınız, ziyareti bitip gittiğinde? Gerçekten bilmek ilgi çekici olabilir değil mi? Bilmek ve düşünmek eğer bir gün Peygamber Efendimiz ziyaretimize gelse yapacağımız şeyleri?
Siz ne yapardınız? Efendimiz aslında hep bizimle. Biz farkında değiliz. Kim bilir efendimiz dün buralardaydı. 







Devamını Oku

23 Mayıs 2012 Çarşamba

Regaip Kandili


Dua, kulun ümit dalı ve Rabb'ine (cc) bağlılığının en güzel ifadesidir. Dua, mümin için eşi bulunmaz bir silah, ümit gecesinde hayırlı bir sabah, bela, şiddet ve felaket çemberinden kurtuluş ve ferahtır. Dua, kulun şerefini artıran, iki âlemde de yüzünü ak eden bir güzellik bulutu halinde rahmet katrelerini gönül toprağına döken en hayırlı şeydir.















Devamını Oku

Güllerin Efendisi


Sevdim seni mabuduma canan diye sevdim
Bir ben değil alem sana hayran diye sevdim

Evlad-ı iyalden geçerek ben ravzana geldim
ahlakını meth etmede Kur'an diye sevdim

Kurbanın olam Şa-ı Rusül kovma kapından
Didarına müştak olan yezdan diye sevdim.

Mahşerde nebiler bile senden medet ister
Gül yüzlü melekler sana hayran diye sevdim.
Devamını Oku

21 Mayıs 2012 Pazartesi


Üç ayların Duası 
“Ey Allah’ım! Recep ve Şaban’ı bize mübarek kıl, bizi Ramazan’a kavuştur"

"Allahümme barik lenâ fi Recebe ve Şa'ban Ve belliğnâ Ramazân. Vahtim lenâ bil'iman ve yessir lenâ bil'kur'an"

Amin...
Devamını Oku

Acının Tarihi


Baharın son günleri…Ümit Burnu’ndayım. Koç sürüsü dalgalar, kayalarla toslaşıyor.
Foklar bahar dansında.
Yıllardır bıkmadan usanmadan yorgun yolcularını gözleyen deniz feneri, yükseklerden bakan bir şahin gibi ufukları gözlüyor. Kavisli, kıvrımlı dar patika yolları tırmanarak yanına varıyorum. Bir enin devesi gibi inliyor deniz feneri.
Beni görünce gönlüne göre bir sırdaş bulmuş gibi dile geliyor;
“Benim kaderimdir yalnızlık… Bazı geceler okyanusların korkunç uğultularında ürperir yüreğim. Bazen ansızın bir sağanak bastırır; bir karasu iner gözlerime, bazen bulutlar yıldırımlar kusar üzerime, bazı geceler yıldızlar küser…
Fakat en zor şartlarda, en acı hallerde bile hep görevimin başında olurum.
Bende acının tarihi, bir gün bu siyah insanların ülkesine çıkagelen beyaz insanlarla başladı.
Keşke o uğursuz günü hiç görmeseydim. O gelen gemilere ışıktan elimle işaret verip, yön göstermeseydim.
Hala o uğursuz günün vicdan azabıyla kaynar yüreğim.
O gemilerden inenlerin yüzü beyazdı ama içlerinin karanlığını görmek için çok beklemeyecektim. Gözlerindeki vahşeti gördü yüreğim. Şuradan, az öteden koştular Kara Kıta’nın içlerine doğru. Beyaz adamlar, ellerinde kırbaçlarıyla, sopalarıyla, zincirleriyle, köpekleriyle ve silahlarıyla çıktılar siyah inci avına.
Kadın erkek çoluk çocuk demeden milyonlarca siyahı zincirlere vurdular. Direnenlerin kolları budandı.
Yerlerde sürüklenen analar, bir daha göremeyecekleri yavrularının arkalarından öylece bakakaldı. Köle pazarları kuruldu, okyanus sahili boyunca yüzlerce köle transfer kalesi inşa edildi.
Kara Kıta’nın kara bahtlı köleleri beyaz adamın ülkesine doğrudan götürülmedi. “Ehlileştirmek” için önce Batı Hint adalarına, Karayiplere sevkedildi.
Elleri ve ayakları ayrı ayrı gerilerek bağlanıyor, sonra iplerin ucundaki ağır kütükler serbest bırakılınca ani çekiş darbesiyle kollardaki ve bacaklardaki eklemler yerinden çıkıyor ve esiri dörde ayırarak param parça ediliyordu.
Hamile kadınlara bunları seyrettiriyorlardı. Böylece kadınların duyduğu korku ve üzüntü henüz doğmamış olan siyah bebeğe geçiyordu.
Bu korkular işte şu anda siyah insanın içinde taşıdığı korkudur. Beyaz adam, bu topraklara sadece hazineleri için yaklaştı ve kolonileştirmek için parça parça böldü.
Beyaz adam, 15 milyon siyahı köle yapmak için tam yüz milyon siyaha kıydı.
Keşke sana denizlerin dibini gösterebilseydim.
Kara kara bedenleri, kıpkızıl kanları, tepiklerle çomaklarla parça parça edilmiş kemikleri! Hasta düştüklerinde kollarından tutulup denize fırlatılan o hamile siyah kadınları…
Kolayına yaşayıp gitmek için en iyi yolun önlerindeki köle gemisinin ardını bırakmamak olduğunu bilen köpek balıklarına yem olsun diye denizin göbeğine atılıveren zavallı kadınlar…
Beyaz efendiler ülkelerine getirdikleri siyah köle kadınlara kuşaklar boyunca tecavüz ettiler. Siyah insan gerçek rengini yitirdi. Siyah ana kendi çocuğunu büyütme şansına sahip değildi. Çocuk annesinden ayrı bir yerde yetiştirilerek, geçmişi ve kültürel mirası konusunda kimliksiz yetişiyordu. Böylece beyaz adam emeline kavuşuyordu; böyle büyüyen çocukların hemen hepsi öylesine korkak, öylesine çekingen, öylesine içine kapanık ve öylesine yüreksiz oluyordu ki…
Beyaz adamın ülkesine köle taşıyan gemilerden birinin adı İsa idi. Siyahların dudaklarında bir şarkıdır hep; “İsa’ya doğru koşalım.” İsa, işte o geminin adıdır.
Kendi toprağında, özgür insanlar iken köleleştirilen, kendi bağlarında bahçelerinde çoluk çocuğu köle olarak çalışan; verilen işi yetiştiremediğinde akşam bir salatalık gibi kolu bacağı kesilen insanların çığlıkları yıllarca yüreğimi parçaladı durdu.
Beyaz adam sadece Kongo’da 8 milyon siyahın kol ve bacağını çaprazlama kesti. Asit kuyularına atarak yaktı. Diğer ülkelerde de durum bundan farklı değildi.
Kendimi kederli günlerini biraz daha uzatmak için kırlarda çalı çırpı toplayan, kapı kapı dolaşıp ekmek dilenen yaşlı, beli bükülmüş bir kadına benzetiyorum…
Atlas Okyanusu’nun yosun kokulu rüzgârları beş yüz yıldır kederli şarkılar taşıyor yorgun yüreğime. Yüzyıllar boyunca günah tarih yazdı, iyilik suskun durdu. Gidenlerin derdi yetmezmiş gibi bir de burada kalanların başına gelenler dağlar yüreğimi.
Soveto denilen teneke evlerde yaşayan milyonların hayatı hep günübirliktir. Geleceğe dair hiçbir umutları, planları yoktur.
Üstü açık lağım kanalları, hastalık, ölüm eksik olmaz oralarda. Yakıcı güneş ışıkları teneke barakaları fırına çevirir; sıtma, dizanteri, tifo, AIDS bırakmaz yakalarını.Ortalama yaşam süresi 42′dir.
Beyaz Efendi hala üstündür, daima güçlüdür, her zaman saygıya layıktır. Ayrı sofralarda oturur, ayrı arabalara biner, ayrı evlerde yaşar onlar.
Umut Burnu’ndan ufuklara bakan deniz fenerini dinlerken ağaran saçlarıma art ardına damlalar düşmeye başladı.
Baktım Deniz feneri ağlıyordu; hıçkırıklar boğazında düğüm düğümdü;
“Siyahlar, vahşi hayvanlardan daha kötü muamelelere tabi tutuldu…
Peki neden?”
Beyaz adam kara kıtadan 1950_li yıllarda fiziki olarak çekilse bile, onun torunlarının bugün de siyah adamı rahat bıraktığını söyleyemem.
Bu gün Kara Kıta’nın hemen her yerinde yaşanan keder de yine beyaz adamın kirli ayak izlerine rastlamak mümkün.
Daha birkaç yıl önce Kongo’da üç milyon kişi öldürüldü.
Ruanda da yüz binlerce kişi iç savaşlarda Can verdi. Darfur hiç durulmadı.
Kara Kıta’da en çok görülen şey vahşet, en az görülen şeyse merhamet. Hiç gördünüz mü, açlıktan gözlerinin feri sönmüş, dalakları şişmiş, inlemeye bile mecalleri kalmamış olan çocukları? Gördünüz mü Etiyopya’nın, Hindistan’ın, Nijer’in, Bangladeş’in can çekişenlerini?
Hep başkaları yazmış Afrika’nın tarihini.
Yorgun yüreğim, bir gün Afrika’mızın kara bahtının döneceğini hayal ederdi. Dünyada gerçekten olmaz yokmuş.
Hayallerim gerçek oldu. Bir gün Umut Burnu’ndan umut yolcuları göründü. Onlar da beyazdı ama önceki beyazlara benzemiyorlardı. Yüzleri pırıl pırıldı. Gözleri şefkatle bakıyordu.
Sezgilerim çok kuvvetlidir benim. Çok geçmeden yanılmadığımı anladım.
Anadolu’dan gelen bu beyaz adam, bir siyahın teneke evine misafir oluyor, onunla aynı sofrada yemek yiyordu. Okullar açıyor, yetimhanelere sahip çıkıyor, başını okşuyor, çölde kuyular açıyordu.
“Buralarda yumak yumak acılar var” diyerek şefkati sınır tanımayan doktorları Kara Kıta’ya çağırıyordu.
Afrika’mızın kara bahtını değiştirecek insanlar bunlar, diye düşündüm. Acının devri kapanıyor, anladım.”
Devamını Oku

20 Mayıs 2012 Pazar

Mevlam Ali


Ateş-i aşkınla yandım nûr-ı îmânım Alî

Ateş-i aşkınla yandım nûr-ı îmânım Alî 
Kevser-i lutfundur ancak, derde dermanım Alî
Aç nikâbım, merhamet kıl, tende cananım Alî
Her dü âlemde penâhım, mâh-ı tabanım Alî
Hak ile Hak oldun elhak şîr-i Yezdan'ım Alî
Her taraf nurunla doldu, şems-i rahşânım Alî
Hak tecellî etti senden, zahir oldu kâinat
Sırr-ı Isâ ibn-i Meryem, Yûsuf-i canım Alî
Mescid-i kalbde demâdem nûr-i Sübhânım Alî
Çün Resûllullah ibâdettir dedi zikr-i Alî
Ken'an'ı aşk etti aşkın sırr-ı Kur'ân'ım Alî
Hiç cemâlinden ayırma şâh-ı merdânım Alî

Hüzzam İlâhi
Güfte/Beste: Ken'an Rifai Hz.
Na 't-i Hazret-i Ali







Devamını Oku

18 Mayıs 2012 Cuma

Aldanmışım Allah’ım Beni Affet


Aldanmışım Allah’ım Beni Affet

REFIK YILDIZ TARAFINDAN YAZILDI. . | SIZDEN GELENLER
Her şey susmuş, ıssız ve sessiz etraf
Melemiyor kuzular ve ötmüyor kuşlar
Sadece onlar saygı duyuyorlar ızdırabıma
Eşimden çocuğumdan bile görmemişken merhamet
Şefkat gösteriyor bana bütün mahlûkat
İki damla yaş süzüldü gözlerden, anladım
Aldanmışım Allah’ım beni affet
Boşmuş gayriyi sevmek
Öğretti hayat
Döndüm nihayet
Beni affet…
Hisler ve duygular
Omuzlarında varlığı taşıyan sessiz hammallardır
Ya bir şiirin dizelerinde gösterirler kendilerini
Ya da iki damla gözyaşında
İsterler ki şefkatli bir sinede dinlensinler
Vefa çiçeklerini koklayarak
İsterler ki hayalin ak kanatlarına binsinler de
Ulaşsınlar imkânsızın mümkün olduğu o yere uçarak
Ah!.. Sürülür mü ölüm mührü vurulanlarla sefa
Cefa prangaları saklıdır, mutluluk bile cefa
İki damla yaş süzüldü gözlerden, anladım
Aldanmışım Allah’ım beni affet
Boşmuş faniyi sevmek
Öğretti hayat
Döndüm nihayet
Beni affet…

Omuzlarımda hiçliğin yükünü taşıyorum
Varlığın ufku bir hiçmiş nihayet
Hep süslü yollara sürükler nefis
Oysa o yoldan sadece bir kez geçilecek
Sanma ki bahtiyarsın ve mutlu olacaksın daim
Letaif inim inim inlemekte, sağılaşmış kulaklar
Alacakaranlıkta açacak çiçeği ararsın gafil gafil
Ama çiçek için güneş gerek, rahmet gerek
İki damla yaş süzüldü gözlerden, anladım
Aldanmışım Allah’ım beni affet
Boşmuş gayriyi sevmek
Öğretti hayat
Döndüm nihayet
Beni affet…

Güneşlerin güneşini yerde aramak!..
Kırık şişe parçalarında ayna parçalarında
Anlık heveslerde, anlamsız şarkılarda
Benlikte, şöhrette, güçte, kudrette
Nasıl bir yanılgı bu, bu nasıl bir idrak sapması
Maske takmış eracifler, ulviler saklı
Gerçeği görmeye Muhammedî bir göz gerek
His ve düşünceleri sabırla birer birer onarmak
Ve baş eşiğine koyup usanmadan beklemek
Acizliği, fakirliği, hiçliği hissetmek
Anlamak gerek hiçliktedir servet, kudret ve kuvvet
İşte O zaman sana şefkat gösterecek O en büyük kudret
İki damla yaş süzüldü gözlerden, anladım
Aldanmışım Allah’ım beni affet
Boşmuş gayriyi sevmek
Öğretti hayat
Döndüm nihayet
Beni affet…

Devamını Oku

Rabbimiz Soruyor: Ebubekir Benden Razı mıdır?


Rabbimiz Soruyor: Ebubekir Benden Razı mıdır?
Tebük Seferi hazırlıkları..
Efendiler Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem) ilk kez gideceği yerin ismiyle hitap ediyor.
Gideceğiz ve hazırlıklara başlayınız buyuruyor.
Yardım seferberliği başlıyor maddi-manevi..
Kimi bir çift hurmayı sarıyor sarmalıyor huzura getiriyor.
Kimisi döküyor duygu yüklü bulutlarını,
Kimisi de veremedik diyerek çocuk gibi ağlıyorlar..
Evet evet, çocuk gibi ağladılar Sahabe Efendilerimiz,
Hay ayakları öpülesi kahramanlar!..
Nerdeydi benim cömert duygularım, nerdeydi?
Ya siz neredeydiniz, ben doğmadan önce,
İçimde mi yoksa, hakiki manada sevmeye çalıştığım kalbimde mi?
Bütün öğretmenlik maaşımı size vermeye hazırdım: Dün-bugün ve yarın..
Veremediğinize çok üzüldüm, çok üzüldü bu ümmet!
Olsundu; olsun, teselliniz hiç de gecikmemişti..
Tevbe suresinde sizin bu ağlamalarınız ve hıçkırıklarınız,
Ayetle medhedilmişti.. yetmez miydi?
Ey kahramanlar, ey hayatı dopdolu sinesinde yaşayanlar!
Eğer ben de bu ortamda veremezsem, kendi halime ağlayacağım.

Hazreti Ömer (radıyallahu anh), perdenin bir kenarında Hazreti Ebubekir (radıyallahu anh)’ı izliyordu,
Hayırda yarışanların sahnesiydi bu demler,
Hayırda koşturanları tarih asla unutmayacaktır,
Hırs prangalarından arınamayanları ise tarih, olumlu nakletmeyecektir
Hazreti Ömer (radıyallahu anh) işte bugün bu olsun dercesine ileriye atılmıştı
Hayrın kahramanı “Bugün Ebubekir’i geçeceğim” diyordu,
Malının yarısını getirmiş, yarısını da nafaka olarak ayırmıştı ailesine
Perde bu şekilde devam ediyordu,
Gökyüzü ve yeryüzü melekleri yaşlı gözlerle izliyorlardı bu tabloyu
Melekler iyilik defterlerine yazmada ayrı bir yarışa girişmişlerdi
Herkes yarıştaydı: Yazmada, vermede ve ağlamada..
Hazreti Ebubekir (radıyallahu anh) ise bambaşka bir düşünce içerisindeydi o gün,
Efendiler Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem)’nin isteği kendisi için ab-ı hayattan da öteydi,
O (sallallahu aleyhi ve sellem) istemişse tereddütsüz her şeyini verebilirdi,
Bugün ancak inananlar verebilirdi,
Sisli ve paslı camlardan yönelen bakışlar yıldıramazlardı o kahramanları,
Yol alınmıştı artık, yolları yolumuza yol olmuştu
Bu öyle bir itaatti ki, kalbe nakış halinde örülmüştü
Hazreti Ebubekir (radıyallahu anh) malının tamamıyla gelmişti huzura..
Huzuru bulmak için adım atmıştı ve huzur için yarışmıştı
Huzur hazırdı, hazırdı huzuru yakalamak isteyen gözler
Efendiler Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem) sordu:
Ya Ebabekir, eşine ve çocuklarına bir şey bırakmadan mı geldin?
Evet geldim Ya Rasulallah! Onları Allah’a emanet bırakarak geldim..
Gelenler bu şekilde gelmişti.. kem nazarların kostümü işlemezdi,
Oktan daha tesirli sözler, bamtellerini cezbeye getirmişti adeta
Huzura gelirken nasıl gelmişti Hazreti Ebubekir (radıyallahu anh)?
Misafir gölgeler yardım edememişlerdi ona ilk bakışta,
Fakat o yardımını farklı bir pencereden almıştı sessizce ve derince
Sonsuzluk kanatları takmaya layık elbiseleri bir ara yırtılmıştı
Ah benim kahraman efendim,
Uzatamadım sana bütün kıyafetlerimi, kumaşlarımızı
Uzatamadık sana yakınlığımızı ve yakın kalma hevesimizi
Uzanamadık meyve sunmaya hazır lebriz dallara
Pişmanlık gözyaşlarımız yeter mi bilemeyiz ama,
Senin bize bu halin yeterdi.. yeterdi bu sonsuzluk takısı
Hazreti Ebubekir (radıyallahu anh) yırtılmış giysisini yerden aldığı bir diken ile birleştiriyor
Meğer ne kadar uzak kalmışız bu bir olma haline!..
Kalbimize batan onlarca dikenlerimizi dahi elimizle atamazken,
Atamadığımız her nefis tomurcuk (!), aslında bir diken..
Hazreti Ömer (radıyallahu anh) net bir şekilde ifade ediyor onun büyüklüğünü:
“Ebubekir’i geçemeyeceğimi anladım…”

Hazreti Ebubekir (radıyallahu anh)’ın bu elbisesi, daha doğrusu bu tavrı
İlahi merhameti tecelli ettiriyor,
Hakiki merhamet konuşuyor ve hükmünü söylüyor
Hüküm, yeni bir elbise halinde kainata leziz sözler damıtıyor
Hüküm, Sonsuz Hakim’in sözleriyle letafet kazanıyor
Kahramanlar, bin basamak zirveye yükseliyor bir kalp ile
Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“Ya Habibim, söyle Ebubekir kuluma, Ben ondan razıyım,
Acaba o Ben’den razı mıdır?”

Hükmün şemsiyesi altında yağan yağmur,
Hükmün kucağı içinde kaynayan kalb,
Hükmün kirpikleri bünyesinde ıslanmış göz,
Yılların gidişatına ram olmayan itirafın ile
Aynandaki siluetinle bin defa haklı olarak ağla!..
Devamını Oku

17 Mayıs 2012 Perşembe

Men bende-i kur'an'em eger candarem,


Men bende-i kur'an'em eger candarem,

Men hak-i reh-i Muhammed muhtarem!..

Eger nakil koned coz in kes guftarem,

Bizarem ezo ve zan sühan bizarem!..

Sağ olduğum sürece kur'an'ın bendesiyem ben!
Muhammed muhtarın yolunun toprağıyım ben!
Kim benden buna ters bir söz naklederse,
Ondan da, sözünden de bizarım ben!..

Men bende şodem, bende şodem, bende şodem!
Men bende be hacalet be ser efkende şodem!
Her bende şeved şad ki azad şeved;
Men şad ez anemki tora bende şodem!

Kul oldum ben; kul oldum ben, kul oldum !
Gereği gibi kulluk edemediğim için utancımdan başımı öne eydim!
Herkes, her kul, her köle, azad edildiği zaman sevinir, bayram eder!
Bense, sana ne kadar kul köle olabilirsem, o kadar şad oluyor ve o zaman bayram ediyorum!
Hazreti Mevlana'ya bu kapıdan girmeyenler, Mevlana'yı değil kendi zanlarını ziyaret ederler.

Şefkat ve merhamette güneş gibi ol!

Kusurları örtmede gece gibi ol!

Yumuşaklık ve ağır başlılıkta ölü gibi ol!

Tevazu ve mahfiyette toprak gibi ol!
Mertlik ve cömertlikte ırmak gibi ol!
Olduğun gibi görün, göründüğün gibi ol!

Mevlana Hz.
Devamını Oku

11 Mayıs 2012 Cuma

Dua Vakti

"Allah'ım, günahlarım boynumu büktü. Günahlarımın çokluğu ile utanıyorum. Ve gafletimin şiddeti sesimi kıstı. Senin rahmet kapını çalıyorum. Ve mağfiret kapında seyyidim ve senedimin -Senin kapında makbul olan nidasıyla- nida ediyorum."
Devamını Oku

Yukarı git