/>

12 Haziran 2011 Pazar

Vur Ferhat Kazmayı!

Vur Ferhat Kazmayı!
Vur Ferhat Kazmayı!

Rahmetli babam okuyamadığına çok üzülürdü. Uşak'ta İmam-Hatip Okulu açıldığını duyunca ağabeyimle birlikte elimizden tutup bizi okula yazdırdığı gün, yüzündeki mutluluğu hala hatırlarım. Sanki yıllarca içinde sakladığı bir özleme kavuşmuş gibi; "ben okuyamadım bari siz okuyun" demişti.
Hatırladığım kadarıyla 1969 genel seçimleri öncesiydi. Uşak'ta Bedesten'in koridorunda rahmetli babamla birlikte yürürken bir adamla karşılaştık. Belli ki tanışıyorlardı. Konuşma sırasında adam; "Bu sefer oylar bizim partiye" dedi. Rahmetli babam; "Yok öyle şey, ben samanlıkta Kur'an öğrenirken basıldığımda sırtıma yediğim kırbaçların acısını unutmadım daha" dedi. Yeteri kadar Kur'an öğrenemediğine çok üzülürdü. Sesi çok güzeldi. Ömründe sadece bir iki kez bize türkü söylediğini hatırlıyorum. Köydeki toprak evde gaz lambasının loş ışığında Kerem ile Aslı'nın türküsünü ilkin ondan dinlemiş ve çok duygulanmıştım.
O yanık türküyü hala hatırlarım. Aslı ile Kerem'in sonunda evlendiklerini, bir keşiş olan Aslı'nın babasının büyü yaptığı için Kerem evlendiği gece Aslı'nın üzerindeki elbiseyi çıkarmak için ne kadar uğraştıysa da, çözdüğü düğmelerin yeniden bir bir düğmelendiğini, iyice yorulan ve çaresizleşen Kerem'in çektiği bir "ah" ile ağzından yayılan ateşle yanmaya başladığını, o türküden öğrenmiştim.
Aslı kadar soylu ve güzel ülkemiz, ne zaman eski görkemli günlerine dönmek, biraz doğrulmak, şöyle bir kalkmak istese, Aslı'nın elbisesi gibi her on yılda bir darbelerle baştan başa yeniden düğmeleniyor, sarılıyor, sarmalanıyor, sırtındaki elbise bir türlü çıkarılamıyordu.
Birkaç düğmesi çözülse bile yeniden ilikleniyordu.
Onu eski sevdalarına kavuşturmak isteyen başbakanlar, bakanlar asılıyor, yeni dirilişin fidanlarına can suyu vermek isteyen nice merhamet pınarları bir bir kurutuluyordu.
Hafta içinde, Faruk Nafiz Çamlıbel'in, 'gidiyorum gurbeti gönlümde duya' dediği Orta Anadolu yollarındaydım.
Çorum, Amasya, Tokat, Sivas hattında gittik geldik. .
Ferhat ile Şirin'in Amasya'sına ilk gidişimdi. Abdest alıp kıbleye doğru yönelmiş, sırtını Harşena Dağlarına dayamış bir derviş gibi duruyordu şehir. Ferhat'ın kayalara indirdiği kazma sesleri yankılanıyordu karşı dağlarda.
Yıllardır yüreğimde özlem gülleri ektiğim, efsaneleri ve türkülerini dinledikçe "bir gün mutlaka sana geleceğim" dediğim bu şirin şehrin caddelerinde sokaklarında seçim otobüslerinden yayılan sesler yükseliyordu.
Amasya elması, kirazı, şeftalisiyle meşhur olduğu kadar efsaneleri ile de meşhur bir şehrimiz.
Güzelliğinin göreni yakıp kül edeceğine inanıldığı için hiçbir yiğidin, yüzündeki peçeyi açmaya cesaret edemediği "Güzelce Kız" ve sürüsüyle birlikte orman olan Serçoban efsaneleri hala dillerde dolanıyor.
Ağaçları kutsal kabul edildiği için dokunulmayan küçük bir tepede yatan Serçoban'ın türbesine uğradığımızda, başucunda yaşlı bir kadın yanık sesiyle Ayete'l- Kürsi okuyordu. Kur'an okuduktan sonra ellerini açarak; "Allah'ım! Sen her şeye kadirsin, her derdin dermanı sendedir" diye dualar etti. Biz de "amin" dedik.
Ferhat'ın kayalara vurduğu kazma seslerinin peşine düşerek bu gün hala Ferhat dağı diye anılan dağlara doğru gittik. Şirinin sevdası uğruna kayalara vurulan kazmaların sevdalı izlerinde yürüdük.
Amasya'nın sularına, bağlarına, bahçelerine, başını alıp giden Yeşilırmak'ına sevdaları sinen Ferhat ile Şirini bir de Amasyalı dostlarımızdan dinledik.
Ferhat, nakkaşlık yapan, Şirin'e sevdalı yiğit bir delikanlıdır. Amasya Sultanı Mehmene Banu'ya, kız kardeşi Şirin için, dünürcü gönderir. Sultan; Şirin'i vermek istemediği için olmayacak bir iş ister delikanlıdan. " Şehir'e suyu getir, Şirin'i vereyim" der. Su, Şahinkaya'sı denen uzak mı uzak bir yerdedir. Ferhat alır kazmayı, külüngü ve Şahinkaya'nın yolunu tutar. Kayaların böğrüne böğrüne indirdiği darbe sesleri ile inler dağlar.
Kayalar yarılır, yol verir suya. Zaman geçtikçe açılan kayalardan gelen suyun sesi işitilir sanki şehirde. Mehmene Banu, bakar ki kız kardeşi elden gidecek, sinsice planlar kurarak bir kadını Ferhat'a yollar. Sinsi kadın su kanallarını takip edip, külüngün sesini dinleyerek Ferhat'a ulaşır. Ferhat'ın dağları delen külüngünün sesi kadını korkutur korkutmasına da ama yine de; "Ne vurursun kayalara böyle hırsla, Şirin'in öldü. Bak sana helvasını getirdim" demekten kendini alamaz. Ferhat bu sözlerle beyninden vurulmuşa döner. "Şirin yoksa dünyada yaşamak bana haramdır" der. Elindeki külüngü fırlatır havaya, külünk gelir başının üzerine bütün ağırlığıyla düşer. "Şiriiin" sesleri yankılanır kayalarda. Ferhat'ın öldüğünü duyan Şirin, koşar kayalıklara, bakar ki Ferhat cansız yatıyor. Atar kendini kayalıklardan aşağıya. Cansız vücudu uzanır Ferhat'ın yanına. Su gelmiştir, akar bütün coşkusuyla, ama iki seven genç yoktur artık bu dünyada. İkisini de gömerler yan yana.
Bizim kuşağın diline pelesenk olan bir söz vardır. "Vur Ferhat kazmayı çoğu gitti azı kaldı." Ruhun şad olsun büyük üstad bu günleri gördün de mi gayret verdin günümüzün Ferhatlarına.
Anadolu'nun bu şirin ve samimi şehri Amasya da, günümüzün Ferhatlarını oldukça azimli gördüm. Ellerindeki kazmaları kayalara değil kalplere vuruyorlar.
Anadolunun bu sevdalarla, efsanelerle süslü şehrinde yıllarca hasreti çekilen kahramanları görmenin sevinci doldu yüreğime.
Bir zamanlar önümüze gelen her kervana, Yusuf'un gömleğini sorar gibi sorduğumuz yiğitlerimiz ülkelerine geri dönmüş. Milletçe her darlandığımızda; "Vur Ferhat kazmayı çoğu gitti azı kaldı" sözlerine bir teselli pınarı gibi koştuğumuz o hicran dolu günleri hatırladım.
İşte 'güzel atlara binip giden güzel insanlar' geri döndü. Yıllardır hayallerde düşlerde görülen ışık süvarileri Yeşilırmak kıyılarında doludizgin koşuyor.
Otel odamda sabaha kadar Karadeniz'e doğru koşan nehrin coşkulu sesini dinledim durdum. Anladım ki, Şirin'in siyah gözlerine koşan Ferhat gibi, ideallerinin ufuklarına koşan bu küheylanları görünce Yeşilırmak da bir başka coşuyor.
'Dağları bir bir delip geçen, başlarına gelenlere gülüp geçen, iki de bir durup terini silen' Ferhatlar gördüm Amasya'da.
Bugün biz, bir zamanlar, üzerine çöken akşamın melalinden dolayı Alem-i İslam'ı koca bir kabir gibi, üzerinde oturduğu yekpare Van Kalası'nı da o koca kabrin mezar taşı gibi hayal ederek ağlayan muzdarip insanların gözyaşlarında bir neslin dirilişini görüyoruz.
Bir zamanlar, bir çukura atılan, üzerine taşlar konulan, bir de dirilir mi diye hayaller kurulan zeybeklerin bir bir dirildiğini görmenin bahar mutluluğu dolduruyor içimizi.
Aslı'nın, Allah'ın kendisine bağışlaması için yıllarca küle dönmüş Kerem'in kabri başında göz yaşı döktüğü gibi, yanmış, kül olmuş bir nesil, asil insanların göz yaşlarında bir bir diriliyor. Pırıl pırıl bir ilk yaz sabahında bu efsanelerle dolu şirin şehirden ayrılırken, caddelerde seçim otobüslerinin sesleri yükseliyordu. Uşak'da Bedesten'de "Oylar bu defa bizim partiye" diyen o adama rahmetli babamın hiç unutmadığım sözlerini hatırladım yine. "Yok öyle şey, ben samanlıkta Kur'an öğrenirken basıldığımda sırtıma yediğim kırbaçların acısını unutmadım daha."
"Kazmayı kayalara değil kalplere vur ey Ferhat!"
Devamını Oku

Google'dan milletvekili seçimlerine özel logo

Google, Türkiye sayfasında 2011 Genel Seçimleri'ne özel logo yayımladı.
Google, Türkiye sayfasında
2011 Genel Seçimleri'ne özel logo yayımladı.
Google Türkiye ana sayfasındaki logoda, oy kullanma kabinleri tasvir ediliyor. Logoya tıklandığında 2011 Genel Seçimler sonuç sayfasına bağlanılıyor.
''Doodle'' olarak nitelendirilen özel tasarımlı logolar, dünya ülkeleri için önemli gün ve tatillere, kültürel olaylara, tarihte yer alan önemli kişilere bu platformda yer vererek dikkati çekmeyi amaçlıyor. Ayrıca, internet kullanıcıları, bu özel tasarımlı logonun üstüne tıklayarak, o güne, kişiye, konuya özel daha ayrıntılı bilgiye erişebiliyor.
Google, Türkiye sayfasında da önemli gün ve kişiler hakkında özel logolar yer alıyor.
Devamını Oku

6 Haziran 2011 Pazartesi

26 senelik ilk Windows'un hikayesi!

26 senelik ilk Windows'un hikayesi!

Windows 1.0, 20 Kasım 1985'de çıktı ancak biraz geç kalmıştı...
Microsoft'un ilk Windows'u, 26 sene önce yayınlanan Windows 1.0'ın hikayesi... 



Hatırladığınız en eski Windowshangisi? Peki Windows 1.0'ı hatırlıyor musunuz? Cevabınız muhtemelen hayırdır.


Microsoft, yaklaşık 26 sene önce Windows'un ilk sürümünü yayınladığında Apple, Macintosh ile bilgisayarlara grafik arayüzleri çoktan getirmişti, dolayısıyla birazgeç kalmıştı. DOS ise IBM ve IBM uyumlu PC'lerde önemli bir liderliğe sahipti. 20 Kasım 1985'de piyasaya sürülen Windows 1.0, MS-DOS'a yönelik grafiksel bir ara yüzdüancak bazı açılardan 1985 yılı için bile geri kalmış sayılıyordu. Örneğin Macintosh'ta pencerelerin üst üste gelmesi mümkün iken Windows 1.0 buna izin vermiyordu. Bu sürümü kullanan kullanıcılardan hiçbir tanesi, Windows'un bugünkü durumuna geleceğini sanırız tahmin edemezdi...

Diğer Resimleri






Devamını Oku

5 Haziran 2011 Pazar

Ömür biter yol bitmez

Ömür biter yol bitmez
Benim çocukluğum dağlar arasındaki küçük bir köyde geçti. O yıllarda şehre ulaşım at arabaları veya trenle olurdu. Yirmi km.'lik yolu bazen yayan gidenler bile olurdu.
Günlerden bir gün dağlar arasındaki küçük köyümüze bir otobüs geldi.
Köylüler o gün bayram ettiler. Otobüse binen insanlar artık yirmi dakika içinde şehrin kapılarına dayanıyorlardı. Köyümüze gelen o ilk minibüsün ön bölümünde tavana boydan boya çekilmiş püsküllü açık mavi tenteneli bir şeridin üzerinde "ömür biter yol bitmez" yazıyordu.
O zamanlar o yazıyı anlamakta zorlanıyor, şehre vardığımızda işte yol bitti diye düşünüyordum.
Şimdi köye ilk gelen o otobüsün yolcularının hemen hepsi köyün girişindeki servilerin altında önlerinde geçen yolcuları seyrediyorlar.
Meğer ömürler bitiyor ama yollar ve yolculuk hiç bitmiyormuş.
Üç ay boyunca sürecek olan manevi maraton günleri geçtiğimiz Perşembe yeniden başladı.
Güllerin Efendisi bir gün bir mezarlıktan geçerken orada yatanların yürek yakan halleri karşısında sarsıla sarsıla ağlayarak; "şurada yatanlar Receb ayında bir gün bile oruç tutsalardı, maruz kaldıkları şu durum başlarına gelmeyecekti" buyururlar.
O çocukluk yıllarında Ramazan'ın ilk şafak pırıltısı olan Regaib gecesinin gelişini ve mübarek akşamların sıraya girişini, köyde sadece varlıklı bir-iki ailede bulunan lüks lambasının tıslayarak evimizin önündeki yoldan geçişinden anlardım.
Şimdi mübarek akşamlarda elinde lüks lambası taşıyan o insanlarda köyün mezarlığında yatıyorlar.
Köyde elektriğin olmadığı yıllarda, köyün karanlık sokaklarını bir sevinç dalgası gibi aydınlatan ve bizi büyük bir heyecanla peşinden koşturan o lüks lambası, caminin kıble tarafındaki pencerenin önüne konulurdu.
Mütevazı mabet, güzel yüzüne mehtabın ışığı vurmuş nurlu bir derviş gibi aydınlanır, yıl boyunca hiç olmadık kadar kesif bir ışığa kavuşmanın sevinciyle kendinden geçerdi.
Çok sonraları öğrendiğim Peygamberimiz'in (s.a.v)bir sahabe için söylediği; "Sen bizim mescidimizi aydınlattın, Allah da senin kabrini böyle aydınlatsın" sözüyle bu olay arasında hep bir irtibat kurmuşumdur.
İlk yıllarında kuru hurma yaprakları yakılarak aydınlatılan Peygamberimizin mescidi bazen duman içinde kalırdı.
Bu duruma üzülen gözü gönlü aydın bir Sahabe, Şam'a gittiği sırada Hristiyan yapımı bir kandil satın alır ve onu hurma dalları ile kaplı mescidin tavanına asar.
Bazıları bu duruma itiraz ederler.
'Sen nasıl oluyor da Hristiyanların kilisede kullandıkları bir aleti getirip mescide asıyorsun?' diyerek kızarlar.
Akşam namazında mescide gelip de bir çanak içinde yanan fitilin külsüz, dumansız etrafı aydınlattığını gören Güllerin Efendisi tebessüm ederek sorar:
'Kim getirdi bunu mescidimize?'
O sahabe biraz da çekinerek:
-'Ben Şam'dan getirdim efendim.'
Allah Rasulü:
'Ey Tamim Dari! Sen bizim mescidimizi aydınlattın, Allah da senin kabrini böyle aydınlatsın.' buyurur.
Bu nurlu sözden kıyamete kadar Allah'ın mabetlerini aydınlatan herkese bir hisse düştüğünü düşünmüşümdür hep.
Köyümüzün hocası nur yüzlü güzel bir insandı. Gençti. Gözleri çakmak çakmaktı. Sesini güzel kullanırdı. İyi bir hatipti.
Üç aylarla ilgili ilk bilgileri o lüks lambasının tıslamalarının aydınlığında o hocadan dinlemiştim;
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyuruyorlar:
"Yâ Rabbi! Bize Recep ve Şaban'ı mübarek eyle ve bizi Ramazan'a ulaştır."
"Receb Allâh'ın, Şaban benim ve Ramazan ümmetimin ayıdır."
Receb tohum ekme, Şaban sulama, Ramazan ise hasat ayıdır.
O güzel günlerden aklımızda kalan üç aylarla birlikte meleklerle bir maratonun başladığıdır.
Ilgıt ılgıt maneviyat meltemlerinin esmeye başladığı köyümüzde o güzel insanların kimi pazartesi perşembeleri; kimi mübarek ayların başında, ortasında, sonunda; kimileri dağları, tepeleri aşan, engelleri bir bir geride bırakan büyük bir maratoncu gibi üç ay boyunca aralıksız oruç tutardı.
Gök kapılarının gıcırdayarak açıldığını ve ilahi bir sesin;
"Rabbinizin mağfiretine, genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşunuz, bu cennet takva sahipleri için hazırlandı." dediğini duyar gibi olurduk.
Canlı cansız her bir şeyin üzerine füsun ışıkları yağar, elektriksiz köyümüz, ışıksız, mahyasız aydınlanırdı.
Regaib akşamı ile birlikte bayrama kadar sürecek olan bir koşu, bir koşuşturma başlardı.
Evlerde temizlik yapılır, yufkalar tavanlara kadar yığılırdı.
Ulu günlere doğru yaklaştığımızı her geçen gün biraz daha derinden hissederdik.
Mübarek akşamların ilki olan Regaibi, canlı cansız bütün varlıklara üç ay boyunca sunulacak olan kainat çapındaki bir orkestrasının ses ve enstrüman denemesi olarak kabul ederdik.
"Yarışacaksanız böyle şeyler için yarışınız" ilahi sedası yankılanırdı yüreklerde.
Bir sonraki aydınlık durakta sırasını bekleyen Mirac ise; hazırlığını yapmış gerilime geçmiş ruhlara, yukarlara yükselmek için ışıklı bir merdiven görevi görürdü.
Beraat gecesi ise; arınmış yunmuş yıkanmış bir halde tetikte bekleyen duru ruhlara mağfiret meltemleri ile gelirdi.
Hele ramazan bütün bir ihtişamıyla ufukta görününce her bir şey ebedi renklere bürünür, günlerin ve gecelerin tadı bir başka olurdu.
Ramazan sevinci ve şavkı, bu mübarek gün ve gecelerde Rablerine yönelen insanların yüzlerinde şavkır da geceleri geçtikleri yolları ışıksız aydınlatırlardı.
Kadir gecesine gelince ondaki coşku sağanağı hiçbir şeyde olmazdı.
Kadirşinas kullar, ancak bin aylık bir gayretle elde edilebilecek bir feyiz bahçesine dalmış gibi, Kadir fecrinin ışıkları yüzüne yansır, kucakları üç ay boyunca devşirdikleri çiçeklerle dolup taşardı.
Geceler, nazlı bir gelin gibi harem kapılarını vefalı kullara açar ve gece yiğitlerinin gönülleri ötelerden gelen ışıklarla dolar taşardı.
Elektriğin olmadığı o geceler mi, yoksa mahyalarla, avizelerle parlayan şimdiki geceler mi daha aydınlık bilemiyorum.
Gülden ve laleden rengini alan gönüllerin başkaca bir ışığa ihtiyacı olacağını sanmıyorum.
Ömrümüzün en bereketli günleri idi o kuru yufkayı ıslatıp da yediğimiz yoksul günler.
Bazen elimi yanağıma dayıyor, gözlerimi kapıyor ve duygularımı dinliyorum.
Köy camisindeki şadırvanın başında yüksek sesle Kelime-i şahadet getirerek abdest alan o ulu insanları seyrediyorum.
İftar vakti her akşam ayrı bir evden gelen sıcak katmerlerin kokusu dokunuyor yüreğime.
Arab Osman'ın davulun sesini duyuyorum sahur gecelerinde.
Karanlık sokakları tıslayarak aydınlatan lüks lambasının peşinden koşuyorum köydeki arkadaşlarımla birlikte. Acıktığımı hissediyor, toprak damın üstünde, akşam ezanı okuyacak olan müezzini gözlüyorum. Bir darağacı gibi başımızın üzerine dikilen yakıcı güneşin altında sırtımda heybe köy yolundan istasyona doğru koşuyorum. Tren koşuyor, ben koşuyorum.
İlahi rahmetin "siz başı-boş değilsiniz, siz sahipsiz değilsiniz, sizin bir sahibiniz var" dercesine coştuğu o güzel günlerin ve gecelerin içindeyiz yine.
Üç ay boyunca sürecek olan bu kutlu yolculuk bir bayramla yine noktalanacak belki ama yollar hiç bitmeyecek. Köyün karanlık sokaklarında lüks lambası taşıyan, ramazan davulu çalan, yanık sesini canlı cansız bütün varlıklara dinleten, şadırvanın başında kelime-i şahadet getirerek abdest alan insanların şimdi hiç birinin bizimle birlikte üç aylar yolculuğuna çıkamadıklarını görünce; köy midibüsünün ön bölümündeki tavanında yazılı olan o söz geliyor yine hatırıma.
"Ömür biter yol bitmez." 


http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=27669&y=HarunTokakPazar
Devamını Oku

29 Mayıs 2011 Pazar

Kolay Gelinmedi Bu Günlere

Kolay Gelinmedi Bu Günlere



Egenin bu efsane şehrine girerken güneş, geride güzel bir bahar günü bırakarak gecenin siyah gözlerine süzülüyordu.Şehre girer girmez büyük bir yarış hemen kendini hissettiriyordu.
Rengarenk parti bayrakları kendilerini akşam rüzgarına bırakmış duvarlarda, caddelerde dalgalanıyor, liderlerin ve adayların posterlerinin süslediği minibüslerden yükselen sesler büyük bir yarıştan haber veriyordu.
Milli mücadele yıllarında Anadolu'nun şahlanışında öncü görev üstlenmiş olan bu kahraman şehir, şimdi yeniden üzerine yüklenen ağır sorumluluğu hisseden bir elini yanağına dayamış düşünceli bir adam gibi olanları seyrediyordu.
Akşamın alacakaranlığında vilayetin önünde zarif rehberimizle buluşarak programın yapılacağı yere doğru yol almaya başladık.
Bazen geniş bazen dar sokaklardan geçerek bir hayli yol aldıktan sonra program yerine geldik.
İçeri girdiğimizde bomboş olan salon kapıları açılır açılmaz bir kaç dakika içinde tıklım tıklım doluverdi. Bu durum bile Denizli insanının ne kadar heyecanlı, ne kadar kararlı olduğunu göstermeye yeterliydi.
Önce sahneye üniversiteli Moğol gençler geldi.
Tek kelimeyle muhteşemdiler.
Moğolistan bozkırlarında yatan Adem Tatlı'dan selamla başladılar gösterilerine. Birden buruk bir esinti yayılıverdi salona. Ömrünün baharında Asya bozkırlarına koşan bu ışık süvarisi Moğolistan steplerinde kalmış, mavi gökler ülkesinin lacivert gecelerini aydınlatan bir meşale gibi yad ellerde yatıyordu.
İstiklal Marşımızın şairi Mehmet Akif'in Bülbülünü, Necip Fazıl'ın Sakarya'sını, Bahaddin Karakoç'un 'Ihlamurlar çiçek açtığı zaman geleceğim' şiirini okudular. Mavi gökler ülkesinin bu sevimli gençleri bir bahar esintisi gibi gelip geçtiler salondan.
Sonra bir konuşmacı çıktı sahneye.
"Değerli Denizlili kardeşlerim!" diye başladı sözlerine. Salonda çıt yoktu. Herkes pür dikkat konuşmacıyı dinliyordu.
"Tarihin bu kader-denk noktasında size bir kere daha görev düşüyor. Ateşlerden geçerek, tufanlardan çıkarak, bir kış gecesi kadar uzun, karanlık ve soğuk şubatlardan bu güzel günlere gelindi. Ümitlerin bitmek üzere olduğu bir demde insanımızın dudaklarına tebessümler getiren şehrin insanlarısınız siz.
Kuvay-ı Milliye ruhuyla Anadolu'nun üzerine çöken karanlığın ödünü koparan şehrin insanlarısınız.
Şimdi içinize bin bir komplo ile sokulmuş olan zalimin yüzüne tükürmek, iftiracıların ağzının payını vermek, komplocuya dur demek vaktidir. Kin, nefret, öfke atına binerek vahşetten vahşete koşan, sevgiye uzanan bütün köprüleri yıkmak için her türlü yola başvuran şeytani güçlere fırsat vermeyelim. Ülkemizi bir kere daha Kerbela'ya döndürmek isteyenlere , efelerin ruhuyla isyan edelim.
Bir zamanlar yıkılışların bir birini takip ettiği, viranesinde baykuşların öttüğü şu güzel ülkemizde, son asrın fitne ve fesadına karşı sevgiyi bir kere daha hakim kılalım. Eli kanlı, gözü kanlı bir çetenin hudutsuz emellerine fırsat vermeyelim. Ülkemiz üzerinde oynan oyunları boşa çıkaralım.
Söz şimdi sizde.
Söz şimdi aydınlık ruhlarda. Dün olduğu gibi bugün de insanımızın onurunu kurtarma vakti.
Akif'in konuşacak kimse bulamadığı için akşamın melalinin çöktüğü vadilerde, kırlarda hıçkıra hıçkıra ağlayarak bir ağacın dalına konmuş bülbülle konuştuğu, Necip Fazıl'ın Sakarya'ya seslendiği hicranlı yıllarımızda siz Ahmet Hulusilerinizle, efelerinizle, zeybeklerinizle seslendiniz Anadolu'ya.
Hiç umutsuzluğa düşmediniz. Anadolu sizlerle yeniden şahlandı. 'Kuvay-ı Milliye' dediğimiz milli kuvvetlerin adı buradan Anadolu'ya yayıldı. Düzenli ordular oluşuncaya kadar elinde avucunda hiçbir şeyi olmayan sivil kuvvetlerin bir ülke için neler yapabileceğini ülke insanı sizlerden öğrendi. Denizli müftüsü Ahmet Hulusi Bey'in; "elinizde hiç bir silahınız yoksa üçer taş alarak düşman üzerine atmak suretiyle mutlaka fiili mücadelede bulununuz sözleri" karanlıkları yararak bir şimşek hızıyla buradan bütün bir Anadolu'ya yayıldı.
Türkün ateşle imtihanı bu topraklardan başladı. Sizin bağrınızdan çıkan efeler, zeybekler Yunan'a bu toprakları dar etti.
Onun için bu toprakların gülleri hep kırmızı açar. Efeler yiğittir, cesurdur, haksızlığa isyan ederler. Onlar kalleşlik nedir bilmezler.
Şimdi ülkemizi bir ahtapot gibi sarmış olan kalleşlerden kurtulma vaktidir. Agah olunuz! Milli ve manevi değerlerinizle savaş halinde olan kimselerin yukarlara yürümesine izin vermeyiniz.
Ülkemiz, en hayati seçimlerinden birisinin arifesinde bulunuyor. Şimdi koşma, şimdi insanlarla konuşma vakti. Bir kaç oyla da olsa görevini yerine getirme vakti.
Dün konuşacak bir genç bulamadığı için dağlarda, kırlarda, dallarda kuşlarla; vadilerde, ovalarda nehirlerle konuşan insanlarımızın ızdırap bahçelerinde bu gün milyonlarca gül açtı. Bu güller Anadolu'yu baştan başa bahara çevirdikten sonra, Asya steplerini, Afrika çöllerini bahar bahçesine döndürdüler.
Biraz önce bu salondan tatlı bir esinti gibi geçen Moğol gençlerimiz okudukları duygu dolu şiirlerle sizlere bir devrin hicranını anlattılar.
Bu günlere kolay gelinmedi. İdealimizin ufuklarına koşan nice küheylanların yolları kesildi, nice güller daha dalında budandı, nice merhamet pınarları bir yudum suyunu kimselere sunamadan kurutuldu.
Bu günlere kolay gelinmedi .
'Yıllarımız gözyaşlarına karışıp gitti, dostlar düşmanlarla barışıp gitti, olanlar karşısında ürperip kaldık.'
Nice muzdarip insanlar en karanlık gecelerde yüreğini bir meşale gibi eline alarak yürüdü sarp yolları. Ömürleri harp meydanlarında, memleket hapishanelerinde, sürgünlerde, dağ başlarında, ağaç tepelerinde geçti. Bir gül için binlerce dikene su verdiler"
Gözlerinde yaş kalmadı.
Bir genç arıyorum deyip düştüler yollara.
Elinde bir tomar kağıtla "okullarımıza din dersi konulmasını istiyoruz"diyen bir genci görünce "ben seni gökte ararken yerde buldum" diyen muzdarip gönüllerin çocuklar gibi sevindiği günlerden bu günlere geldik. Şimdi bir kere daha şahlanma vakti..."
***
Hatip konuşmasını bitirdiğinde herkes hala yerinde oturuyordu. Sadece sessiz bir çığlıktı salonda duyulan.
O gece orada anladığım şuydu. Ege'nin efeleri, zeybekleri yine göreve hazırdı. Milli irade yine çoşmuş, Kuvay-ı Milliye ruhu şahlanmıştı.
Anladım ki Ege'nin bu efsane şehri yeni bir destan yazmaya hazırlanıyordu. Bir gün batımında girerken büyük bir yarışın içinde bulduğumuz Denizli'den büyük umutlarla ayrılıyorduk.
Milli mücadele yıllarında Anadolu'nun şahlanışında öncü görev üstlenmiş olan bu kahraman şehir, şimdi yeniden üzerine yüklenen ağır sorumluluğu hisseden bir elini yanağına dayamış düşünceli bir adam gibi olanları seyrediyor hem de şehrin zarif minarelerinden yükselen yatsı ezanlarını dinliyordu.

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=27568&y=HarunTokakPazar
Devamını Oku

22 Mayıs 2011 Pazar

Neylersin araya hasretlik girdi

Neylersin araya hasretlik girdi



Gecen hafta yıllar önce bir yanımı bırakarak ayrıldığım Antalya'daydım.
1977'de birkaç şefkat kahramanı tarafından kurulmuş olan Rasanet Vakfı'nın pilav gününe davetliydik.
Uzun yıllar birlikte koştuğumuz dostlarla olacak olmanın heyecanı günler öncesinden sarmıştı ruhumuzu.
Doğacak günün ışıkları ile her bir yerden daha önce aydınlanan Doğu ufukları gibi, erkenci olan Güney'in bu güzel şehrinde nice tatlı hatıralarımız vardı.
Yeni bir manevi dirilişin adeta merkezi durumunda olan Doğu Garajı'ındaki bu kutlu kurum, kuruluşundan bu yana yüz binlerce talebenin tahsiline yardımcı olmuş, onlar için yurtlar yuvalar kurmuş, okullar açmış; köyden, kasabadan gelen yavrularımıza sahip çıkmıştı.
Şimdilerde bütün bir dünyanın her yerinde duyulmaya başlayan şefkat orkestrasının Anadolu ayağındaki Akdeniz bestesi bu kutlu yuvalardan yükselmişti ilkin.
Havaalanında değerli dostum Salih Bey karşıladı. Pırıl pırıl bir bahar pazarıydı.Portakal ağaçları dallarını sıcak bir bahar güneşinin ışıklarına sermiş güneşleniyordu.Program saatine daha bir hayli vardı.
O yıllarda hem aynı mahallede komşumuz hem de mahallenin maneviyat merkezi Kavaklı Mescit'in daimi cemaatinden Hayati Bey birkaç ay önce vefat etmişti. Eşine ve çocuklarına taziyede bulunmayı arzu ediyordum.
Yolumuz her Antalya'ya düştüğünde alanda karşılamasına alıştığımız Cevdet Beyi göremeyince, telefonla aradım. "Yengen ve yeğenlerin müsaitse bir taziyede bulunalım" dedim. Hayati Bey'in kardeşi olan Cevdet Bey iyi bir dost, yiğit bir arkadaş, vefalı ve yürekli bir insandır.
Yengesinin müsait olduğunu öğrenince onu da yoldan alarak birlikte gittik.
Yirmi yıl önce on yılımın geçirdiğim bu mütevazı mahalleye geldiğimde hatıralar her bir sokaktan başını çıkarak adeta utangaç çocuklar gibi bana bakıyordu. Onca tevazuuyla mahallenin manevi bekçisi gibi duran Kavaklı Mescit yine öylece duruyordu. Önündeki çınar ağacı büyümüş serpilmişti; başını göklere, dallarını çatının üzerine doğru yayarak ;"korkma ben seni korurum" der gibi mabedi sahiplenen bir havası vardı.
Mescidin karşısındaki evde yalnız başına yaşayan Hayati Bey'in hanımını ziyaret ettikten sonra programın yapılacağı okula gittik.
Vardığımızda program başlamıştı. Salon doluydu. Arka sıralarda ayakta duranlar bile vardı. Vakfın ilk kurucularının hemen hepsi oradaydı.
Güney'in bu şefkat kahramanlarının saçları ağarmış, yaşlılık gelip kapılarına dayanmış olsa da; hepsinin yüzlerinde görevlerini yapmış olmanın mutluluğu ile sonsuz bir aydınlık vardı. Kendi elleriyle yetiştirdikleri güllerin arasında olmanın mutluluğu okunuyordu yüzlerinden.
Salondaki her yüz, her sima, her bakış yüreğimin elinden tutup beni o eski günlere götürüyordu.
İşte en ön sırada Ramazan Keskin ağabey oturuyordu. Saçlarında tek siyah kalmamış, yandıkça beyazlayan ateş gibi ağarmıştı.
Üniversite sonrası ilk memuriyet yerim olan bu sıcak şehre onunla birlikte gelmiştim. Köyümüze kadar gelmiş, bizi alıp pejo arabasıyla Antalya'ya getirmişti. O vakit yirmi dört yaşımdaydım. Oğlum Hakan on yedi günlüktü.
Karlı bir gündü. Yollar cam gibi buzdu. Afyon' a geldiğimizde tipi, önüne kattığı karları yetim çocuklar gibi sağa sola savurarak kovalamaya başlamıştı.
Yol kenarında kardan adam gibi duran birini alışımızı hatırladım. Adamı arabaya aldıktan sonra Ramazan Ağabey'in; "bey amca ne işin var bu kar-kışta bu yollarda" deyişini de.
Adam; "Şu ileriki köyde alacağım vardı oraya gidiyordum, tipiye tutuldum" deyince de "Be amcacığım! Böyle bir günde yola çıkılır mı, hele şöyle bir bahar gelsin, çiçekler açsın sonra alacağını almaya gidersin" demişti. Ramazan Ağabey'in bahara olan tutkunluğunu ve güneşli bir bahar günü bağrına sıcak vurmuş aydınlık yamaçlardan, koyaklardan kayarak sonsuzluğun Sahibi'ne yürümek isteyişini o zamanlardan bilirim.
Yolda namaz kılacak bir yer bulamayınca paltolarımızı karların üzerine serip namaz kılmıştık.
Sonsuz bir beyazlığın üzerine serdiğimiz paltolarımız sanki bizi ufuklara uçuran refrefler gibi koşuyordu altımızda.
Yine önde oturanlar arasında gönlümüzdeki yeri her geçen gün biraz daha zirveleşen bilge insan, vakfın kurucu başkanı Hüseyin Tulpar Hocam vardı.
Dalgalı bir denizde fecrin ışıklarına doğru yol alan hizmet gemisinin savrulmamasında onun Toroslar gibi vakur duruşunun etkisi olduğunu düşünürüm.
Yıllar önce Ak Deniz bölgesinin lacivert gecelerine meşale yakan Nevzat Ayvacılar, Hasan Libaslar, Yusuf Ziyalar, Hasan Şahinler bir meşale ormanın içinde alnı sekili küheylanlar gibi duruyorlardı.
Bir an düşündüm, ömrünün en alımlı günlerini benim gibi geride bırakmış bu insanları bu kadar mutlu, bu kadar huzurlu kılan neydi?
Niçin yüzleri en karanlık gecelere ışık veren bir sevinç feneri gibi parlayıp duruyordu?
Ben aramızdaki bu yiğit yüzleri süzerken birden sahnedeki perdeden aramızdan ayrılanların resimleri hüzünlü bir müzik eşliğinde akmaya başladı.
Aman Allah'ım! Dün aramızda koşup duran bu insanlar bu gün hazansız bir bahardan bize bakıyorlardı.
Hepsi, "biz erken gittik siz koşmanıza bakın, daha yapılacak çok iş var" der gibiydi.
Duruşlarından muhteşem bir soyluluk ve yücelik dökülüyordu. Aramızda sanki incecik bir perde vardı ve onlar o perdenin arkasından bizi seyrediyorlardı.
Salonda dudaklar kıpırdamaya başladı. Belli ki Fatihalar uçuyordu ruhlarına.
Her faniye nasib olmayacak bir mutluluk gölgesi gezindi yüzlerinde. Geride bıraktıkları bahar çiçeklerinin gönderdiği fatihaları, ihlasları paylaşıyorlardı sanki.
Bir resme gelince kendimi tutamadım. Ali Şeker'di bu. O ne bakış, o ne güzel gözler Ya Rabbi! Vakıftaki görevi öğrencilere burs toplamaktı. Bir mobileti vardı. Ona biner, kapı kapı dolaşırdı. Ne zaman aklıma gelse Antalya'nın dar sokaklarından bir sevinç dalgası gibi akışı gelir gözlerimin önüne.
Bir de bol yıldızlı bir yaz gecesinde yerde yatışı.
Korkuteli yolunda birlikte geçirdiğimiz o kaza onu ve bacanağını ayırmıştı bizden.
Yer yer yıkılmış köhne duvarlarla çevrili bir bahçe içinde oturan Nazım Amca da geldi ekrana.
Kara Deniz'in hırçın dalgaları gibi coşkun bir imana sahip olan bu müthiş insanın oturduğu son derece mütevazı bu ev fırtınaya tutulmuş ruhların limanı gibiydi. Her an dolar boşalırdı.
Bahçenin bitişiğindeki üç katlı evin birinci ve ikinci katı vakfın kütüphanesi idi. Öğrenciler ders çalışmak ve ödevlerini yapmak için özellikle hafta sonları buraya koşardı. Bir hafta sonu bine yakın öğrencinin geldiğini bilirim.
Üçüncü katta İkbal Teyze kardeşi Naciye Hanımla birlikte otururdu. İffet timsali nilüferler gibi onlar da geldi ekrana. Daha birkaç aylık evli iken kocası Çanakkale'de kalan İkbal teyze kanserdi. Çok acı çekerdi. Ağrıları, acılarına dayanamaz inler dururdu.Öğrencilerin gelip-gidişi ve gürültüleri sizi rahatsız ediyorsa kütüphaneyi bir başka yere taşıyalım denildiğinde; "Ben onların cıvıltıları ile teselli buluyorum" derdi.
İki kardeş uzun yıllar birlikte oturduktan sonra, arka arkaya Sonsuzluğun Sahibine uçup gittiler.Hasılı öğrenci cıvıltıları, burs toplayan motor sesleri, Kavaklı Mescit'in şimdilerde göklere ser çeken çınarı, portakal ağaçları, Gödene'si, Güzles'i, Tekirovası'yla, başı dumanlı karlı Toroslarıyla bir efsanedir Antalya.Şehirler biraz da içindeki insanlarla güzeldir. Yıllar önce yüreğimin yarısını bırakıp ayrıldığım Antalya'yı bizim için anlamlı kılan bu vefalı dostlardan ayrı kaldığımız günden beri "hazin hazin ağlar durur gönlüm.
"Neylersin araya hasretlik girdi."

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=27475&y=HarunTokakPazar
Devamını Oku

3 Mayıs 2011 Salı

İşletim sistemi gelirlerinde lider hala o!


Microsoft, işletim sistemi gelirlerinde tümünün önünde
Diğerleri hızlı yükselmekle avunsa da, işletim sistemi pazarında işler hiç sanıldığı gibi gitmiyor!
Windows krallığı ve diğerleri


Zeynel A. Öztürk

İşletim sistemi gelirlerinde lider hala o!


Araştırma şirketi Gartner'ınraporuna göre Microsoft, işletim sistemi gelirlerinde en önde gelen şirket.

Gartner Research'a göre Microsoft, 2010'da işletim sistemlerinden 23.848 milyar dolar gelir elde etti. Aynı senede işletim sistemlerindeki pazar payı ise yüzde 78.6. Rapora göre işletim sitemlerinden dünya çapında sağlanan gelir ise 30.4 milyar dolar. Bu rakam, 2009'a göre yüzde 7.8'lik bir artışa işaret ediyor.

Apple'ın Mac OS'u ise 2010'da yüzde 15.8 büyüyerek gelirlerini 580 milyon dolara yükseltti. Ancak bu büyümeye rağmen Mac OS, istemci bazlı işletim sistemlerinde sadece yüzde 1.7'lik bir pazar payına sahip. Toplamda ise istemci işletim sistemleri 2010'da yüzde 9.3 büyürken, sunucu bazlı işletim sistemleri gelirlerini yüzde 5.7 artırdı.
IBM ve HP ise dünya çapında işletim sistemi gelirlerinde iki ve üçüncü sırada yer alıyorlar. Linux'un Red Hat sürümü ise gelirlerini 2010'da yüzde 18.2 gibi bir yükselişle 592 milyon dolara yükseltti.

Devamını Oku

Yukarı git