/>

13 Eylül 2012 Perşembe

Allah'ı zikretmek

ALLAH'I ZİKRETMEK

allah'i zikretmek
    Allah'ı zikretmek manevî hareketin ve Allah'a yakınlığa doğru seyr ve sülûk etmenin başlangıç noktası sayılabilir. Sülûk eden bir insan zikir vasıtasıyla tedricen madde ufuğundan daha yukarılara çıkar, sefa ve nuraniyet âlemine ayak basar ve Allahu Teâlâ'ya yakınlık makamına ulaşıncaya dek tedricen mükemmelleşir. Allah'ı anmak ibadetlerin ruhu ve onların meşru oluşunun en büyük hedefi menzilesindendir. Çünkü her ibadetin değeri insanın teveccüh miktarı kadardır. Ayet ve hadislerde Allah'ı zikretmek konusunda pek fazla tavsiyeler edilmiştir. İşte bir kaç örnek:
    Allahu Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyuruyor: Ey iman edenler, Allah'ı çokça zikredin (anın). [1]
  
Keza buyuruyor ki: Onlar (akıl sahipleri), ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı zikreder ve göklerin ve yerlerin yaratılışı hakkında düşünürler. (Ve derler ki:) Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın. Sen münezzehsin, bizi ateşin azabından koru. [2]
    Başka bir yerde de şöyle buyurmakta: Gerçekten de kendini temizleyip-arınan ve rabbinin adını anıp da namaz kılan kurtulur, murada erer. [3]

    Ve yine buyuruyor ki: Ve sabah, akşam rabbinin adını zikret [4]

    Diğer bir yerde de şöyle buyuruyor: Rabbini çokça zikret ve akşam, sabah O'nu tesbih et. [5]

    Allahu Teâlâ Nisa Suresi'nde buyuruyor ki: Namazı bitirdiğinde, Allah'ı ayaktayken de, otururken ve uzanırken de zikredin. [6]

    İmam Sadık'ın (a.s) şöyle buyurduğu nakledilmiştir: Her kim Allah'ı fazla zikrederse Allahu Teâlâ onu Cennet'te kendi lütfunun gölgesi altında tutar. [7]
allah'i zikretmek
  
İmam Sadık (a.s) ashabına şöyle buyurmuşlardır: Mümkün olduğu kadar gece gündüz her saatte Allah'ı anın. Çünkü Allahu Teâlâ kendisini fazla zikretmenizi emretmiştir size; Allahu Teâlâ kendini anan bir mümini anar. Bilin ki, bir mümin Allah'ı anarsa Allah da onu anar. [8]
    Yine İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: Allahu Teâlâ Hz. Musa'ya (a.s) şöyle buyurmuştur: Gece ve gündüz boyunca beni çokca zikret; zikredince huzu ve huşu içinde, belayla karşılaşınca sabırlı ve beni anınca huzurlu ve sakin ol. Bana ibadet et ve ortak koşma. Herkes bana dönecektir. Ey Musa! Beni kendine zahire edin; hazinen olan kalıcı salih amellerini benim yanıma bırak. [9]

    İmam Sadık (a.s) başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır: Allah'ı zikretmekten başka her şeyin bir haddi ve sınırı vardır; ancak Allah'ı zikretmenin bir haddi ve sınırı yoktur. Allah'ın bir takım farizaları vardır ki her kim onları yaparsa sınırları odur. Her kim Ramazan ayının orucunu tutarsa onun sınırı odur. Hac da sınırlıdır, Her kim hac merasimlerini yerine getirirse onun sınırı da odur. Ancak Allah'ı zikretmenin bir sınırı yoktur. Allahu Teâlâ onun azına razı olmamıştır. Ona son bulacağı bir sınır da bırakmamıştır.
    Daha sonra şu ayet-i kerimeyi okudu: Ey iman edenler, çokça Allah'ı zikredin. Ve O'nu sabah ve akşam tesbih edin. (Ahzab / 41-42) ve Allahu Teâlâ bu ayette zikir için belli bir miktar tayin etmemiştir buyurdu.

    İmam (a.s) daha sonra şöyle devam etti: Babam İmam Muhammed Bâkır (a.s) çokça zikrederdi. Ben onunla birlikte yürürken o Allah'ı zikretmekteydi. Onunla yemek yerken o zikrederdi. Hatta halk ile konuştuğu zamanda bile Allah'ın zikrinden gafil değildi. Dili ağzına yapıştığı halde dahi lâ ilahe illallah dediğini görüyordum. Sabah namazından sonra bizi etrafına toplayarak güneş doğuncaya kadar zikretmemizi emrederdi.

    (Sonra da şöyle devam etti:) Resulullah (s.a.a) buyurdular ki: (Size her amelden daha fazla derecenizi yükseltecek, Allah yanında her şeyden daha temiz ve daha sevgili olan, sizin için dirhem ve dinardan daha iyi ve hatta Allah yolunda düşmanlarınızla cihad etmekten daha faziletli olan amellerin en iyisini haber vereyim mi?) Buyur ya Resulullah, diye arzedilince (Allah'ı çokca zikredin), diye buyurdu.

    İmam Sadık (a.s) daha sonra konuşmasını şöyle sürdürdü: Adamın biri Resulullah'ın (s.a.v) huzuruna çıkarak: Mescid ehlinin en üstünü kimdir? diye arzetti. Resulullah (s.a.a): Allah'ı diğerlerinden daha fazla zikreden kimsedir, cevabını verdi. Resulullah buyurmuştur ki: Herkimin zikreden dili varsa dünya ve Ahiretin hayırı ona verilmiştir. [10]
    Resulullah (s.a.a) Ebuzer'e şöyle buyurmuştur:
 Kur'ân tilavet et ve Allah'ı çokça zikret; zira bu iş senin göklerde zikredilmene sebep ve yeryüzünde senin için nur olur. [11]
    İmam Hasan'ın (a.s) Resul-i Ekrem'den (s.a.a) şöyle rivayet ettiği nakledilmiştir: Cennet bahçelerine doğru yarışın. Ashab: Cennet bahçeleri nelerdir? diye sorunca, Hazret: Zikir halkalarıdır. cevabını verdiler. [12]
  
İmam Sadık (a.s) Hz. Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu nakleder:
Gafiller arasında Allah'ı zikreden kimse (savaştan) kaçanlar arasında bir mücahid gibidir ve Cennet böyle bir mücahide farzdır. [13]
    Resulullah'ın (s.a.a) ashabına şöyle buyurduğu nakledilmektedir: Cennet bahçelerinden yararlanın. Ya Resulullah! Cennet bahçeleri nelerdir? diye arzedilince Hazret: Zikir meclisleridir. Gece gündüz Allah'ı zikredin; herkim Allah yanında kendinin değer ve makamını bilmek istiyorsa Allah'ın kendisi yanında makamının ne olduğuna baksın. Çünkü Allahu Teâlâ kulunu, kulunun O'nun kendisi (Allah) için seçtiği makama ulaştırır. Bilin ki sizin derecenizi her amelden daha yukarı çıkaran ve sizin için güneşin ışıdığı şeylerden daha iyi olan amellerinizin en iyisi, Allah'ı zikretmektir. Zira Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: Ben, beni zikredenle birlikteyim. [14]
-----------------------------------------------------------------------------
[1]- Ahzab / ul.
[2]- Âl-i İmran / 191.
[3]- A'la / 14-15.
[4]- İnsan / 25.
[5]- Âl-i İmran / 41.
[6]- Nisa / 103.
[7]- Vesail-uş Şia, c.4, s.1182.
[8]- Vesail-uş Şia, c.4, s.1183.
[9]- Vesail-uş Şia, c.4, s.1182.
[10]- Vesail-uş Şia, c.4, s.1181.
[11]- Bihar-ul Envar, c.93, s.154.
[12]- Bihar-ul Envar, c.93, s.156.
[13]- Bihar-ul Envar, c.93, s.163.
[14]- Bihar-ul Envar, c.93, s.163.
Devamını Oku

3 Ağustos 2012 Cuma

Adı Güzel Kendi Güzel Muhammed

Canım kurban olsun senin yoluna,
Adı güzel, kendi güzel Muhammed,
Şefâat eyle bu kemter kuluna,
Adı güzel, kendi güzel Muhammed

Mü'min olanların çoktur cefâsı,
Ahirette olur zevk-u sefâsı,
On sekiz bin âlemin Mustafâ'sı,
Adı güzel, kendi güzel Muhammed

Yedi kat gökleri seyrân eyleyen,
Kûrsûn üstünde cevlân eyleyen.
Mi'râcda ümmetin Hak’dan dileyen,
Adı güzel, kendi güzel Muhammed

Ol çâriyâr anın gökler yâridir,
Anı seven günahlardan beridir,
On sekiz bin âlemin serveridir,
Adı güzel, kendi güzel Muhammed

Aşık Yunus neyler iki cihânı sensiz,
Sen Hak Peygambersin şeksiz, gümânsız
Sana uymayanlar gider imânsız,
Adı güzel, kendi güzel Muhammed.

YUNUS EMRE

Devamını Oku

26 Temmuz 2012 Perşembe

Kahrında Hoş Lütfunda Hoş..

Kahrında Hoş Lütfunda Hoş

Cana cefa kıl ya vefa 
Kahrın da hoş, lutfun da hoş, 
Ya derd gönder ya deva, 
Kahrında hoş, lutfun da hoş. 

Hoştur bana senden gelen: 
Ya hilat-ü yahut kefen, 
Ya taze gül, yahut diken.. 
Kahrında hoş lutfun da hoş. 

Gelse celalinden cefa 
Yahut cemalinden vefa, 
İkiside cana safa: 
Kahrın da hoş, lutfun da hoş. 

Ger bağ-u ger bostan ola. 
Ger bendü ger zindan ola, 
Ger vasl-ü ger hicran ola, 
Kahrın da hoş, lutfun da hoş. 

Ey padişah-ı Lemyezel! 
Zat-ı ebed, hayy-ı ezel! 
Ey lutfu bol, kahrı güzel! 
Kahrında hoş, lutfun da hoş. 

Ağlatırsın zari zari, 
Verirsen cennet-ü huri, 
Layık görür isen nari, 
Kahrında hoş, lutfun da hoş. 

Gerek ağlat, gerek güldür, 
Gerek yaşat gerek öldür, 
Aşık Yunus sana kuldur, 
Kahrında hoş, lutfun da hoş.

Yunus Emre
Devamını Oku

13 Temmuz 2012 Cuma

Peygamber Efendimizin Lisanından Ramazan


Peygamber Efendimizin Lisanından Ramazan

Oruç, İslâm'ın dördüncü emridir.

- İnsanın manevî yönden gelişmesini sağlar.
- Oruç tutan kimseyi kötü davranışlardan ve iffetsizlikten alıkor;
- ve Cehenneme girmesine engel olur.1

Allah Teâlâ, işte bu gibi özellikleri sebebiyle orucu hem Muhammed ümmetine, hem ondan önceki ümmetlere farz kıldı.2

Orucun "sayılı günlerde," yani yılda bir defa Ramazan ayında tutulmasını emretti.3


Oruç tutmanın sevabı


Namaz kılan, zekât veren ve haccedeni herkes görür. Fakat bir kimsenin oruç tuttuğunu sadece Allah bilir. Oruca riya ve gösteriş bulaşmadığı için, oruç tutan kimsenin Allah katında farklı bir yeri vardır.

Peygamber Efendimizin bildirdiğine göre Allah Teâlâ bu özel durumu şöyle açıklamıştır:
Oruç tutan kimse; yemesini, içmesini ve her türlü bedenî zevkini sadece Benim rızâmı kazanmak için bırakır; bu sebeple onun ödülünü bizzat Ben vereceğim.

Oruç tutan kimsenin çok sevindiği iki zaman vardır. Biri akşam iftar ettiği zaman, öteki de Rabbine kavuştuğu zaman.4

Orucun ve oruçlunun değerini şimdi de Resûl-i Ekrem Efendimizden dinleyelim:

Oruçlu bir ağzın kokusu, Allah yanında en güzel kokudan daha değerlidir.

Sevap olduğuna inanarak ve karşılığını Allah'tan bekleyerek Ramazan orucunu tutan kimsenin geçmiş günahları bağışlanır.5

Allah Teâlâ, kendi rızâsı için oruç tutanı, Cehennem ateşinden yetmiş yıl uzaklaştırır.6

Cennetin sekiz kapısı vardır. Namaz kılanlar, kıyamet gününde Cennete namaz kapısından; cihad edenler cihad kapısından, sadaka verenler sadaka kapısından gireceklerdir.

Bu sekiz kapıdan birinin adı Reyyân'dır. O kapıdan sadece oruç tutanlar girecektir.

Mahşer yerinde bir ara "Oruç tutanlar nerede?" diye seslenilecek. Oruç tutanlar yerlerinden doğrulacak. Onlar Cennete girince bu kapı kapanacak; artık oradan kimse girmeyecek. Reyyân kapısından girenler bir daha susuzluk çekmeyecek.7

Sahâbîlerden biri, Peygamber Efendimizden, kendisine fayda verecek bir ibadet tavsiye etmesini istedi. Resûl-i Ekrem ona "Oruç tutmanı tavsiye ederim. Onun gibisi yoktur" buyurdu.8 Böylece orucun gösterişten uzak, ihlâs ve samimiyetle yapılan müstesna bir ibadet olduğuna işaret buyurdu.


Ramazan ayının değeri


Şimdi yine Sevgili Efendimizi dinleyelim:

Ramazan ayının daha ilk gecesinde Cennetin bütün kapıları ardına kadar açılır; Cehennemin kapıları birer birer kapanır; azgın şeytanlar bağlanıp tesirsiz hale getirilir." 9

Oruç tutan kimse, büyük günahlardan sakınırsa, iki Ramazan arasında yaptığı günahları affedilir.10

"Bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi" bu aydadır." 11

Ramazan ayını oruçla geçiren, bir de her ay üç gün oruç tutan kimseye bütün yıl oruç tutmuş gibi sevap verilir.12 Çünkü iyiliklere on katı sevap verilecektir.

Bir ibadete ve iyiliğe on katı sevap verileceğini Allah Teâlâ da belirtmiştir.13

Ramazan ayı Kur'ân ayıdır. Peygamber Efendimiz Ramazan'ın her gecesinde Cebrail aleyhisselâm ile buluşur ve o güne kadar inen Kur'ân âyetlerini karşılıklı olarak birbirlerine okurlardı.14

Allah'ın Resulü her zaman cömertti; ama Cebrail aleyhisselâm ile çokça buluştuğu bu ayda, esen rüzgârdan daha cömert olurdu.15


Oruçlu nasıl olmalı?


Oruçlunun sadece midesi değil, dili de oruç tutmalıdır. Bunu Peygamber Efendimiz şöyle anlatmıştır:

- Oruçlunun ağzından kesinlikle kötü söz çıkmamalı,
- kimseyle kavga etmemeli,
- yalan söylemekten, boş ve mânâsız konuşmaktan kaçınmalıdır.
- Eğer biri ona hakaret etmeye kalkarsa, "Ben oruçluyum" deyip geçmelidir.16

Hem oruç tutup, hem yalan söyleyenin, yalan dolanla iş yapanın, yemeyi içmeyi bırakmasına Allah Teâlâ hiç değer vermeyecektir.17
Orucu oruç gibi tutmayanların eline, aç susuz kalmaktan başka birşey geçmeyecektedir.18


Sahur ve iftar vakitleri


Ramazan ayının her ânı değerli olmakla beraber bu ayda özel zamanlar vardır. Bu zamanlardan biri sahur, diğeri iftar vaktidir.

Sahur vakti hakkında Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Sahur yapınız, çünkü sahurda bolluk, bereket vardır."19

Bizim orucumuzla Ehl-i Kitab'ın orucunu birbirinden ayıran en önemli fark sahur yemeğidir.20

Peygamber Efendimiz iftar vaktine de önem verilmesini istemiş; iftar saati girdiği anda oruç açmayı tembih ederek şöyle buyurmuştur:

"Müslümanlar, oruç açmakta acele ettikleri sürece hayır içinde yaşarlar."21


Kadir Gecesi


Ramazan ayı içinde en değerli zaman dilimi Kadir Gecesidir. Allah Teâlâ, "kutlu bir gece" olduğunu haber verdiği22 Kadir Gecesinin önemini özel bir sûre ile, Kadir Sûresi ile belirtmiş, ve:
- Kur'ân-ı Kerîm'i Kadir Gecesinde indirdiğini,
- Kadir gecesinin bin aydan daha hayırlı olduğunu,
- o gecede sabaha kadar Allah'ın izniyle meleklerin ve Cebrail'in yeryüzüne indiğini,
- o gece yeryüzüne barış ve esenliğin hâkim olduğunu haber vermiştir.23

Resûl-i Ekrem Efendimiz de şu gerçekleri bize bildirmiştir: Bu mübarek geceyi, faziletine inanarak, karşılığını Allah'tan bekleyerek değerlendiren kişinin geçmiş günahları bağışlanır.24

Kadir Gecesini Ramazan ayının son on günündeki tekli gecelerde,25 hattâ Ramazan'ın yirmi yedinci gecesinde aramalıdır.26 Kadir gecesinin sabahında güneşin, iyice yükselinceye kadar, ziyâsı ay gibi sönük olur.27

Bir adam Resûl-i Ekrem'e gelerek yaşlı ve hasta olduğunu, geceleyin namaz kılamadığını, fakat Kadir Gecesinde ibadet etmeyi arzu ettiğini belirterek o geceyi kendisine söylemesini istedi; Peygamber Efendimiz de ona, Ramazan'ın yirmi yedinci gecesinde ibadet etmesini tavsiye etti.28

Bununla beraber Efendimiz, Ashabına, Kadir Gecesini Ramazan'ın yirmi dokuzuncu, yirmi yedinci, yirmi beşinci gecelerinde aramalarını da söyledi.29


Kadir Gecesi nasıl dua etmeli?


Bir gün Hz. Âişe, Allah'ın Elçisine Kadir Gecesine rastlarsa nasıl dua etmesi gerektiğini sordu. Peygamber Efendimiz de ona şöyle dua etmesini söyledi:
Allahım! Sen affedicisin, affetmeyi seversin, beni de affet!30


İ'tikâfa çekilmek


Sevgili Peygamberimiz Ramazan ayının son on gününde dünya işlerini bırakır, Mescid-i Nebevî'ye çekilir, sadece ibadetle meşgul olurdu.

Ailesini de bu gecelerde ibadet etmeleri için uyandırırdı.

Itikâf denen bu ibadet sırasında Peygamber Efendimiz namaz kılar, Kur'ân okur ve tefekkürle meşgul olurdu.

Vefatından sonra da eşleri itikâfa çekilmeye devam etti.31


Teravih namazı


Ramazan ayının oruçtan sonra en belirgin ibadeti teravih namazıdır. Sahâbîler, Peygamber Efendimizin kendi başına teravih namazı kıldığını öğrenince, bu namazı kendilerine de kıldırmasını istediler. Hz. Peygamber onlara sadece üç defa teravih namazı kıldırdı.

Bu olay şöyle oldu:

O yıl Ramazan ayının çıkmasına yedi gün kalmıştı.
Her gece yatsı namazını kıldırdıktan sonra evine çekilen Peygamber Efendimiz, o gece mescitte kaldı ve Ashabına ilk defa teravih namazı kıldırdı. Teravih, gecenin üçte birine kadar devam etti.

Ertesi gün ağızdan ağıza Peygamber Efendimizin teravih namazı kıldırdığı haberi yayıldı. Sahâbîler mescitte toplandılar; fakat Efendimiz o akşam teravih namazı kıldırmadı.

Ertesi gün yine teravih namazı kıldırdı ve namaz gece yarısına kadar devam etti. Bir sonraki gün yine kıldırmadı.

Nihayet Ramazan'ın çıkmasına üç gün kala, eşlerine ve kızlarına da haber göndererek bütün gece devam eden bir teravih daha kıldırdı. O gün Müslümanlar sahurlarını zor yapabildiler. Sevgili Peygamberimiz teravih namazının farz olabileceğini, bunun da Müslümanları zora sokacağını düşünerek bir daha teravih kıldırmadı.32

Herkesin teravih namazını kendi evinde kılmasını tavsiye etti.

O günden sonra Sahâbîler, hem Peygamber Efendimiz zamanında, hem Hz. Ebû Bekir devrinde, hem de Hz. Ömer'in hilâfetinin ilk yıllarında teravih namazını evlerinde kıldılar.

Teravih namazlarının camide cemaatle kılınması âdeti, Hz. Ömer devrinde başladı.


Şevval orucu


Resûl-i Ekrem Efendimiz, Ramazan orucunu tutanların, Ramazan'ın hemen ardından gelen Şevval ayında altı gün daha oruç tutmalarını tavsiye etti. Böylece otuz beş veya otuz altı gün oruç tutmuş olacaklarını, her iyiliğe on misli karşılık verileceğine göre, bir yıl boyunca oruç tutmuş gibi sevap kazanacaklarını söyledi.33


Asr-ı Saadetten Bir Hatıra


Haris el-Eş'arîradıyallahu anh anlatıyor:

Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: Allah Teâlâ, Zekeriyyâ Peygamberin oğlu Yahya aleyhisselâm'a, hem kendi yapması, hem de İsrailoğullarına emretmesi için beş buyruk verdi.

Yahya Peygamber bu emirleri halka duyurmayı azıcık geciktirince, Îsâ aleyhisselâm onun yanına geldi:

"Yahya!" dedi. "Cenâb-ı Hak, hem bizzat yapman, hem de İsrailoğullarına emretmen için sana beş buyruk verdi. Bu emirleri onlara ya bir an önce söyle, yoksa ben söyleyeceğim." Yahya Peygamber:

"Kardeşim!" dedi Îsâ aleyhisselâm'a. "Allah'ın bana verdiği emirleri halka ben değil de sen duyurursan, Cenâb-ı Hakk'ın bana azap etmesinden veya beni yerin dibine geçirmesinden korkarım."

Sonra da halkı Beytülmukaddes'te topladı. Cami ağzına kadar doldu; hattâ halk şerefelerde oturdu.

Yahya Peygamber, Allah'a hamd ve senadan sonra vaaza başlayıp şunları söyledi:

"Allah bana hem bizzat uygulamam, hem de size söylemem için beş emir verdi. Ben de size onları yapmanızı emrediyorum.

İlk olarak Allah'a ibadet edecek, Ondan başkasını İlah yerine koymayacaksınız. Allah'tan başkasını İlah yerine koyan kimse bakınız neye benzer:

Bir adam, kendi öz malından bir miktar altın veya gümüşle bir köle satın alıyor ve ona 'Bak oğlum!' diyor. 'Şurası benim evim, şu da işim. Çalış, kazancını getir, bana ver!' Ama o köle ne yapıyor; kazandığı paraları efendisine değil, götürüp başkasına veriyor. Söyleyin bakalım; hanginiz kölesinin böyle davranmasını ister?

Sizi Allah yarattı ve rızkınızı O verdi; öyleyse kesinlikle Allah'tan başkasını ilah yerine koymayınız.

Allah Teâlâ size namaz kılmayı emretti. Namaz kılarken kesinlikle sağa, sola bakmayınız. Bir kul namazda sağa sola bakınmadığı sürece, Allah Teâlâ namaz boyunca yüzünü hep onun yüzüne çevirir.

Size oruç tutmanızı emrediyorum. Bakınız oruç neye benzer: "Bir topluluk arasında bir adam, adamın da, içinde misk bulunan bir çantası var. O çantadan gelen güzel koku herkesi mest ediyor ve herkes onu koklamak istiyor. İşte oruç böyle bir şey.

Oruç tutan kimsenin ağız kokusu, Allah yanında misk kokusundan daha değerlidir.

Size sadaka vermenizi de emrediyorum. Bakınız, sadaka vermek neye benzer:

Düşman, bir adamı yakalayıp esir etmiş, ellerini boynuna bağlamış, boynunu vurmak üzere bir meydana getirmiştir. Adam, kendini esir edenlere: 'Beni fidye karşılığında serbest bırakınız; çalışıp kazanırım, kazancımı getirip size veririm' demiş ve böylece canını ölümden kurtarmıştır. İşte sadaka böyledir.

Size bir de Allah'ı çokça zikretmenizi emrediyorum. Bakınız zikir neye benzer:

Bir adam düşmandan kaçmaktadır. Düşman ise onu süratle takip etmektedir. O sırada adamın karşısına sağlam bir kale çıkmış, o da bu kaleye sığınarak canını düşmandan kurtarmıştır. İşte bir kul da kendisini şeytandan ancak zikir sayesinde kurtarabilir."

Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem bunları anlattıktan sonra şöyle buyurdu:

"Ben de size, Allah Teâlâ'nın bana emrettiği şu beş şeyi emrediyorum:
- Yöneticinizin emirlerine uymayı,
- cihad etmeyi,
- hicret etmeyi,
- İslâm cemaatiyle birlikte bulunmayı. İslâm cemaatinden bir karış da olsa ayrılan kimse, tekrar oraya dönünceye kadar, boynundaki İslâm ilmiğini çözüp atmış demektir.
- Câhiliyyet dâvası güden kimse, Cehennemlik olur.

O sırada Sahâbîlerden biri:

"Ey Allah'ın Elçisi!" dedi. "O adam namaz kılıp oruç tutsa yine de Cehennemlik mi olur?"

Allah'ın Elçisi şöyle buyurdu:
"Evet, namaz kılıp oruç tutsa ve kendini Müslüman zannetse bile yine de Cehennemlik olur.

"Sizi 'Müslümanlar,' 'mü'minler,' 'Allah'ın kulları' diye adlandıran Allah'ın dâvasına sahip çıkınız." 34

Kaynaklar
1 Buhâri, Savm, 2, 10, Nikâh 2, Tevhîd 35; Müslim, Sıyâm 162; Timizi, Savm 55, îmân 8; Nesâî, Sıyâm 43; İbni Mâce, Fiten 12; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 257. 313, 402, 465.
2 Bakara 2/183.
3 Bakara 2/184, 185.
4 Buhâri, Savm 2, 9, Libâs 78, Tevhîd 35, 50; Müslim, Sıyâm 161, 163-165; Tirmizî, Savm 55; Nesâî, Sıyâm 41, 42; İbni Mâce, Sıyâm 1.
5 Buhâri, îmân 28, Savm 6; Müslim, Müsâfırîn 175, Sıyâm 204.
6 Buhâri, Cihâd 36; Müslim, Sıyâm 167, 168; Tirmizî, Fezâilü'l-cihâd 3; Nesâî, Sıyâm 44, 45; Müslim, Sıyâm 34.
7 Buhâri, Savm 4, Bed'ü'1-halk 9, Fezâilü ashâbi'n-nebî 5; Müslim, Zekât 85, 86, Siyam 166
8 Nesâî, Siyam 43; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 248, 249, 255, 257, 264; Elbânî, Sahîhu't-Tergîb ve't-terhîb, I, 580.
9 Buhâri, Savm 5, Bed'ü'1-halk 11; Müslim, Sıyâm 1, 2; Tirmizi, Savm 1; Nesâî, Siyam 3, 4.
10 Müslim, Taharet 16; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 229.
11Kadr 97/3.
12 Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 263, 384, 513, V, 154, 363; Ibn Hibbân, es-Sahîh (Arnaût), XIV, 498; Elbânî, Sahîhu't-Tergîb ve't-terhîb. I, 599.
13 En'âm 6/160.
14 Buhâri, Savm 7, Menâkıb 23.
15 Buhâri, Bed'ü'I-vahy 6, Savm 7, Menâkıb 23, Fezâilü'l-Kur'ân 6; Müslim, Fezâil 50.
16 Buhâri, Savm 2, 9; Müslim, Sıyâm 163-165; Ebû Dâvüd, Sıyâm 25; Tirmizi, Savm 55; Nesâî, Sıyâm 41, 42; İbni Mâce, Sıyâm 1.
17 Buhâri, Savm 8, Edeb 51; EbûDâvûd, Sıyâm 25; Tirmizi, Savm 16; İbni Mâce, Sıyâm 21.
18 İbni Mâce, Sıyâm 21; Dârimi, Rikak 12; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 373; Elbânî, Sahîhu't-Tergîb ve't-terhîb, I, 625-626.
19 Buhâri, Savm 20; Müslim, Sıyâm 45; Tirmizi, Savm 17; Nesâî, Sıyâm 18, 19; İbni Mâce, Sıyâm 22
20 Müslim, Sıyâm 46; Ebû Dâvûd, Sıyâm 15; Tirmizi, Savm 17; Nesâî, Sıyâm 27; Dârimî, Savm 9; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 197, 202.
21 Buhâri, Savm 45; Müslim, Siyam 48; Ebû Dâvûd, Savm 19; Tirmizî, Savm 13; Darimî, Savm 11.
22 Duhân 44/3.
23 Kadr 97/1-5.
24 Buhâri, îmân 25, 27, Savm 6, Fazlü leyleti'1-kadr 1.
25 Buhâri, Fazlü leyleti'I-kadr 3.
26 Mâlik, Muvatta', l'tikâf 11; Buhâri, Fazlü leyleti'1-kadr 2, Ta'bîr 8; Müslim, Sıyâm 205, 206.
27 Müslim, Müsâfırîn 179; Ebû Dâvüd, Şehru ramazân 2; Tirmizî, Savm 72; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 406, 457, V, 130, 131, 324.
28 Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 240; Heysemî, Mecma'u'z-zevâid, III, 176.
29 Buhâri, Fazlü leyleti'1-kadr 3; Ebû Dâvûd, Ramazan 2.
30 Tirmizi, Daavât 84; İbni Mâce, Duâ 5; Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 171, 182, 183; Hâkim, el-Müstedrek (Atâ), I, 712.
31 Buhâri, Fazlü Ieyleti'1-kadr 5; Müslim, l'tikâf 1-5
32 Ebû Dâvûd, Ramazan 1; Tirmizî, Savm 81; Nesâî, Sehv 103.
33 Müslim, Siyam 204; Tirmizî, Savm 53.
34 Tirmizî, Emsal 3; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 130, 202; Ebû Ya'lâ, Müsned (Esed), III, 140-142; İbn Huzeyme, Sahih (A'zami), III, 195-196; İbn Hibbân, es-Sahîh (Arnaût), XIV, 124-127; Elbânî, Sahîhu't-Tergtb ve't-terhîb, I, 358-359, II. 205-206; Elbânî, Sahîhu Mevâridi'z-zam'ân, I, 494-496.
Devamını Oku

4 Temmuz 2012 Çarşamba

Berat Gecesi

Euzü billahi mine'ş-şeytani'r-racîm Bismillahi'r-rahmani'r-rahîm

Ey Bizleri varlığa erdiren,

Var olmadaki sonsuz zevki gönüllerimize duyuran,

Güzeller Güzeli Rabbimiz!

Sana sonsuz hamd ü senalar olsun.

Kainatın İftihar Tablosu peygamber efendimize Sonsuz salât ü selam olsun.

Gufranla ufkumuzda tüllenen şu mübarek berat ve gufran gecesinde bir kere daha dergâh-ı ilahînin önünde el açıp yalvarıyoruz:

1. YA İLAHE'L-ALEMİN!

Bize verdiğin isteme duygusu ve istenenleri vereceğin inancıyla rahmetinin vüs'ati genişliğindeki kapına dayanıyor, şu mübarek berat gecesinde bir kere daha hâlimizi arz etmek istiyoruz. Hâlimiz Sana ayan, söyleyeceklerimiz bildiklerinin bir kısmını beyan. Beklediğimiz asırlardan beri bizi kıvrım kıvrım kıvrandıran dertlerimize derman.. icabet buyur ey Rahîm ü Rahmân!

2. EY ÇARESİZLER ÇARESİ!

Senin dualara icabet etme mecburiyetin yoktur; ama bizim ona ihtiyacımız hissettiklerimizden de çoktur. Bütün dileklerimizi kabul buyur ve bunları kabulünü vicdanlarımıza duyur; aç ve yalnızlıkla tir tir titreyen kalblerimizi iman ve itminanla doyur.

Ciddi bir yol almış sayılmasak da yıllar var hep yollardayız. Ufkumuz gam ve kederle tülleniyor. Önümüzdeki engebeler beşer takatini aşkın görünüyor. Ümmet-i Muhammed (aleyhissalatü ve't-teslîmât) perişan, derbeder ve ızdırap içinde.. müslümanlık gelenek ve göreneklerin darlığına mahkum.. ibadet ü tâat kültür televvünlü.. duygular, düşünceler fantezilere emanet.. mücadelelerin esası da çıkarlar, menfaatler, ırkî mülahazalara dayalı. Sen bizlere çıkar yol lutfeyle ya rabbi!

3. YA RAB!

Önümüzdeki şu upuzun hayat yolculuğunda, bizi kendi idrak ve ihsaslarımızın darlığıyla başbaşa bırakma; akıllarımızı inhiraf ve sürçmelerden, nefislerimizi cismânîliğin baskılarından, gönüllerimizi de hevâ ve heveslerin öldürücü oklarından sıyanet eyle. Kapının kullarını; ilimde kibir u gururdan, ibadette riya ve gafletten ve duygularına renk attıran ülfetten koru. Senin yolunda yürüyor gibi görünüp Senden uzaklaşmak, kurbet atmosferinde içiçe firkat yaşamak, hep rızadan söz edip gazap arkasından koşmak ne acıdır! Sen bizi kazanç yolu sanılan bu tür haybet vadilerinde ömür tüketmekten muhafaza buyur ya Rabbi.

4. EY GÜNAHLARI BAĞIŞLAYAN!

Şu mübarek gece hürmetine Bizleri bağışla, öyle bir dünyada hayata gözlerimizi açtık ve öyle bir alemde yaşıyoruz ki, önümüzde tuzak, arkamızda tuzak; uğrayıp geçtiğimiz her yerde nefis, şeytan ve aynı takımdan binlerce ifrit ağını germiş av bekliyor; yol boyu yüzlerce fitne ocağı ve isi-dumanı gelip sinelerimize oturuyor. İnayetine ihtiyacımız açık, çaresizliğimiz her halimizden belli; bizleri yara-bere almadan hedefe ancak Sen ulaştırabilir ve bu güne kadar elli defa çatlamış, kırılmış ruh dünyamızı da ancak Sen tamir edebilirsin. İçimizi Sana döküyor, kusurlarımızı Sana açıyor ve bize yeniden insan olma yollarını göstermeni diliyoruz ya Rabbi!

5. EY KENDİSİNE YÜKSELEN ELLERİ BOŞ ÇEVİRMEYEN!

Bir süre ayrı düştükten sonra dönüp Sana gelenleri kovmayacağını vadediyorsun. Sana yönelenlere hep “Gelin, gelin” diyorsun. Ey Rab! Böyle emekleye emekleye sürünmeyi de gelme kabul edeceksen, müsaade buyur “Biz de geldik” diyelim. Geldik ve Sana, yolların amansızlığını, nefis, şeytan ve hevânın imansızlığını, bizim de dermansızlığımızı şikayet ediyoruz. Bilhassa, her zaman hatalara açık duran, mâsiyetlere meyyal bulunan ve ululuğuna karşı hep saygısız davranan, serkeş nefsimizi Sana şikayet ediyoruz. Sen bizleri nefsin ve şeytanın şerrinden muhafaza buyur ya rabbi!

Bizleri büyük-küçük hatalardan, günahlardan ve emirlerine karşı isyan kokan tavır ve davranışlardan arındır.. ya Rabbi
lisanlarımızı yalandan, gıybetten, Senin sevmediğin,
hoşnut olmadığın bütün kirli sözlerden temizle..

kalblerimizi gösterişten ve iki yüzlülükten muhafaza buyur ya Rabbi!
Her hal ve tavrımızı rızan istikametinde eyle..
niyetlerimizi ihlaslı kıl ve bize lütfettiğin bütün şeylerde de bereket ihsan eyle ya Rabbi!

6. EY TALİHSİZLERİN SIĞINAĞI, EY ÂCİZLERİN GÜÇ KAYNAĞI, EY DERTLİLERİN TABİBİ VE EY YOLDA KALMIŞLARIN YOL GÖSTERENİ!

Şu anda duygularımız derbeder, davranışlarımız ahenksiz, ruhlarımız kirli, ayaklarımız titrek, ellerimiz mefluç, çoğumuz itibarıyla ümitlerimiz sarsık, havalar boz-bulanık, mağripler hicranla tül tül, maşrıklar lütfuna kalmış... İşte böyle bir dağınıklık içinde Sana geldik. Böyle gelenlerin ilki değiliz, sonuncusu da olmayacağız. Rahmetin, bu garip pişmanların ümit kapısı, bizler de bu kapının önündeki liyakatsiz dilenciler. Şimdiye kadar gelip Senin kapında ihtiyaç izhar edenlerden boş dönen hiç olmamış; hiçbir kaçkın ve pişman da o kapıdan kovulmamıştır. O kapı Senin kapın, onun başkalarından farkı da her gelene affındır. Bizi hilm ü silminle güçlendir. Zalimlere de varlığını duyur.

7. EY HER DUADA BULUNANA İCABET EDEN ULULUK TAHTININ SULTANI!

Şu mübarek berat gecesinde binler, yüz binler Senin karşında divan durarak ellerimizi Sana açıyor ve külliyet kesbetmiş niyaz edalı soluklarımızla, kullarına her zaman açık bulunan, hiç olmazsa aralık duran rahmet desenli kapının tokmağına inleyerek dokunuyor ve "Biz geldik" diyoruz. Herkesi ve her şeyi görüp gözettiğine, her sese ve herkese merhamet ettiğine gönülden inanarak kaçkınlığımızı muvakkat dahi olsa görmüyor, günahlarımızı af çağlayanların içinde tasavvur ediyor, karıştırdığımız haltlara değil, Senin afv u safhına bakıyor ve ümitlerimizi ona bağlıyoruz; Enîsimiz Sen isen, çevrenin vahşetinden bize ne! Her yanda şeytan ve avenesi içten içe homurdanıp duruyorlarmış, Sen bizimle olduktan sonra ne ifade eder ki! Sen her şeyin biricik hâkimisin ve hükmünü engelleyecek bir güç de yoktur. Sen saltanat dairen içinde en küçük şeyleri görür, en cılız sesleri işitir, hiçbir şeyi ve hiçbir kimseyi cevapsız bırakmazsın.

8. EY YÜCELER YÜCESİ!

Sen biliyorsun, biz de bunun farkındayız; ömrümüzün hasenât kefesi bomboş, pek çoğumuz itibarıyla bir ihlâs bezginliği içindeyiz. Çoğumuz gafil, bedbin, dünsüz-yarınsız sefil birer hâlzede gibi aktüalite ile iç içeyiz. Her hâlimizde âlâyiş, gösteriş, köpük köpük hevâ ve heves; sürekli zevk u sefâya, makama, mansıba, şöhrete, şana ve dünyevî hülyalara oynuyoruz. Yığınların rüya ve hülyalarıekonomive refah; taptıkları da dolar, dinar ve euro. Ruhlar meflûç, kalbler kötürüm, basîret âmâ, düşünceler kirli, davranışlar da tam buna göre... Gece ve gündüz gibi iki yüzlü yaşıyoruz, ak görünüyor kapkara davranıyoruz; idare ve siyaset deyip hem ışık türküleri söylüyor hem de karanlık ağıtları mırıldanıyoruz. Devirlere, dönemlere göre renkten renge giriyor, bukalemunları şaşırtacak mârifetler (!) sergiliyor ve aldatmayı beceri kabul ediyoruz.

9. EY RAB!

Ellerimiz-ağızlarımız, gözlerimiz-kulaklarımız, dillerimiz-dudaklarımız yaratılış gayelerinden fersah fersah uzak ve âdeta nankörlüğe kilitli; eller memnû meyvelerde, ağızlar harama açık duruyor; gözler başkalarının kusur müfettişi.. yalan revaçta, hıyanet âdiyattan bir şey, hakkın ismi var sadece; adalet "sayyâd-ı bîinsaf"ların hazırladığı kapanların önüne saçılmış birkaç dane gibi bir şey; vefa Kafdağı'nın arkasında, ahde hürmet unutulup da bir köşede kalmış; buna karşılık haksızlık firavunları utandıracak dorukta. Makam sevgisi, şöhret hissi, rahat etme düşüncesi, tenperverlik duygusu boyunlarımızda âdeta çelikten bir kement; her biri birer gayya olan bu duygulardan bir türlü kurtulamıyor ve mahiyet-i nefsü'l-emriyemize göre kendimiz olamıyoruz. Dünya ve ukbâ kazancı adına ne ciddî bir hesap ne de tutarlı bir plâna sahibiz. Kazançlar kuşağında sürekli kaybediyoruz; kaybederken de muhtemel daha kötü durumlarla teselli olmaya çalışıyoruz. Zamanı suçlama, şartlara lânetler yağdırma da ayrı bir avunma yolu.

Bütün bunlara rağmen ya Rab! , bizi bize bırakmaman en büyük dileğimiz. Kendimiz edip kendimiz bulsak da, rahmetin, istihkaklarımıza lütuf televvünlü haklar bahşedecek vüs'atte. Sen bizlere lütfunla muamelede bulun ya Rabbi!

Dua edenlere cevap veren Sen, ızdırapları dindirip ihtiyaçları gideren Sen, devrilenleri kaldırıp doğrultan Sen, çatlayıp kırılanları sarıp-sarmalayıp tedavi eden de Sensin! Senden ayrı kalışımız ruhumuza renk attırdı; nefsânîlik ve gaflet, ibadetlerimizin mânâ ve özünü alıp götürdü; samimiyetsizlik dualarımızın kolunu-kanadını kırdı. Sinelerimiz bomboş, düşüncelerimiz tutarsız, kalbî ve ruhî hastalıklarımız bizi yere sermek üzere.. Var eden Sensin, yok eden de Sen; uzak tutan Sensin, yaklaştıran da Sen; Sen bizi biz etmeseydin biz bu duyduklarımızı duyamaz ve bize imanın neş'esini tattırmasaydın şu söylediklerimizi mırıldanamazdık. Verdiklerin vereceklerinin referansı; diliyor ve dileniyoruz, bize yakınlığını duyur ve benliğimizde Sana karşı yaklaşma heyecanları uyar.

10. EY RAB!

Elimizden tut, dostlarının yüzüne baktığın gibi bize de rahmetinle teveccühte bulun.. iç dünyamızı varlığının ziyasıyla nurlandır ve bizi Sensizliğin zulmetlerinden, zindanlarından halâs eyle; halâs eyle ve eşiğine baş koymuş kapının şu sadık kullarını yalnız bırakma. Senden kalblerimize ışık, iradelerimize güç, düşüncelerimize istikamet, niyetlerimize de hulûs istiyoruz. Bizleri iç dünyamızla yeniden inşa ederek ruhlarımıza ahsen-i takvîm sırrını duyur.

11. EY AFFI TECZİYESİNİN ÖNÜNDE RAHMET TAHTININ SULTANI!

Kelb kabilesinin koyunlarının tüyleri sayısınca günahkarın affedileceği bu mukaddes berat gecesinde bizleri de bağışla, öyle bir dünyada hayata gözlerimizi açtık ve öyle bir âlemde yaşıyoruz ki, önümüzde tuzak, arkamızda tuzak; uğrayıp geçtiğimiz her yerde nefis, şeytan ve aynı takımdan binlerce ifrit ağını germiş av bekliyor; yol boyu yüzlerce fitne ocağı ve isi-dumanı gelip sinelerimize oturuyor. İnayetine ihtiyacımız açık, çaresizliğimiz her hâlimizden belli; bizleri yara-bere almadan hedefe ancak Sen ulaştırabilir ve bugüne kadar elli defa çatlamış, kırılmış ruh dünyamızı da ancak Sen tamir edebilirsin. İçimizi Sana döküyor, kusurlarımızı Sana açıyor ve bize yeniden insan olma yollarını göstermeni diliyoruz.

Ey yüceler yücesi!

Efendimiz Hazreti Muhammed'e,

Muallâ aile efradına

ve bütün ashab-ı güzînine salât u selam ederek bunları Senden

dileniyoruz; dualarımızı kabul buyur ya rabbi!..

amin amin amin

velhamdü lillahi Rabbil alemine'l-fatiha
Devamını Oku

6 Haziran 2012 Çarşamba

İncir Ağacı


Baharın son günleriydi. Arabamız, geniş ve boş bir arazinin bir köşesinde ikiz yoksullar gibi duran iki gecekondunun önünde durdu.
Çektiği acılarla beli bükülmüş, yüreği yorgun bir ana gibi gövdesi yere doğru eğilmiş incir ağacı dallarını bahar güneşine sermiş; “nerede kaldınız?” der gibi öylece bize bakıyordu.
Eyüp Bey’in telefonda sözünü ettiği ev burası olmalı, diye düşündüm.
Eyüb Bey, uzun yıllar Ata yurdumuz Horasan topraklarındaki Türk okullarında cansiperane çalıştıktan sonra Türkiye’ye dönmek zorunda kalmıştı, şimdi “Kimse Yok mu?” derneğinin Marmara Şubesi’nin başkanlığını yürütüyordu. Yorulmak nedir bilmeyen küheylanlar gibi yoksulların yorgun yüreklerine yaptığı yolculuklar belli ki yormuştu onu; arabanın arka koltuğunda uyuyakalmıştı. Arabanın durduğunu fark edince uyandı.
Arabadan indik.
Eyüp Bey; “onların gözyaşları dinsin” projesini yürüten fedakâr kardeşlerimiz Nermin Hanım ve Levent Bey üzerinde derneğin amblemi bulunan yeleklerini giydiler. Yoksulluk alevlerinde yanan bir evi söndürmeye ve içindekileri kurtarmaya azimli itfaiye erleri gibiydiler. Yüzlerinde tatlı bir sevinç ve heyecan dalgası geziniyordu her birinin.
Eyüp Bey kapının önünde “Kimse Yok mu?” diye seslendi. Ses alevlerin üzerine serpilmiş bir avuç su serinliğinde dağıldı havaya.
Gecekondunun kapısını kucağında sevimli çocuğu ile bir kadın açtı. Başındaki örtüyü çelme yaparak arkadan bağlamış olan kadın kırk yaşlarında gösteriyordu. İçerden bir bir koşan çocuklar, analarının etrafında oğul veren bir arı salkımı oluşturdular.
Daha adımımızı atar atmaz yoksulluğun buz gibi yüzüyle karşılaştık.
Tabandaki eski halıfleks bütünüyle yapıştığı betonun girinti ve çıkıntılarını olduğu gibi gösteriyor, tavandaki kartonlar yağan yağmurlardan eğri büğrü, leke leke görünüyordu. Mutfağın penceresi delik deşik bir naylonla kapatılmış, tuvaletin penceresinde o naylon da yoktu. İçerde cirit atan farelerin lime lime ettiği konu komşunun verdiği bir- iki eski kanepe, küf kokusunun buğusunda boğulan bir iki yorgan…
Babaları, borç yüzünden hapse girmiş 6 çocuk ve dul bir kadın.
Eğri büğrü teneke ve tahtaların yarıklarından yağdığında yağmur, doğduğunda güneş girmiş, rüzgarsa; istediği her yerden her an yol bulabilmiş ama mutluluk kapısına bile uğramamış bu gecekondunun.
Acılar, iniltiler, hastalıklar, ağrılar, umutsuzluklar, çaresizlikler ve küf kokuları yükseliyor.Çaresizlik ve acı var bu insanların yüzlerinde.

Bir anne ki… Hüzün meleği bir kadın…

Adının Bahar olduğunu öğrendiğimiz bu kadın güz gülleri gibi hiç bahar görmemiş. Gözyaşları sürekli süzülüyor yanaklarından. Sık sık ufku seyreder gibi uzaklara takılıp kalıyor gözleri.
Sokakta oynayan çocuk sesleri doluyor içeriye. İki sokak ilerde kurulu semt pazarından satıcıların sesleri duyuluyor. Abla domates üç lira, kiraz 5 lira… bu sesler çok uzak onlara.
Pazar çok uzaklarda.
Pazar dağıldıktan sonra artıkları toplarken başlıyormuş onların Pazar sevinci.

Yeni elbiselerini giyen, oyuncaklarına kavuşan çocukların sevinci görülmeye değerdi. Evin içinde mutluluk yeniden gezinmeye başladı. Hele ‘sütümü neden kedilere veriyorsun?’ diye ağlayan küçük Mertcan’ın sevincine diyecek yoktu. Bir şefkat meleği gibi çocukların birini bırakıp diğerini kucaklayan Nermin Hanım; “Mertcan kim bilir, belki de annenin, kediye olan o merhameti çekti bizi buraya” diyor. “Anne-babamın rızası yoktu, şimdiki eşimle evlenmeme” diye başlıyor sözlerine Bahar Hanım. “Seviyordum, kaçtım, şimdi çok pişmanın ama benim bunları düşünecek kadar bile vaktim yok.”

“Hayatı hep günü birlik yaşıyoruz. Konu komşu ne verirse onunla yetinmeye çalışıyoruz. Soğuktan bir birimize sokuluruz geceleri, yıllardır elektrik yanmıyor evimizde, mum bulamadığımız geceler akşamdan yatarız. Karanlıkta ne yapabiliriz ki…
Aç yattığımız günler çok oldu. Gece uykularında kaç kere fare ısırdı çocuklarımı. Kaç gece çığlık atarak uyandı yavrularım. Biriken kirli çamaşırları, bulaşıkları falan bir yana bırakın. Altı çocuk nasıl ısınır? Akşamları mum ışığında nasıl ders çalışır da sabah okula gider?
Artık tükenmiştim. Çaresizdim.
” Ablam, ‘Kimse Yok mu derneğine mektup yazalım’ dedi. O da çok üzülüyordu halimize. Ama elinden fazla bir şey gelmiyordu. Onun da kocası gündelikçi. İş bulursa gidiyor.
Ablam, bir akşam eve geldiğinde baktı ki biz karanlıkta oturuyoruz, çok üzüldü. Gitti mum aldı geldi bakkaldan. O mumun gözyaşlarında başladık yazmaya; Adım bahar, 29 yaşındayım. 6 çocuğum var. Dördü okula gidiyor. Çok zor durumdayım. Kocam, borçları yüzünden hapiste. Evimizde elektrikler kesik. Çocuklarım ödevlerini yapamıyor. Pazara çıkamıyorum. Evimiz derme çatma bir gecekondu, durulacak gibi değil. Camları yok, tavan akıyor, rutubetten ve soğuktan çocuklarım hep hasta oluyor. Artık gücüm tükendi, ne olur bana da bir yardım eli uzatın.
Bahar
Ablam ertesi gün mektubu postaya verdi. Açıkçası benim pek umudum yoktu. Ablam “mutlaka cevap verirler” dedi. Her kapı çalışında geldiler, diye koşuyordum. Aradan bir hafta geçti, geçmedi. Bir gün yine kapı çaldı, koştum. Aman Allah’ım! Ellerindeki yardım paketleri ile bir bayan bir erkek bana tebessüm ediyorlardı. Üzerlerindeki yeleklerde Kimse Yok mu? Yazıyordu.
Şaşırmıştım.
Sevinçten ağlamaya başladım.
Çocuklarım, “oh evimize elektrik gelecek, lambalar yanacak” diye bir birine sarılarak çığlık attılar.
Komşular hayırlı olsun’a geldiler.
“Elektriklerimiz açıldıktan sonra da Nurşen Hanım adındaki bir Kimse Yok mu gönüllüsü ampul getirip takıncaya kadar yine mumla idare etmek zorunda kaldık. Çünkü ampul alacak paramız yoktu.”

Yüreği yorgun Bahar Hanım sözlerinin sonunu getiremedi.
Sustu.
Omuzuna düşen kırmızı çiçekli yazmanın ucuyla gözlerini sildi.
“Üzülme artık Bahar Hanım o kasvetli günler geride kaldı.” Diye söze girdi Eyüp Bey.

” Bir hayırsever vatandaşımız evin yapımını üstlendi. Bir kaç gün sonra rutubetten duvarları kabaran, içinde fareler dolaşan bu ev yeniden yapılacak. Eşyalar yenilenecek, çocuklarımız huzur içinde okullarına gidecekler.”
Sizler için başlattığımız “Onların gözyaşları dinsin” kampanyamıza ardı arkası kesilmeyen bahar yağmurları gibi yardımlar yağıyor, “Marmara 5777″ diye SMS hesabı açtık.
“Size benzemez ne yoksul insanlar var. Tekerlekli sandalyesi olmadığı için dışarıya bile çıkamayan, rutubet fışkıran fersiz evlerde sürünerek ihtiyaçlarını görmeye çalışan güneş mahrumu insanlar…
Ağır şeker hastalığından dolayı gözlerini kaybeden, nefes darlığı için kullanacağı spreyini dahi alamayan nefes alma-verme savaşında hastalar…
Yoksulluk yüzünden bozulan yuvalar, yitirilen akıllar, işsizlikten intihar eden kocaların geride bıraktığı çaresiz dul kadınlar, öksüz çocuklar…
Bütün bunlar çok uzaklarda, Afrika’da ya da Antartika’da değil, İstanbul’da, Üsküdar’da, Ümraniye’de, Kadıköy’de, İçerenköy’de, yani içimizde…
Marketler evlerinin bitişiğinde ama kutuplar kadar uzak bu insanlara.
Modern hastanelerin diplerinde; ağrı, sancı ve yoksulluğun pençesinde inliyorlar ama bir adım öteye seslerini duyuramıyorlar.”
Bahar Hanım’ın evinden ayrılma vaktimiz gelmişti.
Dışarı çıktığımızda acıları seyretmekten yüreği yorgun bir ana gibi, beli bükülmüş incir ağacı karşıladı yine bizi.
Bahar güneşinde parlayan her bir yaprağı bir göz olmuş yine ağlıyordu.
Ama bu defa sevincindendi ağlaması.


Harun TOKAK
Devamını Oku

27 Mayıs 2012 Pazar

Gün Olur Evlatlar da Döner

Gün Olur Evlatlar da Döner


Gurbet
Stuttgart Frankfurt hattında seyreden hızlı trendeyim. Tırısa kalkmış bir küheylan gibi rayların üzerinden kayıyor tren. Bahar yağmurlarında ıslanan ağaçlar ilkyazın özlemi içinde… Tren, uğradığı istasyonlarda söyle biraz duruyor, sonra bütün hızıyla yine yoluna devam ediyor. Uzak tepelerde, bereketi ovalara amirane bakan şatolar muhteşem görünüyor. İlk yaz çok yakın…
Gittiğim ülkelerdeki şehirlerarası seyahatlerimde hızlı tren tercihimdir.
Daha güvenli olmasının yanında çocukluk yıllarımı da çağrıştırırlar bana. Yıllar öncesinin anılarına alır götürür o trenler beni. Yolculuk boyunca dumanlarını göklere savuran kara trenler geçer içimden. Bir zamanlar, bir eliyle beyaz yaşmağının ucuyla gözlerinde biriken yaşları silen, bir elini hafifçe sallayarak beni uğurlayan gözü yaşlı anama götürür o trenler. Vagonlarla vuslat taşır, vagonlarla gurbet taşır trenler. Tren bir sevinç dalgası gibi akıyor yeşilliklerin arasından. Yan koltukta Kumral saçlı bir kadın sevimli çocuğuna bir şeyler yediriyor.
Lokmayı çocuğuna her verisinde çocuğuna öyle bir şefkatle bakıyorken anlatamam. Sımsıcak sarıyor bakışlarıyla yavrusunu. Akşam, Frankfurt’ta anneler günü vesilesiyle konferansım var. Notlarıma bakıyorum. Yavuz Bülent Bakilerin “Anamın duaları üzerimde olmasa yıkılır sırtımı verdiğim duvar” sözü ilişiyor gözüme. Sonra Peyami Safa’nın “Saadetime herkes ama felaketime sadece anam ortak.” sözü geliyor aklıma.
Kendi notlarıma bakıyorum:
“Anne kendi dünyasında bir kutup varlıktır. Yuvada her şey onun etrafında döner. O ise kutup yıldızı gibi kendi çevresinde döner. Simaları cennetteki hurilerin yüzleri kadar uhrevi, bakışları melekler kadar derin, duyguları duru,
Suyu toprağı havası ötelerden getirilmiş mübarek bir zeminin gülleri gibi,
Şefkatle köpüren bir deniz gibi, tehlikelere karşı bir dağ gibi dik duran bir halleri vardır.
Bazen içinde yıldızların kaynayıp oynaştığı gökler kadar derindirler. Bazen içinde lavlar kaynayan bir yanardağ, bazen, içinde çayların ırmakların şırıltılarının duyulduğu bir bahardırlar…
Gözlerimizin aydınlığıdır anneler.
Doğu edebiyatında aşkı anlatan en önemli mecaz, ateş ve pervanedir. Pervaneler yanacağını bildiği halde döner durur ateşin etrafında. Anneye gelince onun gölgesi bile yakar.
Gökkubbe altında ne varsa onun eli hepsinin üstündedir.
Nitekim cennete giden yol bile onun ayaklarının altından geçer.
Eğer şu varlık âleminde her şeyin bir ruhu bir cevheri varsa, evladın ruhu da cevheri de analardır. Anayı hayatından çıkarmış bir evlat ölüdür.
Onlar bereket kaynağıdır.
Peygamberimiz, anne babası yanında ihtiyarladığı halde cenneti kazanamayan insana intizar ediyor.
“Burnu sürtülsün…”
Evlat tir tir titremeli…
Günümüzde annenin ne kadar hırpalandığını, ailenin nasıl dinamitlendiğini düşünüyorum.
Hüzünle notlarımı kapatıp Kuran okumaya başlıyorum. Bir ara esmer yüzlü bir servis elemanı basımıza dikilerek Almanca bir şeyler söylüyor. Yol arkadaşım Selçuk bey çeviriyor: bir isteğiniz var mı?
Teşekkür ediyoruz.
Biraz sonra servis arabasıyla yolcuların siparişlerini getiriyor. Elindeki kâğıda bakarak tek tek dağıtıyor. Dikkatinin biz de olduğunu gizlemiyor. Tekrar gözden kayboluyor.
Az sonra gelip yine başucumuzda duruyor. Bu defa güzel bir İstanbul ağzıyla, “Siz Türk müsünüz?” diye soruyor, “Sizi biraz önce Kuran okurken gördüm, ben Ağrılıyım, adım Duran, bu trende çalışıyorum. Ekmek parası işte… Futbolcuydum ama dizlerimdeki ağrılar daha fazla izin vermedi top koşturmama ben de buraya geldim. Her sabah uyanırken memleketimdeymişim gibi geliyor. Ülkemde olmadığımı anlayınca bir hüzün çöküyor üzerime. En çok da annemi özlüyorum.”
O anlatırken İbrahim Sadri’nin sesini duyuyor gibi oluyorum; Bir kampana çalar analar, ağlar Oğul oğul çocuklar öksüz gelinler dul.
Aksam olur hüzün çöker
Omuzlarım bir bir düşer
Sirkeci’den tren gider
Gözyaşımı döker gider
Sirkeci’den tren gider
Erzurumlu Duran
Ankaralı Burhan gider
……………………
Sirkeci’den tren gider
Bir yaldızlı Kuran gider…
Hızlı tren tatlı tıkırtılarla akıyor rayların üzerinden. Hiç ummadığımız bir anda karsımıza çıkıveren Ağrılı Duran’la sohbetimiz koyulaşıyor:
“Bu gurbet ellerde kaybolup gidiyoruz. İlk geldiğimde ben de namazlarımı kılıyor, orucumu tutuyordum. Ama zaman içinde bir çiçek gibi solup gidiyoruz. Burada çiçekler bile bizimkiler gibi kokmuyor.” Ağrılı Duran’ın bu gurbet ellerde kayboluyoruz sözü, yıllar önce bir televizyon kanalında dinlediğim bir anne oğul hikâyesini tedai ettiriyor.
Olay Almanya’da geçiyor.
Konuşmasında kocasının olmadığı anlaşılan bir kadın, sözü sohbeti dinlenen bir Hoca efendiye oğlundan yakınıyor: “Hoca Efendi! Oğlum her gün beni dövüyor, artık dayanacak gücüm kalmadı. Benim evladım böyle değildi. Pırıl pırıldı. Çok saygılıydı. Karsımda konuşmaya utanırdı. Ana dedi mi bir daha ana dökülürdü dudaklarından. Ama oğlumu buralarda kaybettim Onu tanıyamıyorum. Her aksam içip içip geliyor ve beni dövüyor, içki parası istiyor.”
Hoca: ” Anacığım ben ne yapabilirim ki! İyisi mi sen polise başvur, seni bu sıkıntıdan ancak polis kurtarabilir.”
“İyi de ya karakolda döverlerse yavrumu.” “İyi de anacığım o seni her gün dövüyor.”
“Ama ben anayım.”
“Anacığım ben ne yapabilirim ki!”
“Ben de sen de bir çare vardır diye sana gelmiştim.” Ananın bu son sözü iyice perişan ediyor hoca efendiyi.
Başını ellerinin arasana alarak düşünmeye başlıyor. Aman ya Rabbi! Bu nasıl bir şey böyle! Her gün dayak yiyor yine de ya döverlerse diyerekten oğlunu polise teslim etmiyor. Allah o anda kalbine bir şeyler ilham ediyor.
“Anacığım bu derdin bir çaresi var ama bende değil sende diyor.”
“Nedir hoca efendi, söyle” diyor kadın. Bu günden itibaren her gece kalkıp abdest alacaksın ve iki rekât namaz kıldıktan sonra ellerini Yaradan’a açıp;
“Allah’ım oğlumu bana geri ver diye yalvaracaksın, gün gelir evladın sana geri döner.” “Yaparım hoca efendi, yaparım… Hay Allah razı olsun, diyor.” Aradan bir yıl kadar bir zaman geçiyor. Kâbe yollarındaki bir kafilede kadın hoca efendi ile karşılaşıyor.
“Hoca efendi beni tanıdın mı?” diyor kadın.
“Tanıyamadım.”
“Hani oğlum için gelmiştim sana, oğlumu Allah bana geri verdi.”
“Nasıl oldu bu?”
“Bir sabah oğlum yanıma geldi, elime ayağıma kapandı. ‘Anacığım ne olur bana hakkinin helal et, sana çok çektirdim.’ diye yalvarmaya başladı, Hem ağlıyor hem de ne olur anacığım hakkini helal et diye ağlıyor.
Gece rüyasında nur yüzlü bir insan ‘yeter anana ettiğin eziyet! Kalk ondan helallik dile!’ demiş.”
“Peki, oğlun nerde simdi?”
“O da burada. Bak su ilerideki genç. Gel oğlum senin bana geri dönmene vesile olan Hoca efendiye bir teşekkür et, dedim ama utandığından gelemiyor.
Sen git ana hoca efendiyi sevindir, beni zorlama, dedi.
Oğlum tutturdu illaki ben sana sırtımda Kâbe’yi tavaf ettireceğim ve sen sırtımda iken rabbime yalvaracağım, Allah’ım ne olur beni affet, diye.
Hoca efendi evladım, Allah senden razı olsun! Sen olmasaydın ben evladımı yitirmiştim. Senin sayende evladım geri döndü.”
Nur yüzlü hoca efendi hüzünlü:
Döner anacığım döner, gün olur evlatlar da döner.

Harun TOKAK
http://haruntokak.com/2012/05/27/gun-olur-evlatlar-da-doner/
Devamını Oku

Yukarı git